Prof. Dr. Suat Yıldırım

Değerli kardeşim Engin bey,

“Tahayyülümüzde kalsınlar eski halleriyle!” makalenizde  “İktidarın gazabından korunmak ve nimetlerinden yararlanmak hatırına, binlerce masuma yapılan tarifi muhal zulme bigane kalanları tarih elbette yazacak” dedikten sonra , bu neme lâzımcı tavrın her zaman vaki olduğunu ifade ediyorsunuz . Beklemediğimiz, ummadığımız, ihtimal vermediğimiz şeylerin bir vakıa olarak yaşanabileceğini hayat gösteriyor. Yazınızda bu ters beklentilerin çok örneklerini belirtiyor, haklı olarak hayıflanıyorsunuz. Ama ne yapalım ki Fransızların, böylesi durumlarda dediği gibi, ne diyelim, “C’est la vie! Hayat böyledir!”. Ama ben, bu makamda, sizin “Aşk gelince bütün dertler bitecek” makalenizin persbektifinden bakmada yarar görüyorum.

Evet, bu vefasızlık, hakka hakikate sahip çıkmamak şimdiye mahsus değil. Yakın dönemdeki çarpıcı örneklerinden biri Bediüzzaman Said Nursi’dir. Osmanlı Devletinin son döneminde din ilimlerinin en yüksek kurulu olan Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiyye üyelerinden. Elmalı’lı M. Hamdi, İzmirli İsmail Hakkı, Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi en gözde âlimlerlin teşkil ettiği bu Kurulun genel sekreterliğini de Mehmet Âkif üstleniyordu. Bediüzzaman ayrıca o dönemin sosyal ve entelektüel hayatında da etkili bir zat. Anadolu istiklal hareketini  verdiği fetva ile açıkça desteklemiş olduğundan, zaferden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin resmen  daveti üzerine 9 Kasım 1922 günü millet vekillerine hitap etmek için Kürsüye davet ediliyor.  Siyasetin gidişatından ümitvar olmayınca 1923 ortalarında memleketi Van’a gidiyor. 1925 başında Şeyh Said hadisesi bahane edilerek kelepçe takılarak İstanbul’a mahkemeye, oradan bir dağ köyü Barla’ya sürgüne mahkûm ediliyor. İsyanla ilgisi bulunmadığı halde sürülüyor. Yoksa derhal idam edilirdi. Daha sonra hayatının sonuna kadar 35 yıl,  kanunen suç bulunmaksızın hapishane hapishane  dolaştırılıyor. Dikkat edelim: Yeni Türkiye’nin en çok göz önünde şahsiyetlerinden biri, el üstünde oluşundan, bir buçuk yıl sonra linç edilirken toplumda adalet isteyen bir ses yükselmiyor.

Hizmet hareketi, Bediüzzaman’ın Kur’an ve hadislerden çıkardığı hizmet prensiplerinin, değişen toplum şartlarına geniş ölçüde  uygulanmasından ibaret. Açtığı binden fazla kaliteli okul ile “aklın nuru müspet bilim, vicdanın ışığı din ilmidir” prensibini tatbik ederek bütün dünyada ses getiren bir eğitim hamlesi gerçekleştirdi. Ahlâk ve maneviyatla donanmış,  sadece yaşama değil, yaşatma idealine gönül vermiş bir nesil yetiştirdi. İslam’dan yola çıkıp Müslüman kalarak evrensel insanî değerlerde buluşmak suretiyle dünya barışına katkıda bulunmanın mümkün olduğunu göstererek islamofobinin yanlışlığını ortaya koydu. Böylece Türkiye’nin ve faaliyette bulunduğu yüz küsur ülkenin devlet adamlarının takdirini topladı. Bu takdirler münferit başarılara değil, yaklaşık 25 yıllık gözlemlere dayanıyordu.

Ezcümle, T. Özal, S. Demirel ve A. Gül cumhurbaşkanları,  T. Özal, T. Çiller, S. Demirel, Y. Akbulut, B. Ecevit, R.T. Erdoğan başbakan olarak  – ve tabiatıyla devletin bilgi kaynaklarını göz önünde bulundurarak- takdirlerini açıkladılar. Yasal çerçevede çalışan bu sosyal yapının tahrip edilmesi, insanın hayalinden bile geçmezdi.

