Engin Sezen, The Circle

İtiraf etmeliyim ki, Emre Uslu ile düşüncelerim hep gel-gitli bir seyir izlemiştir; ta bu mülakata kadar…Evet, sosyal medyada kah hoşlandığım bir twitiyle takibe aldığım, kah beni çileden çıkaran bir başka paylaşımıyla da “unfollow” button’unu tıkladığım biri olan Dr. Uslu’nun The Circle’a verdiği aşağıdaki mülakatında düşüncelerini ve konumunu netlikle ortaya koyduğunu düşünüyorum. Sorularımı içtenlikle cevapladı.

Dr. Uslu’yu takdime hacet yok. Süreçte pek çok kişinin sempatisini, AKP trollerinin de düşmanlığını kazandı. Suriye meselesinden, 15 Temmuz’a, CHP’den Kürtlere, Alevilere “Bu Ülke”yi ilgilendiren hemen hemen bütün konularda özgün düşünceleri olan, eşya ve hadiselere eleştirel bakmayı şiar edinmiş bir zeka…Dolayısıyla, sevenleri kadar kendisinden nefret edenlerin de olduğu biri.  Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamayanlardan; kimilerine “araftakilerden”; ama bence “hak bildiği yolda yalnız da olsam giderim” diyenlerden…

Bu Ülke’nin özellikle şimdilerde, en çok ihtiyacı olanlardan…Değeri şimdinin hayhuyunda değil, itikbalde daha iyi anlaşılacaklardan…

Harbi, cesur, mücadeleci…

Lafı daha fazla uzatmadan sizleri sohbetimizle başbaşa bırakıyorum. Emre Bey bu mülakatta birbirinden ilginç şeyler söyledi. Kendisine içten ve “kitabın ortası”ndan cevapları için çok teşekkür ediyorum.

 Emre Uslu kimdir?

Kendimi size kısaca nasıl tanıtırım bilmiyorum. Türküm, Doğruyum, Çalışkanım! Kimliğimi soruyorsanız, “abstract” bir kişiyim galiba. Somut olarak ben şuyum, diyebilecek biri değilim. Eklektik bir eğitim, eklektik bir geçmiş, eklektik bir kültürel çevreden geliyorum. Alevi komşularımla büyüdüm. Sünni geleneğin göbeğindenim. Bu iki kültürün karışımı bir geçmişe sahibim. Dolayısıyla somut olarak ben şuyum, diyebilecek bir kimliğim yok. En kısa yoldan sanırım Anadolu gibiyim diyebilirim. Fiziksel olarak yan yana, düşünsel olarak birbirinden etkilendiğinden habersiz de dıştan bakınca iç içe görünen, içten bakınca karşı karşıya konumlanmış kültürlerin çocuğuyum. Tercih olarak en yakın bulduğum kimlik tanımı; “liberal” olabilir. O da her şeyiyle liberalliği kapsamıyor.

 Nüfus cüzdanınız?

 Malatya’nın bir dağ köyünde doğmuşum. 13 yaşına kadar elektrik görmemiş, televizyon, çizgi film, basketbol topu görmemiş kısaca hemen herşeyi 13 yaşından sonra, ortaokulun son senesinde görmüş biriyim. Yani ortaçağdan gelip, post modern dünyaya tutunmaya çalışan biriyim.

Aileniz?

Anne okuma yazma bilmez. Baba ilkokul 3 terk ama askerliğini katip olarak yapmış; Osmanlıca Türkçe okuyup yazabilen, kışın köylüleri etrafında toplayıp, Battalgazi cenkleri, tarih kitapları okuyan bir kişi. Ayasofya’nın Justinyanus tarafından  yapıldığını ilkokul okumamış babamdan öğrendim örneğin. Her sabah, namazdan sonra sesli kuran okuyan, kişisel hayatında alabildiğine toleranslı, din yorumlaması alabildiğine açık ama siyaseten koyu bir Erbakancı. Ona itiraz eden kim varsa tek cevabı: “Sen Siyonistsin” idi. Köyde uzun saç bırakan gençleri aileleri dışlarken, o hep oldukları gibi kabul eder, onlara dinen bunun sakıncası olmadığını söylerdi. Mesela köy yerinde top sakal bıraktım, hiç yadırgamadı; diğer ailelerin çocuklarına yaptığı gibi dışlamadı. Yakışmamış bile demedi. Giyim kuşama karşı son derece toleranslı ama siyasi görüşü son derece katıydı. Ömründe bir defa Erbakan’ı bıraktı, o da Turgut Özal’a oy verdi. Günah işlemiş gibi tövbe ettiğini hatırlıyorum. Siyasi bilincimi oradan aldım.

Kültürel çevreniz?

Uzun kış gecelerinde evimizde zikir çekilirdi. Tarikat geleneğini erken yaşlarımdan itibaren bilirim. Köyde elektrik olmadığından dolayı tek haber kaynağımız radyo idi. Çocukluğumda, henüz 5-6 yaşlarındayken babamın radyocusuydum. O tarla sulamaya gittiğinde benim görevim, onun yanında radyo taşımaktı. Müzik dinlemek için değil; haber dinlemek için. O tarlada çalışırken ben yanında radyoyla dolaşır, haberleri dinlemesini sağlardım. Vizontele hikayesinden çıkmış biri gibiyim aslında. O dönemden TRT’nin doğru haberi vermediğini bilirdim örneğin. Bunun için Amerika’nın sesi, Moskova’nın sesi radyolarının frekanslarını bulmak benim görevimdi. Haber, siyaset, din ve tabiki Alevilik, Sünnilik, tarikat, ve köy yaşamı (babamın deyimiyle köycülük) ile iç içe bir çocukluk yani.

Köy fiziken dünyaya ne kadar kapalıysa, ben çocuk yaşta dünyayı farklı kaynaklardan dinleyecek kadar açık biriydim.

Eğitim durumunuzdan bahseder misiniz?

 Normal şartlarda eğitim durumum ortaokul terk olması gerekiyordu. Çünkü ortaokul son sınıfta deprem oldu ve okulumuz yıkıldı. Babam; bari ortaokul diploması olsun, diye Malatya’nın kenar mahallesinde bir okula yazdırdı. O zaman gördüm elektriği, basketbol topunu, televizyonu, -onu da babamın yazdırdığı Erbakancıların yurdunda izlemek yasaktı- buzdolabını ve medeniyete dair daha ne varsa. Ortaokul diploması alayım diye başladığım eğitim hayatı beni değişik okullara, değişik coğrafyalara sürükledikçe sürükledi. Liseyi de aynı okulda bitirdim. Babam ortaokula yazdırdıktan sonra ne okula uğradı ne kayıt yaptırdı ne de veli toplantılarına geldi. Gelemezdi de! Köyümüz ile Malatya’nın arası 120 kilometreydi. Köyden Malatya’ya gelebilmesi için araç yoktu. Bir gün önce trenle gelip ertesi günkü trenle gitmesi gerekiyordu. O da haliyle maliyet demekti. Kısaca babam beni ortaokula yazdırdıktan sonra tüm eğitim hayatıma, kendi kendimin velisi olarak devam ettim. Önce Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girdim. Babamın gücü, beni Ankara’da okutmaya yetmeyince ona söylemeden Polis Akademisi sınavına girdim. Oraya girdiğim için çok kızdı ama yapacak bir şeyim de yoktu. Yalnız Polis Akademisinde okurken tek hedefim vardı; ilk fırsatta üniversiteye dönmek. Okul biter bitmez de Ankara Üniversitesi Gazetecilik Bölümünde master çalışmasına başladım zaten. Polis Akademisinde de klasik bir Akademi öğrencisi gibi okumadım. Duvar gazeteleri hazırladım. Yasak kitaplar (daha çok solcuların kitapları yasaktı) okudum, bu yüzden az kalsın okuldan atılacaktım. Polis Akademisi Dergisini çıkaran ekipte yer aldım. Dönemin liberalleri, Ali Bayramoğlu, Gülay Göktürk gibi isimler -ki bunların polisle işi olmazdı-; Akademi’ye davet edenlerden biriydim. Böylece Polis Akademisini liberal fikirlere açmıştık. Sağ olsunlar onlar da kırmadan gelmiş 28 Şubat ortamında özgürce fikirlerini ifade etmişlerdi.

Akademi bitmeden henüz öğrenci iken hemde resmi, devletin göbeğinde bir okulda öğrenciyken, 28 Şubat’ta bildiriler yayınlayanlara karşıt olarak, arkadaşlarımla birlikte “DEMOKRASİNİN BEKÇİLERİYİZ” adında, Milliyet Gazetesi’nde bildiri yayımladım. Akademi’yi bitirirken, kendimce hazırladığım amatör bir araştırma kitabı hazırladım. Mesleğimin ilk yılında, henüz asaletim bile tasdik olmadan, eski bakan Hasan Celal Güzel’in yayınladığı YENİ TÜRKİYE dergisinde, “DEMOKRASİLERDE POLİS NASIL OLMALI” diye yazılar yayımladım. O’da yetmedi, polis dergileri çıkarılmasına vesile oldum. Oralarda asker aleyine yazılar yazdığım için DGM’de dava açıldı. Yani 28 Şubat ne kadar sert geliyorsa, ben de o zaman onlara karşı o kadar sert duruyordum. Bu cesareti nereden aldığımı bilmiyorum ama galiba Alparslan Kuytul’un dediği gibi, “konu demokrasiye gelince KORKAMIYORUM”. Normalde bütün bu yaptıklarımdan dolayı 28 Şubat’ta meslekten atılmam lazımdı ama atılmadım. 28 Şubatçılar bile şu günlerde yaşadığımızdan çok daha toleranslı, çok daha hoşgörülüydü. Bir akademi öğrencisinin “DEMOKRASİNİN BEKÇİSİYİZ” diye gazetelere ilan vermesi, 28 şubat sürecinde hoşgörüldü ama şu günlerde böyle bir ilan verilse, muhtemelen terörist ilan edip ömür boyu hapis verirlerdi.

Sanırım bir yutdışı deneyiminiz var?

Evet,  ingilizce öğrenmek için Kanada’ya geldim. Orada ingilizce öğrenip geri döndüm. Sonra da ABD’ye master ve doktora yapmaya geldim. Doktora yaparken değişik gazetelerde yorum yazılarım çıktı. Profesyonel anlamda köşe yazarlığına ilk olarak İlnur Çevik’in çıkardığı New Anatolian’da başladım. Taraf Gazetesi açılınca, Taraf’ta yazmaya başladım. Yazılarım dikkat çekince devletin müstevlileriyle karşı karşıya geldim. Ondan sonrası ise medyadaki durumum, malumunuz.

Doktora bitince ilk iş, mecburiyetten başladığım Emniyet’ten ayrılıp üniversiteye dönmek oldu. 2009 yılında istifa edip Üniversite’ye geçtim. Türkiye’de Üniversite hocalığım çok fazla uzun sürmedi. Kuruluşundan beri desteklediğim AKP ve Erdoğan beni, 2011 seçimlerinden sonra hayal kırıklığına uğratınca, eleştirel yazılar yazmaya başladım. 2013 Eylül’ünde Erdoğan bizzat danışmanını Üniversiteme göndererek okuldan attırdı. O gün Hüseyin Çelik’e: “Bugün okulumdan attırdınız, çoluk çocuğumun rızkını nasıl karşılayacağım umrunuzda bile değil tabi! Yaşasın zalimler için cehennem!” yazıp bir mesaj gönderdim. O zaman daha iyi anladım. İslamcılık aslında bir sis gibidir. İçindeyken göremez, dışına çıkınca daha net görürsün. Uzaklaştıkça boyutlarına vakıf olursun.

Emre bey, sizinle ilgili merak edilen hususlardan biri de, Cemaat geleneğinden gelip gelmediğiniz. Bu konuya bir açıklığa kavuştursanız?

Sanırım 28 Şubat’ta yaptıklarımdan anlamışsınızdır. Ben daha çok İslamcı çevrelerde yetiştim. En azından zihin haritamın ana çizgilerini İslamcı çizgiler belirledi. Bunda, Babam rahmetlinin etkisi büyüktü. 1987 yılında henüz 13 yaşında iken, Erbakan’ın elini öpmüş biriyim ben. O gün Erbakan’ı karşılamaya giderken söylediğimiz marş bile halen aklımda:

“Erbakan komutan bizler askeriz, tağutu devirmek için emir bekleriz.”

Biz bu marşlarla büyüdük ama Erbakan’ın çocukları tağut oldu bugün. İlk okuduğum roman Afgan Cihadına dair bir romandı. Yaralı Serçe, Minyeli Abdullah vs. Sonra Seyyid Kutup, Mehmet Zahit Kotku, sonra Malatyalılar gurubu gibi kültürler, bir süre ülkücülük yapmışlığım da vardır. En çok sevdiğim marş/ilahinin sözleri halen kulaklarımdadır, bana rehberlik eder:

Sonu hatırladım, ilki duyunca
Kula kul olmadım ömür boyunca
Hakkın zehirini içtim doyunca
Batılın balına kustum; gel de gör.

O dönemde Gülen Cemaat’ini pasif bulurduk. Mantıksız gelirdi bize. Şevki Yılmaz’ın Gülen Cemaat’ini özelde, Nurcuları genelde eleştirdiği vaazında yaptığı bir matematik hesabı halen kulaklarımdadır. “Teker teker insanlara ulaşıp imanlarını kurtaracaklarmış! Ey mümin! Sen biliyor musun günde kaç çocuk doğuyor, yüz bin. Sen günde kaç çocuğa ulaşacaksın? Hepsine ulaşman mümkün mü? Öyleyse ulaşıp imanını kurtaramadığın çocuğun hesabını Allah sana sormayacak mı? Bu iş öyle tek tek iman kurtarmakla olmaz. Devleti ele geçirip okulları, mektepleri şeriata göre düzenemeden iman kurtulmaz” vaazı o dönemde bana çok mantıklı gelirdi. Bu yüzden Cemaat’in ve Nurcu’ların yaptıklarını çok mantıklı bulmazdım. Bu yüzden de Cemaat’le organik bir bağım olmadı. Cemaat’le ilişkim arkadaşlık çerçevesinin ötesine geçmedi. Eğitim hayatımın ilerleyen safhalarında doktora yaparken, Cemaat’in prensiplerini iyi anlama fırsatım oldu. Cemaat’ten çok güzel arkadaşlarım oldu. Ama cemaatçi olamadım. Bir ara bir arkadaşım cemaat sohbetlerine davet ettiğinde ona şunu söylemiştim: “Cemaat’in prensibine evet ama projesine hayır dediğim için bu processe dahil olmayı düşünmüyorum.”

Şimdi Cemaat’le ilişkileriniz nasıl?

Bugünkü durum itibariyle cemaatle olan ilişkim eskisinden farklı değil. Eskiden de “prensibe evet, processe hayır” diyordum, şimdi de. Yalnız 2011-2014 yılları arasında ben AKP’yi eleştirirken Cemaat’te beni eleştiriyordu. Cemaat beni fitneci ilan etmiş, AKP ile aralarını açmaya çalışmakla suçluyordu. Hatta o dönemde Erdoğan’ın danışmanları ve etkili yetkili AKP’liler beni, hiç olmazsa Today’s Zaman’dan attırmaya çalışıyordu. Onların yanında başka Cemaat’çiler de aynı talepte bulunup beni, Today’s Zaman’dan attırmaya çalışıyordu. Her iki taraftan da gelen ısrarlı taleplere karşı Cemaat’in içinde tanıdığım en ilkeli ve en demokrat isimlerden biri olan Bülent Keneş’in direnişiyle Today’s Zaman’da kalabildim. Cemaat, hemen her aktivitesine işe yarar yaramaz bir çok kişiyi çağırmasına ragmen, beni bir defa bile davet etmedi. Ne bir gezi aktivitesine, ne Abant Toplantısına ne de iftar yemeğine davet edildim. Bir defa iftar yemeklerine katıldım, bir arkadaşımın aracılığıyla. Bir de Cemaat’e yakın bir kuruluşun düzenlediği o da AKP’ye destek için, “Yeni Demokratik Anayasa” konulu bir konferansa davet edildiğimi hatırlıyorum.

Bu dönemde AKP eleştirilerim nedeniyle arkadaşlıklarım da zayıflamıştı. Cemaat’ten tanıdığım bir çok insan ya irtibatı kesmişti ya da en hafifinden “Hoca, fazla abartıyorsun” diye sitemlerini bildiriyordu. Yalnız özellikle Cemaat dayak yemeye başladıktan sonra o ilişkiler yeniden onarıldı. Şu anda ise çoğu, hem de Amerika’da, selam vermeye korkuyor. Yine ve yeniden herkese açık hiçbir Cemaat aktivitesine çağrılmıyorum. Yani Cemaat’in gözünde vebalı, AKP’nin gözünde hainim. AKP’yi anlıyorum, onların tabanından gelip onları eleştiriyorum. Cemaat’in neden vebalı muamelesi yaptığını ise hiç bir zaman anlamadım. Yine de az sayıda da olsa Cemaat’ten arkadaşım var.

“Cemaat’in prensiplerini anlama firsatım oldu” dediniz. Hizmet Hareketi sizce nedir?

Cemaat bence bir prensip, bir idealdir. Devrin şartlarına göre değişen ve gelişen bir ideal. İslamcı çevrenin içindeyken gördüğüm kadarıyla o ideal, zeki öğrencileri alıp yetiştirip, onları örnek modeller olarak sunup, toplumu tabandan dindarlaştırma idealiydi. Cemaat bu ideali “iman hareketi” olarak anlatırdı. Bizim temel eleştirimiz şuydu: Takdir alan öğrencinin imanını kurtarıyorsun da zayıf alan öğrencinin imanı ile neden ilgilenmiyorsun? Bu bir iman hareketiyse Allah öbür tarafta, “Kulum! Neden takdir almayan öğrencinin imanını kurtarmadın!” diye sormayacak mı?”

Daha sonraki dönemde Cemaat Orta Asya’ya açıldı. İdeal Türkiye’dekilerin imanını kurtarmaktan Orta Asya’yı dindarlaştırma yönünde genişledi. Rusya’ya ve daha sonra Afrika’ya yani Müslüman bile olmayan ülkelere ulaşınca ideal; iman kurtarmaktan DİNİ HAKKIYLA TEMSİL etmeye evrildi. Özellikle 11 Eylül Global Terörle mücadele ortamında DİNİ HAKKIYLA TEMSİL etme, altın bir ideale dönüştü. Bu dönemde Türkiye’deki Cemaat’in ideali ile dünyadaki Cemaat’in ideali ayrışmaya başladı. Sanırım sorunlar da buradan çıktı. Türkiye’deki Cemaat’in ilk başlardaki ideali AKP’yi ve kendini “askere” karşı koruma idi. Daha sonra ise iktidarın nimetlerinden yararlanarak ekonomik sayısal ve siyasal bir güç edinme ideali, kendini dayattı Cemaat’e. En son AKP’nin Cemaat’i bitirmeye karar verdiği öğrenilince bu defa, yeniden ilk baştaki idealine yani “kendini koruma ideali”ne döndü. Bu sefer korumanın biçimi değişti. Eskisi gibi tedbir yaparak değil -ki artık tedbir yapacak bir şeyleri kalmamış, neredeyse tüm listeleri AKP’ye devlete teslim etmişlerdi-; mevcut gücünü, medyasını, bürokrasideki gücünü kullanarak AKP’nin kendini bitirme çabasına karşı direnmeye, kendini korumaya çalıştı. Halen de Türkiye için bu ideal diğer tüm ideallerden önce geliyor.