Ama   Erdoğan iktidarının,  A. Hitler’in “Halkı aydınlatma  bakanı” Goebbels’in “büyük yalan” taktiğini kullanması ve bunu beş yıldan beri devlet gücü ile uygulaması, toplumda etkisini gösterdi. Hitler rejiminin yaptığını gören  G. Orwel , İngiltere’de  elli yıl sonrası için “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” kitabını kaleme aldı. Bu ütopik romanında ironik bir şekilde , toplumun “Bu kadarı da olmaz!” sandığı, yenilir yutulur görmediği uygulamaların topluma içirilebileceğini anlatarak, âdeta toplumları uyarmak istedi. Fakat bu kitabı tersinden okuyan bazı şeytanî tipler, olmaz sanılan şeylerin yapılabileceğini, topluma hazmettirilebileceğini, birbiriyle çelişik yüzlerce büyük yalana inandırılabileceğini çıkardılar (Ben bu diktatörlüğü uygulayan iradenin, bu kitabı tersinden okuduğuna eminim. O ütopik devlette Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı, Barış Bakanlığı gibi yapıların, sadece isimleri alıp onların tamamen tersi içerikleri ifade etmeleri, algı yönetiminin pekâlâ mümkün olduğunu gösterir.)

2015 başlarında  Hizmet hareketi  aleyhinde büyük yalanlar piyasaya sürülüp halktan inananların yavaş yavaş artmaya başladığını görünce çok şaşırmıştım. Devletin ve toplumun gözlemleri altındaki bu eğitim yapısı  ile, neredeyse yolları buluşmayan aile kalmamıştı. Halkımızın önemli bir kesimi, bu kurumları ve oralardaki  eğitim gönüllülerini  tanımış ve iyiliklerini görmüştü. Bir acı kahvenin kırk yıllık hatırı olduğunu söyleyen bir toplum nasıl olur da  çocuklarını vatana, millete, ailelerine kazandırmak için ferağatla çalışan bu yapının aleyhine dönebilirdi? Aylarca bu ifritten soru ile kıvrandım.

İnsanın en büyük nankörlüğü Rabbine karşı yapabileceğini bildiren ayetleri okuyup iyi düşününce cevabı buldum. “Allah, dilediğiniz her şeyi verdi. Öyle ki Allah’ın size verdiği nimetleri saymaya kalkarsanız, mümkün değil sayamazsınız. Gerçekten insan pek zalim, pek nankördür” (14/34. Ayrıca 80/17). Kâfir insan, hep batıl cephesinde yer alıp Rabbine düşmanlık eder (25/55). Demek insan, en büyük nankörlüğü, paradoksal olarak,  en çok iyiliğine mazhar olduğu varlığa karşı yapabilmektedir. Minnetarlığın manevi ağırlığından içten içe kurtulmak istemektedir. Bir  vesvâsın vesvesesi “Bunca iyilikleri meğer gizli maksat için yapmışlar” diye inandırınca, o minnettar, bir hamlede eziklikten kurtuluyor ve velînimetine büyük düşman kesilmesini haklı görüyordu. Sizin Fatih kolejindeki Osmanlı ailesinden öğrenciniz on binlerce örnekten biridir. Kendisine nezih ortamda kaliteli bir eğitim veren ve normalde yüz bin lira ödeyerek mezun olacağı bir okuldan parasız mezun olduktan sonra şimdi en ufak bir hicap duymaksızın Hizmetin düşmanı kesilebiliyor.

Fakat ne yaparsınız? İnsan “nisyan” ile mâlül. İnsanın Rabbi, tezkiye edilmeyince onun “zalûm-ün keffâr” (14/34) “zalûm-en cehûl-â” (İnsan pek zalim, pek cahildir , 33/72) olduğunu bildiriyor. Peygamber Efendimiz (aleyhi’s-selam)ın,  çevresindeki yüzlerce münafığın yola gelmesi için ömrünün sonuna kadar zehir gibi nice acılar yudumladığını biliyoruz.

Bilirim ne yapsam hata! / Yanlış attığım her adım.

Ellerim elma dalında / Âdem’le Havvâ ecdadım.

Belli ne birdir, ne iki! / Günahım başımdan aşkın!

Ya Rab Sen de bilirsin ki: / Bir Sen varsın bana yakın! (C.S.Tarancı)

İnsanları irşad kolay değil. Onların böyle dönüş yapmalarını beklemişti. Böylece hem onlardan doğru yola gelenler oldu, hem soylarından çok güzel Müslümanlar yetişti.