Cemaat ile ilgili “içeriden” yapilan eleştiriler var son zamanlarda. Bu eleştirilerle ilgili değerlendirmeleriniz nelerdir?

Eleştirileri cesur fakat yetersiz buluyorum. Cemaat daha çok eleştirilmeli içeriden, daha yüksek sesle eleştirilmeli. Cemaat’in baronları diye tanımladığım çoğunluk, Cemaat olmasa başka hiç bir iş yapamayacak Cemaat abilerinin sarsıcı bir şekilde eleştirilmesi gerekiyor. Mümkünse bu abilik sisteminin tamamen ortadan kaldırıması gerekiyor. Cemaat’in güzel prensiplerini/ideallerini bu çapsız “abiler” öldürüyor. Bu tip eleştirilere de “ne yapalım altın hakikatleri taşıyacak omuz yok” diye insanı çileden çıkaran bir kibirle cevap veriyorlar. Zahiren tevazu gibi görünüp aslında içinde dev bir kibiri barındıran bu durum, bana ve son zamanlarda bir çoklarına, “Cemaat’in prensiplerine evet, processine hayır” dedirtiyor. Eğer bu yükü kaldıracak omuzun, kapasiten yoksa istifa eder, gider Uber yaparsın. Kimse seni zorla “Cemaat Abisi” yapmıyor. Bana göre Cemaat’i bir ileri aşamaya taşımayan bu iki yüzlülüktür.

Çok somut bir örnek vereyim: Sanırım 2014 yılıydı mafya babası Seat Peker ile Twitter’de bir tartışmamız oldu. Ona Mafya dediğim için başlayan bir tartışmaydı. Kendisinin mafya olmadığını anlatmak için çok ilginç bir örnek verdi ve şunu söyledi: “Eğer Mafya isem Fethullah Gülen bana neden imzalı saat gönderdi?” deyip Gülen imzalı saatin fotoğrafını yayımladı. Tabii ki bu sorunun benim için cevabı basit “Onu Cemaat ile konuşacaksın benimle değil.” Ama Cemaat için o kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Bir yanda Cemaat mensubu denilen polisler Mafya lideri Sedat Peker’i tutukluyor diğer yandan Cemaat abisi Sedat Peker’e Gülen imzalı saat hediye ediyor. Bunlardan ikisini de Cemaat yapıyorsa burda büyük sorun vardır. Process’e itirazım var dediğim örnekler kümesi tam da bunun gibi bir şey. Bir yanda devlet yetkisini kullanan polis haklı olarak mafia reisini tutukluyor, öbür yanda Cemaat abisi hem de Gülen’in adını kartvizit gibi kullanarak Mafya reisine Gülen imzalı saat hediye ediyor. Şimdi bu ilkesizliği eleştirmeyecek miyiz? Bu ilkesizliği yapanların halen Cemaat abisi olarak görevine devam etmesi eleştirilmeyecek mi? Daha farklı açıdan sorayım: Peker’e Gülen imzalı saat hediye eden kişi Cemaati aynı zamanda mafyatik bir örgüte destek veren bir yapı konumuna dönüştürmüyor mu? Bu kadar şuursuzların Cemaat abiliği yaptığı, il sorumlusu olduğu yapılar Türkiye gibi yerlerde büyüyebilir ama dünyada bu şuursuzluğun bedeli vardır, ödetirler. Bunun gibi binlerce absürt örnekler verilebilir ve Cemaatin bu absürt davranışlardan kurtulduğuna dair bir işaret göremiyorum henüz.
Bu arada arştırdım, Sedat Peker’e Gülen’in saat gönderdiği filan yokmuş.

Aslı neymiş?

Bir işgüzar Camaat abisi Gülen’den aldığı saati Peker’e vermis. Şimdi birinin bu tuhaf durumu sorması, hem Gülen’in adının ucuz bir kartvizit gibi kullanılmasını, hem Cemaati mafia ile aynı fotoğraf karesine sokulmasını eleştirmenin nesi yanlış? Hele bu insanlar halen pozisyonlarını koruyorlarsa bunları istifaya çağırmanın nesi sorunlu?

Cemaat, hatta bizzat Fethullah Gülen, tıpkı Abant Toplantısı gibi bir toplantı yapıp, tüm bu eleştirleri kurumsal hale getirecek bir kurum da kurmalı. Bir eleştiri kurumu. Bir tür “Cemaat üstü Ombusdmanlık” kurumu olmalı. Ayrıca Cemaat’in bir çıkış stratejisi yok. Bu durumu 2014 yılından bu yana, çevremde hangi Cemaat mensubu varsa ona, dilimin döndüğünce anlattım. “Sosyal bilimcileriniz var; bir araya gelin, bir çıkış stratejisi yazın” dedim. Kimseye anlatamadım. Bu fikri Gülen’e ilettiklerinden bile emin değilim. İletmiş olsalar mutlaka, “bir şeyler yapın” diyeceğini düşünüyorum. Bu talebe karşı aldığım tek cevap oldu hep; “Hocaefendinin bir bildiği vardır” “Hocaefendinin A’dan Z’ye bir çok stratejisi vardır.” Bir lidere böylesine bağlılık, cemaati körleştirdi. Bu aşağı tabakalarda “abilerin bir bildiği vardır” kolaycılığına evrildi. Cemaat içinden gelen eleştirileri okudukça görüyorum ki; “Hocaefendinin, abilerin bir bildiği vardır” teslimiyetçiliği, cemaat içinde “sizing bilmediğiniz konular var şakirt” kurnazlığına dönüşmüş. Böylece içeriden aşağıdan yukarı gitmeyen eleştiri yukarıdan aşağıya dikteye dönüşmüş. Bu da bir tür diktaya evrilmiş.

Bu yüzden Cemaat içinden gelen eleştirileri, Cemaat’in kapalı damarlarına yapılmış anjiyo gibi görüyorum. Damarları tıkayan ziniyet ve yapı, elbette buna direncek ama eğer cemaat yaşayacaksa “abilerin bir bildiği var” teslimiyetçiliği ile “bilmediğiniz şeyler var” kurnazlığı arasındaki eleştiriye kapalı damarları açmak zorunda.

Doğrusu bunun kolay olacağını da sanmıyorum. Bu zorluğun birkaç nedeni var. Öncelikle Ortadoğu kültürü sonra Türk kültürü sonra Cemaat Kültürü sonra Eğitim ve Yönetim anlayışları bu eleştirel geleneğin oluşmasına engel oluyor. Kültüre dair açıklamaları daha önce yaptığınız söyleşilerde okudum. Ama burada bir şeyin altını özellikle çizmek istiyorum. İşim gereği Müslüman Cemaatler hakkında okumalar yapıyorum. Ortadoğu’da radikalleşen diğer cemaatlerin hemen hepsinin ortak bir noktası var. Kahir ekseriyetle, yönetim kademesi ya Tıpçılar ya Mühendisler ya da İlahiyatçılardan oluşuyor veya ikisi birden. Ben bu iki disiplinin, yani Sayısal ve İlahiyat disiplininin hakim olduğu yapıların daha sonra neden radikalleştiğini hep merak etmişimdir. Cemaat’in kadrolarında tanıştığım, ya da içinden gelen, eleştirilere şiddetle karşı çıkan kesimlerle konuştuğumda ilk sorduğum soru hep şu oluyor: Nerede okudun, Mesleğin ne? Genelde aldığım cevap; mühendis (sayısal mesleklere sahip olanlar) veya ilahiyatçı oluyor.

Elbette bilimsel bir araştırmanın sonucu değil ama uzun süreli gözlemlerim bu yönde. Radikalleşme çalışmalarında sorulan sorulardan biri de bu. Herkes bu testi kendi çevresinde yapabilir. Üstelik bu sadece Gülen Cemaati’ne özgü bir durum da değil. Diğer cemaatlerde de daha keskin inananlar genelde bu iki eğitim backgrounduna sahip olanlar. Mühendisler, doktorlar veya sayısal kökenli okurlarınız kızmasın. Önceki söyleşinizde çok güzel eleştirler getiren arkadaş bir mühendisti. Bu sebeple bir genelleme yapmak istemiyorum. Cemaat’e güzel eleştiriler getiren sayısal kökenli bir çok arkadaş olabilir. Ama genelde gördüğüm şu; Cemaat’in içinden gelen, eleştirilerin önünü tıkamaya çalışanların çoğunluğu, ya mühendis/tıp kökenliler ya da ilahiyat kökenliler. Dahası gördüğüm kadarıyla Cemaat’in “abi” kadrolarını oluşturanların çoğunluğu da bu iki daldaki eğitime sahip olanlar.

Bana göre Cemaat’e gelen eleştirilerin sosyal bilimcilerden gelmesi, savunmaların da sayısal bilimciler ve ilahiyatçılardan gelmesi Cemaat için bir paradoks. Bu paradoksun aşılması, Fethullah Gülen’in inisiyatif almasıyla mümkün olur.

Bu eğitimden gelen insanlar abstrak konuları somuta indirgemeden kavrayamıyor. Abstrak konularda gelen eleştirlere ya genelde somut örnek vermenizi isteyip tartışmayı kapatmak istiyorlar, ya da konuyu dine, kadere çekip tartışmayı kapatmak istiyorlar. Bu arkadaşlar, içinde bulundukları Cemaat’e iyilik yapmıyorlar.

Bunlar fevkalade ilginç gözlemler. Siz de Cemaat’e zaman zaman sert eleştirilerde bulunuyorsunuz.

Cemaat’e yönelik eleştirilerim çok. Ancak bunların ortak paydası, process ile ilgili eleştiriler. Bana göre Cemaat halen Türkiye’nin en değerli global markası. Erdoğan’ın tüm çabalarına ragmen bu global marka halen değerini yitirmedi. Bu markanın değeri Cemaat’in ideali, yani prensibinden geliyor. Cemaat özellikle batıda Müslümanların akın akın terör örgütlerine katıldığı şu dönemde terör ile İslam arasına, cehalet ile din arasına, ahlaksızlık ile İslam arasına, kötülük ile müslümanlar arasına konumlanmış bir “Zülkarneyn Seddi” gibi. Hz. Zülkarneyn batıya gidip, Ye’cüc ile Me’cüce bir set yapmıştı da, fesatı önlemişti. Cemaat için yeni ideal olarak bu büyük ideal, ancak ve ancak Cemaat’in processinin iyi çalışmasıyla mümkün olur. Halen Türk/Ortadoğu kafasıyla düşünen insanlara batıya gidin bir Zülkarneyn Seddi kurun deseniz, muhtemelen müteahhitlerden yardım isteyeceklerdir. Eleştirilerim bu nedenle “processe” odaklanmış durumda. Ki bu processin başlangıcı, Fethullah Gülen’in ikamet ettiği Pensilvanya’daki mekandır.

Bir zamanlar kudretli bir “Hizmet Medyası” vardı. Bu medyanın da iktidarla olan bugünlerde de kıyasıya sorgulanan münasebetleri! Bu konuyu geriye dönüp baktığınızda siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sadece medyanın bir sorunu değildi. Kendi içinde Today’s Zaman gibi nadide örnekleri olsa bile, Cemaat’in her kurumunun AKP ile ilişkisi sorunluydu. Örneğin Cemaat bir yandan AKP ile kavga verirken, Cemaat’in Ankara’daki sorumluları 2014 Mart seçimlerinde, Melih Gökçek için kendini yırtıp oy toplamaya devam ediyordu. Fethullah Gülen Gezicilere “onlara çapulcu demeyin” diye sahip çıkarken, Cemaat’in Ankara ve İstanbul’daki abileri, Gezi olaylarının hemen akabinde Türkiye’ye dönen Erdoğan’ı bağrına basıyor, onu Gezi’ye karşı düzenlediği Kazlıçeşme mitinginden alıp Türkçe Olimpiyatına getiriyor; orada Gülen’e “Gel de bu hasret bitsin” diye konuşturup, stadyumdakileri Erdoğan’ aşık etmekle meşgul oluyorlardı. Erdoğan Ankara’ya geldiğinde, Ankara’da Melih Gökçek ile birlikte insanları mobilize edip, Erdoğan’a 3 ayrı yerde miting yaptırmak için Cemaat’ten kim var kim yoksa -adeta ilahi bir iş yapıyorcasına- Erdoğan’ın mitingine gitmeleri için yönlendirmenin ötesinde baskı yapıyorlardı. Bunları o dönemin muhalifi, Gezi’ye destek veren bir kişi olarak, Cemaat’in yaptıkları karşısında ağzım açık kaldığı için biliyor ve halen unutamıyorum. Üstelik bu dönemde Cemaat, Erdoğan’ın kendilerini bitirmek için Kemalettin Özdemir aracılığıyla operasyon yaptığını, MİT’te hazırlıkların olduğunu da biliyordu. Buna rağmen kitleleri Erdoğan’ın önüne adeta kurbanmış gibi yığan o Cemaat abileriyle, Zaman veya diğer Cemaat medyasının yaptıkları arasında temelde çok bir fark yoktu. Hatta Cemaat medyasında ara ara çatlak sesler de var, Kurumları içinde ise tek çatlak ses yoktu. 2013 yılında çocuklarımın gittiği bir Cemaat Okulu’nun toplantı salonunda karşılaştığım AKP’nin ilçe başkanına eleştirilerimi yöneltince, en başta Cemaat Abi’leri canhıraş onu savunuyordu, örneğin! Özellikle 2011 seçimlerinden sonra durdukları yer oldukça sorunluydu. AKP’nin bu kadar yanında durup, bu kadar tanımamak özel bir körlük gerektirir. Ancak aşk körlüğü yıllardır aynı yastığı paylaştığınız insanı tanımanıza engel olur. Sanırım Cemaat’in AKP ile olan ilişkisi böyle bir şeydi; aşk körlüğü. Oysa AKP’nin Cemaat’i iyi tanıdığını görüyoruz. Cemaat platonic bir şekilde AKP’ye aşıkken, Anadolu’da çok kullanılan deyimle, AKP’nin “eli işte gözü oynaşta”ymış. Yavuz hırsız gibi bir de çıkıp “Cemaat beni aldattı” diyor. Asıl aldatılan Cemaat’in ta kendisiymiş ve AKP’nin burnunun dibinde yıllardır yaşayan hiçbir Cemaat’çi bunu görmemiş. Ya da gördüyse bile etkili bir stratejiyle bu ilişkiyi “ya benimsin ya kara toprağın” noktasına getirmeden bitirememişler.

Sizin bir de Taraf ve Todays Zaman deneyimleriniz oldu.

Taraf ve TZ Türkiye’nin gelmiş geçmiş, belki de bir daha hiç gelmeyecek medya deneyimleriydi. O kadar özgürlük ve o kadar liberal bir duruş bu topluma ve bu devlete bir kaç gömlek büyük geldi. Taraf bize, gazetecilik nedir ve bir gazete bir toplumun ve bir devletin kaderini “nasıl etkiler, değiştirir ve dönüştürür”ü öğretti. Cesaret bulaştırdı. Taraf dokunulmaz bir heyulayı; Derin devleti sarstı, yıktı. Adına Ergenekon denilen derin yapı, Taraf olmasaydı, Erdoğan’ı 2007 sonrasında yerdi. Ama Taraf onu korudu kolladı. Bunu Erdoğan için değil demokrasiye, liberal demorasiye inandığı için yaptı. Karşılğını da zindanlar ve sürgünler olarak alıyor. Erdoğan’a yardım eden kim varsa karşılığını hep cezayla ödemiştir. Bunun en güzel örneğidir Taraf. Şimdilerde ise bu kaderi Abdullah Gül ve arkadaşları yaşıyor.

15 Temmuz?

 Çok şey yazıldı çizildi ama ben başından beri aynı tezi savundum. Bence 15 Temmuz başta Hulusi Akar olamak üzere komutanlar tarafından planlandı. Sonra Erdoğan bunu öğrenince onları farklı yöntemlerle ikna ederek darbenin başından düğüne gönderdi. Geri kalan kısmı “KONTROLLÜ DARBE”

Meriç?

 

Özgürlük ile esareti, iyilik ile kötülüğü, adalet ile zulmü ayıran bir sırat köprüsü orası. Öylesine bir sırat köprüsü ki; arkasında ne kadar acı bırakırsa bıraksın, geçen de kurtuluyor düşen de. Sonuçta zulümden kaçarken ölen şehit sayılıyor, bildiğim kadarıyla.

Altanlar?

Türk entelijansiyasının Prometesi. Bu ülkeye cesaret ateşini getiren, cesaret abideleri. Ben ortadoğu geleneklerine karşı çıkan biri olarak, uzun süredir el öpmeye karşıyım. Çocuklarıma da “kim olursa olsun, kimsenin elini öpmeyeceksiniz” diye tembih ediyorum. Bunun tek istisnası Ahmet Altan’dır. Geçenlerde düşündüm, Allah fırsat verir ve onu görebilirsem, elini öpmek isteyeceğim tek kişi Ahmet Altan’dır.

Fethullah Gülen?

Bu söyleşinin başından beri anlattğım prensip ve processi birbirinden ayırarak cevap vereyim bu soruya. Geliştirdiği prensipler bakımından, milyonlarca insanın hayatına dokunmuş bir bilge. Türkiye’nin en muhafazakar kesimlerini dönüştürüp rasyonelleştiren ve dünyevileştiren bir aktivist. Ancak şimdi kendi başarısının kurbanı olmuş, rasyonelleştirip dünyevileştirdiği kitleler tarafından bizzat mistikleştirilen, böylece mitleştirilen, bir kült sembolüne dönüşmek üzere olan bir lider. Cemaat’inin processleri bakımından, prensipleriyle processlerin uyuşmazlığının buluşma noktası, bir Türkiye gerçeği kendisi. Bu kadar güzel prensiplere bu kadar kötü processlerle ulaşmayı başarmış bir dahi de sayabilirsiniz. Ama geldiğimiz noktada kurup kurguladığı processler, prensiplerini altetmek üzere. Buradan Cemaat’ini nasıl çıkaracağını merak ettiğim bir bilinmez aynı zamanda.