Bu sırdan olmalı ki, Rabbimiz insanlardan kolay kolay vaz geçmeyeceğini bildiriyor: “Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye bu Kur’an ile sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?” (43/5). Toplumda yerleşmiş nice bozuklukları düzelten, manevî hastalıklarını şefkatle tedavi eden, cehalet, zulüm ve karanlıktan aydınlığa çıkaran peygamberlerini öldürmeye  girişecek kadar vahşilikte ileri giden o zalimlere böyle hitap buyuruyor. Âdeta şöyle diyor: “Sizi bu halde bırakmak  Ben’im rahmetimle bağdaşmaz. Ne kadar kaçmak isteseniz de Ben sizi helâk olmaya terk etmem. Allah, insanlardan vaz geçmez”.

Şimdi profesör olan bir doktora öğrencime pek bakir ve bereketli bir alana vesile olmuştum. Türkiye’de bu alanın tek uzmanı olduğundan bana müteşekkir oldu, kitaplarına takdim yazdırdı. Yetenekli biri idi. Fakat bu nankörlük ve zulüm sürecinde bana ağır hakaretle dolu bir mesaj yazdı. Şöyle mukabele ettim: “Sen müminsin. Bu hakaretler imanına yakışmıyor. Bak, bu hakaretlerin bana hiçbir zarar vermedi. Ama sana ahirette çok zarar verecek. Büyük duruşma gününde seninle hesaplaşmaya hazırım”.

Solcuları arıyorsunuz Engin bey. İşte onlardan bir nümûne:  Daha 2014 başlarında bir gazeteci arkadaşım, Eski solcu, sonra liberal, bilahere oportünistliğe evrilen seksenlik birinin şöyle dediğini nakl etmişti: “Benim güzel yaşamam için gereken imkânlar şimdiki iktidar sahiplerinde. Şimdi müsaade edin biz yaşamımıza bakalım. Sonra gerektiğinde  gelmek istediğimizde sizin kapınızın açık olacağını biliyoruz, siz müsamahakâr insanlarsınız”. Bu, M. Barlas’ın cerbezesi ve deneyimleriyle uyuşan bir söz idi.

İnsanımızın epey bir kısmı böyle. Millete küsmek, bizim mesleğimiz olmamalı. Ortam müsait olunca, yine biz veya çocuklarımız böyle bir topluma gerçekleri anlatmaya çalışacağız. Küsmek kolay. Çoğumuzda bu temayül var. Fakat zor ve âkıbet bakımından iyi olana yönelmeli. Hem unutmayalım ki  dünya çapındaki bu islamî hizmeti geliştirip dünyanın her tarafına ulaştıran cemaat çıkarmayı da Allah Anadolu’ya nasib etti. Bu milletin böyle örnek nesil yetiştirme liyakati var. Bu süreçte Allah’ın Hizmete en büyük lütfu Fethullah Gülen Hocamıza süreci yönetme imkânı vermesidir. Onun zaman zaman “mübarek Anadolu” hatırlatmasını unutmayalım.

Hem kadirşinas, hem de gelecekten ümitvar olmak lazım. İyiliğin ve hayrın artması için yol bu olmalı. Bu noktada İsmet İnönü tecrübesini önemli görürüm. 1950, 1954, 1957 …1969 ‘da her seçimden sonra, kendisini iktidara getirmeyen halk için, yakınındakilere: “Ne olacak,nankör millet!” dedikçe, halkı daha çok küstürdü, oyları daha da azaldı. Halkın önemli bir kısmı, muhalefetin olmadığı, hukukun kalmadığı, hür medyanın söz konusu olmadığı bir ortamda konjonktürel olarak “uydum kalabalığa!” tarzında gidiyor. Normal dönemde bu kitlenin de mecrasını bulacağını umabiliriz. Fakat bu müsamaha tavrı,  asla neredeyse tarihte benzeri görülmemiş kapsamdaki zulmü hafife aldığımız, veya ciğerimiz yanmadığı için bağışlayıcı olduğumuz şeklinde anlaşılmamalı. Başka bir makamda bu zulmü dünyaya duyurmaktan ve zalimlerin işini zorlaştırmaktan geri durmamalıdır.

Ben de sizin bu anlamdaki sözlerinizle bitireyim: “Günün sonunda, her şeye rağmen… Okuyacağız,yazacağız, çalışacağız, her dem yola revan olacağız(…) Nâdanlara bile merhametle, insafla, sevgiyle muamelede bulunacağız. İnsanlıktan ümidi kesmeyeceğiz. Okuduğumuz kitaplardan bunu öğrenmedik mi?”