Erdoğan?

Eskiden benim için İslamın elmas değerleriyle, demokrasinin evrensel değerlerini birleştirecek bir altın fırsattı. Şimdi gördüğüm Erdoğan ise İslam ve insanlık tarihine geçme fırsatını, Reza gibi bir zibidinin önüne yatıp alacağı üç beş kuruşa satabilecek kalibrede bir palyaço.

Belki de Allahın ona lüftettiği bu tarihi fırsatı üç beş kuruşa sattğı için lanetlenmiş bir bir lanet tanrısı artık.

Sanırım kader Erdoğan’a öyle bir rol biçmiş ki; kendisine yardım eden son kişi, onun eliyle cezasını çekmeden Erdoğan bu dünyadan ayrılmayacak. Böylece öbür dünyada herkes onun aleyhine şahitlik yapabilecek. En çok yardım eden de en çok ceza çekecek. Cemaat’in hali de Boydak’ların hali de Taraf’ın hali de, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın hali de nedense bana hep bunu düşündürüyor.

Sanki lanet tanrısına yardım eden herkes, yine bizzat o lanet tanrısı tarafından cezalandırılmadan, onun lanet tanrısı olduğunu anlamadığı gibi; Erdoğan’a yardım eden herkes de bizzat Erdoğan tarafından cezalandırılmadan onun kim olduğunu anlamıyor.

Bugünkü Türk medyası?

Konuşmaya bile değmez. Havuz.

İslamcılar?

Lanet tanrısı tarafından vaftiz edilmiş “zombi nesli”…

Özel de bir kaç soru sormak isterim. Yazı ve yorumlarınız zaman zaman cok tepki çekiyor. Hakaret ve küfürleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi etkiliyor mu? Baş etme yönteminiz nedir?

Bir ara blokluyordum. Sanırım 10 binden fazla hesabı bloklamışımdır. Ama sonradan bazıları dönüp, diğer hesabımı blokladın yeni hesap açtım onunla takip ediyorum deyip, onunla küfrediyor. Hastalıklı bir kitle yarattı Erdoğan. Bunların bir kısmına da küfür etmesi için para ödüyorlar. Bunlarla başa çıkma yöntemi, yok saymak. Necip Fazıl gibi diyorum: Ben büyük çomarla uğraşyorum bu küçük finoları kale alacak kadar lüksüm yok…

Bir gün tekrar Türkiyeye dönebileceğinizi düşünüyor musunuz? Türkiye’de en çok neleri, kimleri özlüyorsunuz?

İşin doğrusu siyasal şartlar bakımından Türkiye’ye dönebileceğimi, hem de kısa zamanda dönebileceğimi düşünüyorum. Bu kadar keskin siyasal ortamların dönüşleri de keskin olur. Her şey bir tuğlanın düşmesine, bir ilmiğin çözülmesine bağlıdır. Bir gecede değişir iklim. Bu ülkede 30 yıl anti-PKK Öcalan propagandası yapıldı. Yakalandığında ellerine geçirseler Öcalan’ı boğacak kitle bir gecede Öcalan’ı barış lideri Kürt Mandela ilan etti. Hizbullah’ın mezar evlerinden çıkanları hatırlayın. O dönemde Hizbullah deyince nefret eden kitleler bugün insanları domuz bağıyla öldürüp mezar evlere gömen Hizbullahçılara “28 Şubat Mağduru” muamelesi yapıyor, Cumhurbaşkanı dahil domuz bağıyla insan öldüren katillerin çıkması için kampanya yaypıyor ve halk da buna destek veriyor. Sivas Katliamının sanıklarının avukatlarının bakan olduğu bir ülkeden söz ediyoruz. İnsanları diri diri yakan bir zihniyeti bile bağrına basmış bir siyasal bilinçsizlik halinden söz ediyoruz. Dolayısıyla Türkiye’deki biz muhaliflere karşı kabaran öfkeyi ateşleyen siyasetçilerin fişini çektiğinizde bir gecede tersine döner o öfke.

Bu konuda bir endişem yok ama ben Türkiye’ye dönmek ister miyim? Emin değilim.Uzun süre yurt dışında yaşadım. Doğrusu Türkiye’ye dair o zaman da, Türkiye’de en itibarlı olduğum dönemde de çok şey özlemedim. Ben başından beri devletle sorunluydum. Devletin içindeyken de terör dairesinde çalışırken Ahmet Kaya dinliyordum, bir gün bir memurum geldi; “Komiserim, bu şerefsizin kasetine verdiğin her kuruş bize kurşun olarak dönüyor biliyor musun?” dedi. “Şarkılar öldürmez” diye cevap verdim. Birgün psikolojik harekat kursunda MGK’dan bir Albay geldi. Bir saat boyunca Psikoloik Harekat anlattı, sonra sözü Ahmet Altan’a getirdi. Devlet için ne kadar fena biri olduğunu söyledi. Genç bir komiser yardımcısıyken tüm müdürlerin önünde el kaldırıp; “Devletin parasıyla yaptığınız tüm bu psikolojik harekat faaliyetleri, Ahmet Altan’ın bir romanı kadar etki bırakmıyor, sizce bunda bir sorun yok mu?” diye sordum. Az kalsın beni meslekten atacaklardı. Polis Akademisi’ne gelip PKK konferansı veren İstihbaratçılara; “İsmet İmset “PKK” kitabında böyle anlatmıyor” diye itiraz ettim. “Bir Akademi öğrencisinin İsmet İmset okuması çok üzücü, sen PKK’lı mısın?” diye fırça yedim, az kalsın okuldan atıyorlardı. 28 Şubatta yaşadıklarım bir başka.

Dolayısıyla devlet ile benim başım hep beladaydı zaten. Hiç bir zaman bu düzeni sevmedim. O nedenle de hiç bir zaman özlemedim.

Bir basın toplantısında Erdoğan’a ve Gülen’e tek bir soru sorma hakkınız olsa ne sorardınız?

Muhtemelen Erdoğan’a; “Allah sana, altın tabak içinde İslam’ın elmas değerleriyle demokrasinin evrensel değerlerini birleştirmek gibi tarihi bir fısat verdi ama sen bunu değil de işadamlarından topladığın dolarların, kupon arazilerin peşinden gidip onların hesabını yaptın. Para ve güç hırsının yüzünden tarihi değiştiren liderler liginden, zorba diktatörler ligine düştün değer miydi/değdi mi?” diye sormak isterdim.

Fethullah Gülen’e de;

Tek soru hakim olduğuna göre sanırım önce “birkaç soru sorabilir miyim?” diye sorardım. Birkaç soru sorma hakım olursa iki soru sormak isterdim. Biri cemaatle diğeri kendi şahsıyla ilgili olurdu:

  • Kader planında Cemaatin başına gelecekler geldi zaten. Cemaatin geçmişi ve geleceğinin konuşulduğu Abant toplantıları tarzı bir toplantıya açık mısınız?
  • Erzurum’un bir köyünde doğup çok kısıtlı imkanların olmasına ragmen, Allah sana milyonlarca insanın hayatına dokunmayı, yüz binlerce garibanın okumasına vesile olmayı, yüz binlerce insanın dünya görüşünü değiştirmeye vesile olmayı nasip etti. Bir insanın ulaşabileceği en uç haz noktası böyle bir şey olmalı. Şimdi bizzat senin verdiğin veya vermediğin kararlar, bunca insanın acı çekmesinin de vesilesi oluyor. Bu da bir insanın çekebileceği acıların en uç noktası olmalı. Bu haz ve bu acı arasındaki dayanılmaz duygu yoğunluğunu nasıl yönetiyor, buna nasıl tahammül ediyorsun?

Kırgınlıklarınız?

Somut ve sabit bir kırgınlığım yok.

Gelecekle ilgili hayal ve düsünceleriniz?

Ben constractivist birisiyim. Bugün inşa edilen negatif algı ve kimliğin yarın başka bir inşa yöntemiyle, farklı bir şekilde yeniden inşa edilebileceğine inanıyorum. Bu nedenle yarına dair realist bir iyimserlik içindeyim. Yeter ki negatif kimlik inşa edenler kadar pozitif kimlik inşa etme fırsatı bulunan, Cemaat gibi yapılar bunun farkında olsun, kendi konumlarını ve kurumlarını buna göre ayarlasın.

Teşekkürler Emre Bey.

Ben teşekkür ederim…

24 COMMENTS

  1. “güç zehirlenmesini” nazikçe ifade etmiş, “başarısının kurbanı oldu!” diyerek. ben böyle anladım.

    dezenformasyon ve false flag vazifesinden de geri durmamış.

    buna rağmen; 2. sorusu çok kıymetli. benim de sorum aslında.

    • 2. Soru’ nun cevabı yolun kaderi derim…Bir müddet devrilecekleri deyip tabanı oyaladım. Şimdi sahabe 8 yıl çekti der oyalarım.En sonunda da 160 bin kişinin işsiz kalmasına , 60.000 kişinin hapis olmasına , 57 kişininde intihar etmesine vesile olan bunun yanında 170 ülkede okul açıp Türkiye’de mahvettiklerimin 10’da biri kadar insan gücü yetiştiremeyen kahraman, çığır açan , gözyaşları uğruna sel olan, keşke ömrümden ömrüne verilseydi hocamda ölmeyeydin diyenlerin arkasından ağladığı hoca olarak Pensilvanya ya defnedilir..

  2. Ahmet koca
    Benim için emre uslu yu daha iyi tanımama vesile olan bir röportaj oldu, diğerleri bence nirşey ifade etmiyor. Başlığı içeren cümle dışında birşey dememiş. Onu da iyi ve dikkatli seçmiş emre hoca.
    Benim kanatim bu röportaj serisi cemaati yeniden yapılandırmaya veya bazı yanlışları düzeltmeye yönelik değil. Amaç he ve etrafındaki çekirdek kadroyu korumak. Bunlar hiçnir zaman yanlış yapmazlar yapmadılarda demek. Bence bu röportaj da bir emre uslu biyografisi hini olmuş. Bu bakımdan güzel. Emre bey esas problemlerin neredeyse jiçnirine değinmemiş. O bu konuların abant platformu gibi ortamlarda tartışılmasını istemiş. Tartışmalardan birşeylerin çıkacağını ümit ediyor belliki. Ama şunu o da çok iyi niliyor ama söylemiyor; cemati idare eden kafalar tartışma nedir bilmezler. Öyle bir kültür den gelmiyorlar. Hiç bir zaman yanlış yapmadılar ki tartışıldınlar. Daha önce de burada yazdım bu röportajları beğeniyorum ama cemaatte bir çıkış yolu aradığını düşünmüyorum. Şuana Kuru,bacık,koca,bacık ve dr ismail tutar ve ihsan yılmaz dışındski röportajlar ne yazıkkı cemaatteki homurdanmaları kıntrol etmek amaçlı yapılmış veya ona hizmet ediyor. İlginç bir konu ismail tutar ın ve ihsan hocanın röportajını sitede kolay ulaşılabilen bir yerde değil neyse bu da hiç yoktan iyidir. Röportajların bir çoğunun ana konusu biz yanlış yspmadık aslında bizde kandırıldık. E o zaman eleştirdiğimiz erdoğan dan ne farkımız var o da kandırıldım diyerek her yanlışından sıyrılıyor. Cemaati idare eden kadro da aynısını yapıyor. Yada mafya da llduğu gibi suçla alakası olmayan birisi suç aletini alıp ben yaptım deyip suçu üzerine alıyor. Bunu da seve seve değil nir görev olarak yapıyor.
    Allaha emanet.

  3. cok guzel bir roportaj olmus, tesekkurler Engin Sezen, tesekkurler Emre Uslu.
    Emre Usluya karsi bir antipatim vardi, meger yanilmisim.
    `Kisi bilmedigine dusmandir` sozu bosuna degilmis. Bu vesile ile daha yakindan tanimis oldum.
    Bu tur roportajlarin cok yararli oldugunu ve belirli araliklarla mutlaka devam etmesi gerektigini dusunuyorum.
    Bu projeyi dusunup hayata gecirdigi icin Sayin Engin Sezene ne kadar tesekkur etsem azdir.
    Allah yolunuzu acik etsin.

  4. Beddua meselesini sormamanız eksiklik yaratmış…

    Not: sitenin adı halka.ca olsa daha iyi olmaz mı?

  5. Emre Bey, mantıki boşlukluklarla dolu, en az 10 yerde birbiri ile çelişen cümle ve paradigmalarla dolu bir röportaj olmuş. Zaten sorulan sorular sığ, seviyesiz ve tamamen muhatabın egosunu şişiren cinsten. Fethullah Gülen her hafta konuşan, yazan bir insan. Hiç olmazsa son sohbeti ve son kitabı ve son makalesini okuyarak bu mülakat yapılmalı değil mi? Mesela YOLUN KADERİ kitabını okumadan bu mülakat yapılmamalı bence.
    Emre Bey, siz kendi hayatınızda falsolarla dolu bir geçmişinize tanıdığınız töleransı Hizmet Hareketine ve Fethullah Gülen’e neden tanımıyorsunuz?
    Neredeyse zulüm altında, hapislerdeki insanları ve işkenceden ölen masumları Hocafendi öldürdü demediğiniz kalmış.
    Hatta imalı bir şekilde diyorsunuz da. Bu iftirayı atarken insan Allah’tan korkar be!
    Ana fikir olarak benim anladığım, “Bakın ben neyim de siz beni adam yerine koymadınız, çağırmadanız, davet etmediniz ve bütün bunlar başınıza geldi, çekin ceremesini” demeye getiriyorsunuz konuyu! Cemaat Abileri Erdoğan’ın peşinden koşuyormuş da! O zaman siz TARAF olarak 2007 de Erdoğan’ı Ergenekon’un elinden neden kurtardınız. Sen öyle bir gazetede neden yazılar yazdın?
    Son bir tavsiyem: Cemaatle ilgili bilimsel ve akıllı mantıklı bir şey konuşmak istersen bir kitap tavsiyesi:
    GELENEĞİN MODERN ÇAĞA TANIKLIĞI-Enes ERGENE okuduysan yeniden bir daha oku derim.

    • Katılıyorum size. Gerçekten anlamıyorum, böyle bir zamanda yani işkenceyle masum insanlar ölürken Hizmete, Hocaefendiye ve abilere pozitif eleştiri yapmıyormuş gibi suçlamanın anlamı ne? Zamanı mı? Ailenizin başına bir bela gelse acaba oturup özeleştiri falan mı yaparsınuz yoksa önce tüm enerjinizi problemleri çözmeyemi harcarsınız diye sormak istiyorum. Ayrıca, Hocaefendinin başta olmak üzere hizmetin hepimizin üzerinde öyle bir emeği var ki, ben şahsım adına söyliyeyim hiçbirzaman ödeyemem. Türk değilim. Elimden geldiğince mağdurlara maddi yardım göndermeye çalışıyorum. Bu sıkıntılar başıma gelmediği için kendimden hem utanıyorum hem sıkılıyorum, demek istediğim mağdurların çektiği sıkıntılar beni başka bişey düşündürtürmüyor. O yüzden hizmeti, abileri ve Hocaefendiyi eleştirenlerin samimiyetine inanmakta çok zorluk çekiyorum. Keşke enerjimizi zulme karşı kullansak. Bu eleştirileri daha sonra yapsak.

  6. Emre Uslu cemaat ile hic alakasi yokmus imaji vermeye calismis ama aslinda bu eskiden soyledikleriyle celisiyor. Daha once CNNturkte cemaatin sayesinde anadolunun bir koyunden cikip belli bir egitim alma firsati buldugunu soylemis ve kendisini cemaatin topluma olan faydasina bir ornek olarak gostermisti. Simdi bunu yok saymasi hem gercegi ortmek hem de nankorluk etmek olarak dusunulebilir

  7. Yukarıda bir okuyucu değinmiş gerçekten de sitenin adı halka.ca olsa daha iyi olur. Daha çok kitleye ulaşır.
    Sayın Engin Sezen, çabalarınız için teşekkür ederim

  8. Acaba bu “pızitif eleştiriviler” daha öncede varmıydılar? Sanki iyi bir fırsat yakalamış avcı gibiler. Bütün dünyada sevilen bir cemaati, tüm milletlerin gönül rahatlığıyla çocuklarını emanet ettiği cemaati eleştirmek bence onun sıkıntısını, ızdırabını çekmemiş birisine düşmez. Hele hele böyle bir cemaatin başındaki zatı eleştirmeye, düzeltmeye kalkışmak hakiki bir seviye ister. Keşke kıymetini bilsek, keşke önce tüm enerjimizi zulme karşı kullansak.

  9. Çelişkilerle dolu bir söyleşi olmuş. Birçok noktada tenakuzlar var. Cemaat adina Akıllı öz eleştiri yapıyor ama çelişkiye düşüyor.
    Cevabı allah hz peygamberimizi bile ikaz ediyor vazifen sadece insanlara tebliğ etmek diyorken hocaefendinin dinen gayrimeşru işlere cevaz vererek allahin dinine hizmet ettiğini iddia etmesi tenakuzdur. Bu noktadan itibaren din ALLAHIN DINI OLMAKTAN HOCA EFENDININ DINI olmaya evrilmiştir. 1977 yılında üç beş arkadaşımla sohbetlerine iştirak ettiğim; canlı resmidir diye ördeklerin kazların bile kafası ile boynu arasının ayrıldığı sızıntı dergisinden son çıkarılan gazetelere evrildi. o zamanlarda “çocuklar bu işler siyasetle olmaz sakın ha” diyen hoca efendiden TKP yi kuran ve yöneten hoca efendiye evrildi.
    Güç zehirlenmesi sadece erdoğan için geçerli bir durum değil. Tepeden tırnağa tüm cemaat bu sarhoşluğu yaşadı.
    cok Güzel işler de yapıldı ama cemaatin abileri i htiraslarının kurbanı oldular. Cemaati de kurban ettiler. Erdoğan kendisi için allahin verdiği büyük fırsatı az bir bahaya nasıl degistiyse cemaatte bu büyük fırsatı cüzi bir ihtirasa kurban etti. Bu milletin en değerli varligini; alp erenlerini heder etti. Per perişan hapis damlarinda güya medresei yusufiye yutturmacasi ile. Kendisi de dahil Bir çoğu gurbet ellerde. güya hicrette.
    Abiler allahin dinine hizmet böyle olmaz. Bu hizmet allahin dinine olmaz. Ancak kendi uydurdugumuz yada birçok tarikat şeyhi gibi hoca efendinin uydurdugu dine hizmet olur.
    Nasıl olacağını idrak etmek icin fatiha süresini iyi idrak edelim.

  10. Bu adamin soyledigi cogu seyler pek dogru.
    Artik elestirileri kabul edelim . Yanlislarimizi anlamak icin daha ne olmali ki???

  11. Hello ,

    I saw your tweet about animals and thought I will check your website. I like it!

    I love pets. I have two beautiful thai cats called Tammy(female) and Yommo(male). Yommo is 1 year older than Tommy. He acts like a bigger brother for her. 🙂
    I have even created an Instagram account for them ( https://www.instagram.com/tayo_home/ ) and probably soon they will have more followers than me (kinda funny).

    I have subscribed to your newsletter. 🙂

    Keep up the good work on your blog.

    Regards
    Wiki

  12. COK DENGELI VE GUZEL BIR YAZI ALP ARSLAN BEY YAZMIS.
    OKUMANIZI TAVSIYE EDERIM.

    Hizmet çok ağır bir imtihan ve çok sıkı bir elekten geçiyor.. İçinden geçtiğimiz bu meşum süreçte yazan, çizen, konuşan bir çok insan zuhur etti. Yazıp çizenlerin çoğu Firavun cephesinin modern sihirbazları olarak arz-ı endam etti.. Bunlara modern sihirbaz dedim çünkü yaptıkları vazife Firavunun etrafındaki sihirbazların yaptıklarının aynısıydı. Firavun ve emelleri hesabına halkı aldatmak.. Yalanı hakikat göstermek, hakikatı da yalan.. Birde bizim cephede bir zümre zuhur etti. Bunların az bir kısmı eskiden beri yazıyor, çiziyor ve konuşuyordu. Dün açık yüreklilikle, sadece ve sadece Hizmeti geleceğini düşünerek düşünüyor, yazıyor ve ciddi uyarılar yapıyorlardı. Ancak bir kısmı Hizmet (zahiren) düştükten sonra kalemlerine ayrı bir güç, fikirlerine başka bir ilham, yazılarına farklı bir bereket geldi, cesaretleri arttı.. Modern sihirbazları bir kenara bırakıp bizim cephede yazılıp çizilenler hakkında bir kaç konuya temas etmek istiyorum.

    Hizmet ve ona gönül verenler artık sadece Türkiye`de değil bir çok ülkede özellikle hak, hukuk, demokrasi, kanun ve adaletin olmadığı ülkelerde ciddi bir tehlike ile karşı karşıyadır.. Kardeşlerimiz bay, bayan, çocuk demeden şeytani plan ve operasyonlarla ciddi bir taarruza maruzdur.. En son Meriçte katledilen kardeşlerimiz ciğerlerimizi yaktı kül etti.. Neredeyse hergün bir kardeşimiz bir ülkede bir operasyona maruz kalıyor.. Bütün bu yaşananlar karşısında Hizmet`in ve yönetiminin sahalarında uzmanlar eşliğinde Hocaefendi`nin tabiriyle ortak akıl ile çok daha etkili, daha ciddi, daha kapsamlı stratejiler üretilmesi beklenirdi.. Belli konularda Hizmet`i eleştirenler yaşanılan çok ağır ve acı hadiseler karşısında yüreği yanarak çırpınıyor ve çığlık olup inliyor.. Bunların çoğunu şahsen bir yürek yangını ve samimi serzenişler olarak görüyorum. Zira hala Hizmetle gönül bağlarının kopmadığını düşünüyorum.. Yani Hizmeti ve insanlarını dert edinmektir ki insanı konuşturuyor..

    Son dönemlerde özellikle bazı şahısların Hizmete karşı yaptıkları eleştiri, kritik veya bazılarının ifadesiyle muhasebe, murakabe ameliyeleri ve sorgulama tarzları soruluyor. Bu türden murakabe, muhasebe, eleştirileri yapanlar çeşit çeşit. Bazıları kalem ve fikirleriyle, bir kısmı pozitif katkılarıyla, bazıları sözleriyle, kimileri gıybetleriyle, kimileri tenkidleriyle, kimileri kusur müfettişliği ile hemen her zeminde, her yerde ve her beldede bu tür insanları görmek mümkün.. Acizane kanaatim şudur.. Bu hal Hizmetin içinden geçtiği vetirede kaçınılmazdır. Bu süreç yaşanacaktır.. Bunu engellemeye kimsenin gücü yet(e)meyecektir.. Ama bir şey var yarın bu süreç bittiğinde d]nya çapında bir vicdan sesi hayali olarak size bir mikrofon uzattığında “sen ne yaptın” sorusuna verecek cevabımız olmalı.. Bütün mesele de budur..

    Hocaefendi ne diyor?..

    Öncelikle Hocaefendi bu süreçte yaşananlarla ilgili ne dedi ona bir bakalım..

    Birinci örnekte Hizmeti kusursuz görüp savunanların bolca kullandığı argümanlar… Bir çok örneği olabilir. Sadece bir iki cümle paylaşıyorum..

    “Benim esas meselem: İftira ve bühtanın bir hastalık haline gelmesi, Mü’minlerin arasına bile sirayet etmesi… Bakın!.. “Acaba ne yanlış yaptık ki biz -falanların yanlışı- bugün bu iş başımıza geldi? Ali’nin yanlışı, Veli’nin yanlışı, Osman’ın yanlışı!..”

    “Böyle kritik bir dönemde “atf-ı cürüm” -hukukta geçen bir tabir- çok olur. Bazı insanlarda, başkalarını suçlamak suretiyle işin içinden sıyrılma gibi bir “kompleks” vardır: Atf-ı cürüm… “Birini karalarsak, biz, işin içinden sıyrılırız!” Hasımlar da -esasen- onu istemektedirler. Hafizanallah, böyle bir dönemde “gıybet” çok olur.”

    “Günah-ı kebâir, tevbe ile zâil olur; fakat insan yaptığı günahı, gıybeti, iftirayı, bühtanı, bir mahzursuz şeymiş gibi görüyor, hem de böyle sürekli tekrar edip duruyorsa, bunu “mahzursuz” kabul ediyorsa; beş vakit namaza beş de ilave etse, on vakit namaz kılsa, yine kâfir, yine kâfir, yine kâfirdir!..”

    Birinci örneği kendilerine rehber edinenler, sürekli bu ve benzeri notları ve söylemleri kullanarak konumlarını tahkimleştirenler, nedense yine aynı Hocaefendi`nin mesela aşağıdaki sözlerini veya benzer cümleleri nedendir bilinmez hiç kullanmazlar. Hatta Hocaefendi`nin Çağlayan dergisindeki baş yazıları görmezden gelirler. Son baş yazının başlığı “Kendiyle yüzleşmede Peygamber ufku..”

    İkinci örnek ise ikinci grubu yani bir muhasebe, murakebe ile yeni stratejiler üretip yine Hocaefendi`nin sözüyle “Güzergah emniyeti” alma gayretinde olanları haklı çıkarıyor.. Ancak ne var ki bazen gıybet ve tenkid noktasında kantarın topuzunu kaçırıyorlar…

    “Evet, o açıdan oturup-kalkıp bir taraftan “Başımıza gelen şeyler, şundan oldu!”; bir taraftan “Doğru, misyonumuzu edâ edemedik. Bütün argümanları o istikamette kullanamadık!”; bir taraftan da “Umum dünya konjonktürünü nazar-ı itibara alarak, demek bundan sonra Hizmet metotlarımızı, sistemimizi yeniden ayarlamamız lazım!..” mülahazası ile meşgul olmalıyız.”

    “Meseleye ve maruz kaldığımız şeylere icmâlî bakmalı ve “Şimdi bu gâile ve bu badirelerden sıyrılmanın yolu nedir? …. Öyle ise biz, dua, tazarru ve niyaz koroları oluşturmalıyız. Ve sonra bu badireden, bu gâileden akıllıca, mantıklıca sıyrılma yollarını araştırmalıyız.”

    Hizmet`i korumak ama kimden?.

    Bu iki örnekten de anlaşıldığı gibi, Hizmet`i koruyacağım diye bilerek veya bilmeyerek Hizmet`i bir felakete doğru sürükleme ihtimali mevcut. Daha da ötesinde ahiretimizi mahvetme tehlikesi sözkonusudur. Ama burada bence asıl olan Hizmet`ten önce herkes kendini korusun.. Vebale girmekten, iftira atmaktan, gıybetten, zulm etmekten, yalandan, dalkavukluktan, sünepelikten, riyadan, yaltaklıktan ve daha neler neler… Zira bu dava Allah`ın davası ki bunda şüphe yok. Allah davasını koruyacaktır.. Kimse kendi konumlarını koruma hevesine, şahsi hesapları adına Hizmet`i kurban etmesin yeter.. Her iki cenah için de geçerlidir. Aslında her iki görüşün de derdi bence aynı. (Bazı istisnalar, şahıs ve gruplar müstesna) Ama bazen ifrat bazen tefrit ile olan yine Hizmet`e oluyor. Dolayısıyla bir kısım insanlar bu tür tartışmların içinde adeta kısır bir döngü ile fasit bir daire oluştururken bu dehşetli zamanda asıl yapılması gereken işler yapıl(a)mıyor. Onbinler hapiste, yollarda, hicrette, gaybubette vs.. Hizmet gücü ve enerjisini önce bu insanlara harcamalı. Ama bu arada yol emniyetini almayı da ihmal etmemeli.. Zaman geçiyor acılar, dertler, handikaplar artıyor.. Hasılı hür olan, dışarda olan, demokratik ülkelerde bulunan, imkanı olan insanlara çok ama çok iş düşüyor…

    Bu arada bir nokta gözden kaçırılıyor olabilir mi? Allah Kur`an-ı Kerim`de bir çok yerde defaatle ‘Sizi mutlak imtihan edeceğim…, İman edip kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz?, İmtihan olmayacağınızı mı zannediyorsunuz?, Başınıza öncekilerin başına gelenler gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?” buyuruyor. Acaba bu ayetlerin muhatabı kimlerdir?. Bu arada insanın karşılaştığı bu imtihanlar karşısında insanın cüz-i iradesini yok saymak, tamamiyle hadiselere teslim olmak demek de değil…

    Bazı tespitler…

    1- Özellikle yazı yazmak suretiyle Hizmet`i kritiğe tabi tutanların eleştirdikleri meselelerin bir kısmına katılıp bir kısmına da katılmadığımı ifade etmek isterim. Bunların detayı ayrı bir yazı konusu. Amma benim çok merak ettiğim bu tür yazı yazanların bir çoğunun özellikle batı medyasında, çağa damgasını vuran asrın Zaliminin zulmünu anlatıp tenkit ettikleri, bebekleri bile zindana tıkacak kadar vahşiliklerini, haramilerin hırsızlıklarını, yolsuzluklarını, yazdıkalrını şahit olmadım. Bu şahısların yabancı dilleri de çok iyi olmasına rağmen bu manada bir yazı yazdıkalrını görmedim. Bence içinden geçtiğimiz bu musibetten dem vururken önce, zalimin zulmünden Nemrud`un ateşe verdiği ülkeden, milleti topyekün ifsat eden müfsitten, Peygamber torunlarını katleden Yezit`ten, bütün ülkeyi cehaletin bataklığına gömen Ebu Cehiller`den, ve masum bebeklere operasyon yapan Firavunlar`dan, masum kadınları ve bebeklerini Meriç`te boğan canilerden bahsetmeli.. Yani durum şu bir kavgaya girmişiz, karşımızdaki zalim bizi öldüresiye dövüyor, yetmiyor sövüyor oda yetmiyor boğuyor ama biz boğulurken bile birbirimize tekme tokat atıyor, kaç göz işaretleriyle hakaretler ediyoruz…

    2- Hizmeti ve hizmet edenleri adeta tirübünlerde oturup, elinde çekirdek çıtlatarak, ayak ayak üstüne atmış kahvesini içme keyfiyetinde eleştirenler, kusur müfettişliği yapanlar ve hizmet insanı için lafazanlık yapmaktan başka bir şey yapmayanların sözlerine zerre kadar itibar etmeyin. Bu tür insanları okumayın, dinlemeyin, izlemeyin, görmezlikten gelip yokluğa mahkum edin. Çünkü bu tür insanların Hizmete katabileceği bir değer olduğuna inanmıyorum.. Olsada zarar ve tahriplerinin daha fazla olacağını düşünüyorum.

    3- Şayet sahada, şöyle böyle koşturuyor, düşe kalka da olsa hizmet etmeye, mazlumların, mahkumların, gariplerin sesini soluğunu duyurma heyecan, plan ve stratejileriyle koşturuyorsa, bizzat sahada ter döküyorsa, on binlerce masum, mazlum ve mahkum için sahip olduğu imkanları seferber etmek suretiyle bir gayret ortaya koyuyorsa, ve aynı zamanda Hizmetin içinde bulunmak suretiyle Hizmetteki bazı arızaları gidermek derdiyle bazı fikirler beyan ediyorsa bunları dinleyin. Bu muhasebe ve murakebeler çok değerlidir. Bu tür insanlar konuşuyorsa konuştukları değerlidir. Ve bu insanlar asla ve kata hain değildir.

    4- Tenkitleri Hocaefendi`ye kadar dayandıranlar hatta bütün bunların müsebbibinin Hocaefendi olduğunu söyleyenler var. Bu çok doğru!. Bütün bunların başımıza gelmesine sebep Hocaefendi`dir. Hocaefendi`nin ufku ve bütün insanlığa sunduğu küresel ve insani reçete temelde Hizmet hareketinin lokal ve global bir taarruza maruz kalmasını netice vermiştir. Asırlarca İslam ve hakiki müslümanlarla mücadele eden dinsiz şebeke ve şirzime-i kalil elbette İslamı kendi coğrafyalarına hapseden, İslam yobazlarına bu tür operasyonları yapmayacaktı tabii ki.. İslamı güneşin doğup battığı her yere ve yöreye götüren Hizmet ve Hocaefendi bu tür soykırıma maruz kalmayacak da, IŞİD, El Nusra, Boko Haram, Hizbullah, Harici, Haruri kafalar mı bu soykırıma maruz kalacaktı? Yoksa camiden eve, evden camiye giden müslümanlar mı? Dinsiz şebekenin istediği Müslüman tarzı ya terörist olmalıydı veya kara cahil, sünepe, dünyadan kopuk olmalıydı. Hizmet bu ikisinden de değildi. Hizmet İslam`ın yeryüzünü kucaklayan bütün insanlığa sunacağı evrensel mesajı 180 ülkeye götürüyordu. İşte bunun için Hocaefendi suçluydu!. Ama dinsiz şebekeye, nifak çetelerine, derin zındık komitelerine, kefere ve fecereye göre suçluydu.. Ama inananlara göre asla ve kata…

    5- Hocaefendi elbette kusursuz bir insan değildir. Her insan hata yapabilir. Ama ben şayet bir hatası varsa onu teşbihte hata olmasın şuna benzetiyorum. Hocaefendi yıllarca Türkkiye`de bulunan cemaatine “dünyanın dört bir yanına yayılın. Hicret edin. Benim adım güneşin doğup battığı her yere gidecektir diyen bir Peygamber`in (sav) ümmeti olarak İslam`ın o güzel yüzünü dünyaya gösterin. Gidin zira insanlığın size ihtiyacı var” dedi. Ve daha neler neler dedi. Daha da ötesi aslında kendi hayatı ile cemaatine örnek olmuştu. Bizzat hicret ediyor ve haliyle de hicret edin hayat bulun diyordu. Ama Maalesef Hizmet erleri o yada bu sebepten bir türlü dünyaya tam manasıyla yayılamadı. İşte bunun için Allah (cc) tabiri yerinde ise bir sinsi planı vesile kılarak Hocaefendi`yi yanıltmış olabilir. Bu hata neticesinde Hizmet adeta bütün dünyaya yayılmış oluyor olabilir. Murad-ı ilahi tahakkuk ederken çok ciddi bedeller de ödeniyor olabilir. Yani tıpkı ilk insanlık hatası neticesinde insanlığın Cennet`ten çıkarılıp dünya ve imtihan hayatına gönderilmesi gibi.. İşte aynen bunun gibi bu hata neticesinde Hizmet erleri yeryüzüne birer tohum gibi saçıldı. Kendi dünyalarından insanlık dünyasına yayıldı. Adeta bir akvaryum içinde hayatını devam ettiren Hizmet bu akvaryumun parçalanmasıyla uçsuz bucaksız okyanusa açılıverdi. Okyanus şimdilerde biraz korkutucu ve sıkıntılı ama yarınlarda okyanus bize çok sıcak ve kendi evimiz gibi gelecek. Çünkü yeryüzü mirasçıları için yeryüzünün her yeri bize vatandır..

    6- Hizmetin özellikle yönetim kademelerinde bulunup Hocaefendi`nin bile bir sürü “acabalar”la kendini muhasebe etmesine, cemaatine yazdığı aylık mektuplarda sürekli kendimizi sorgulayan yazılar kaleme almasına rağmen kendilerini kusursuz ve daha doğrusu suçsuz görenlerin de hizmetin selamet ve bekası için çok ciddi bir murakebe ve muhasebeye ihtiyaçları vardır. Ortak aklı, sahasında uzman insanlardan hakkıyla istifade etmeyi, istişarenin hakkını vererek ve sonunda da alınan kararları samimi, ciddi ve pratik hayata taşıyarak Hizmet`i içinde bulunduğu badireden atlatmak durumundadırlar. Bunu çok samimi bir şekilde icraatlarıyla ortaya koymaları gerekmektedir. Zira yarın çok geç olabilir. Ve bütün insanlığa götürülebilecek bu evrensel mejasın akim kalmasına veya gecikmesine sebebiyet vermek tarihi bir vebal olacaktır. Allah hepimizi bu duruma düşmekten ve düşürülmekten muhafaza buyursun..

    ALP ARSLAN ATAER

    alparslanataer@gmail.com

    alparslanataer.wordpress.com

  13. SAYIN ENGIN BEY CANADA DA FARUK ARSLAN BEY ILE DE BIR ROPORTAJ YAPSANIZ GUZEL OLURDU.
    ERKAM TUFAN AYTAV
    ALI HALIT ARSLAN
    HALID TARIK SENER
    SELCUK GULTASLI

  14. Yazi kadar yorumlarda dikkat cekiyor.
    Emre uslu kitabin ortasindan konusmus.
    Az yorum almasi bu sebebten olsa gerek.
    Daha cok sey yazilip soylenecek ama
    Icraat nerede?
    Sadik, yorumunda tirubun edebiyati var.
    Hizmet tirubunleri.
    Su an yasanan magduriyetler, su sebeplerden basimiza gelmistir, Allah u Alem demenenin bir mahsuru yok.
    Basa problem gelmeden icerideki yanlislari gormemek en buyuk problem.
    Daha ne soylensin? Bunyede yilan ve ciyanlar var, soyleyene tesekkur etmek lazim.
    Hizmetten nemalanirken dogruyu soyleyebilecekler mi sizce? Cok zor degil mi?

Comments are closed.