 

 

13 COMMENTS

  1. Suat bey genelleme yapıyorsunuz. Mevzuları sosyolojik olarak iyi yorumlamak lazım. Sonuçta bir darbe oldu ve soru işaretleri çok olsa bile Gülen yaptı dediler, böyle olunca güvenlik personeli olarak memur olan herkes tehdit olarak görülüyor ve millet atılsın diyor. Çünkü diyor her zaman abisinin sözünü dinler, darbe olmasa bile içerden abilerine bilgi aktarmışlar hep onların emrini dinlemişler diyor. Bunu da itirafçı beyanları, ergenekon operasyonlarının sistematiği, fişleme usblerinden vs çıkarıyorlar. Yani bunlar devlet içinde kadrolaşıyorlar sistematik hareket ediyorlar diyorlar.(ingiltere’de bunlar ülkücüler kemalistler gibi paralel bir devlet demişti bunu kastediyorum ben değiliz falan diye bas bas bağırdı cemaat ama) Bunu bir kenara koyun. Bunlar soruları çalarak girdiler zaten atılmayı hakkediyorları diğer kenara koyun. Neyse yazarken bile yoruyor işte Cemaat içinde nasıl bir karar mekanizması var bilmiyorum gülen kimler ile karar veriyor ama bazı yapılan şeyler yapılmasa Akp de bu kadar rahat zulüm edemezdi, toplumu bu kadar rahat inandıramazdı. Yalancı çoban hikayesi çoban doğru söylediğinde kimseyi yanında bulamadı maalesef. Gazeticiler içeri girerken Ekrem dumanlı bir laf der, o laf tüm zaman gazetesi bugün stv hepsinin boynuna yapışır, aynı şey başınıza geldiğin de dost bulamazsınız gerçek bu istediği kadar ekrem dumanlı özür dilesin değişmeyecek bir şey. Yapılamayacak hata sayılmayacak şeyler vardır bunları yaparsanız gözünüzün yaşına bakılmaz geri dönüşü olmaz bu işlerin. Yapan bir avuç insan tabi aklı feraseti azıcık zekası olan zaten 402 bin kişilik silahlı örgüt mü olur inim inim ağlatırlardı Türkiye’yi öyle bir örgüt diyor. Orwell de güzel yazmış da orwell tersten okuyan cemaatin içindekiler nolcak? Millet hala nasıl propaganda yaparız da olayları farklı gösteririz tabanımıza derdinde. Size akpnin zulmü sorulmaz ahirette ama bu cemaatin hataları sorulur gördünüz niye ses etmediniz görmediyseniz kör müydünüz niye bakmadınız, siz bence milletin imanı falan kurtarcaz vs unuttun herkes önce kendini bir düze çıkarsın, kendi hesabını kendi tövbesini yapsın.

    Düşmana zalime karşı çıkmak kolay iş ona rağmen tüm tarikatlar cemaatler Furkan Vakfı hariç döküldü diye görüyorum. Dostun hatasına yanlışına karşı çıkmaz ise daha zor bir iş onda da cemaat döküldü işte. Tabi zalime karşı çıkmada cemaat zaten dökülmüştü 2013 öncesi de denilebilir öyle bir yorumda gelebilir. Gene dostun hatasına da cemaat tabanı gayet karşı çıkıyor ama üst tarafta karşı çıkmıyor onlar da körler sağırlar birbirini ağırlar bir tane temiz insan yok ki de denebilir. Gene’de Ahmet Dönmez Gülen bekliyor demişti o yüzden dedim dostun hatasına karşı çıkmaz mevzunu.

    • OKK bitmis arkadas. Iki kelimeyi bir araya getiremeyen, insanlarin aklini celme konusunda kifayetsiz, yalani bile kalitesiz insanlara kalmis. Engin Bey’in sitesindeki roportajlarin bu faydasi oldu. Hizmeti yok etmek isteyenlerin finolari yetersiz kaldigini alta yazdiklari yorumlarin sacmalamasindan anlayabiliyor insan. Yani seytan koalisyonunun Turkiye ayagindaki ekip dokuluyor. O sebeble bugun en gec yarin isleri biter. Hizmeti bitirme isini basaramadilar. Duvara yapisacaksiniz ve sizleri oradan jiletle zor kaziyacaklar.

      • Ahmet kim bilmem ama sen cemaatin trolüsün belli.Yada trolcüğü. İnsanların içi yanıyor. HE ve dar kadrosunun akıl almaz karar ve operasyonları, fuatavni’ leri finalseptember’ ları , bilmem ne nam-ı geda’ları buğün koca bir kitleyi yaktı. Şimdi diyeceksinki ne alaka…Alakayı azcık aklın varsa azda cemaati tanıyorsan kurarsın. Eğer o fuatavni şerefsiz mahlasını kullananın cemaatle alakası olmasaydı her bamtelinde HE fuatavni bir operasyon çocuğudur derdi. Haberi yok dersende yalanını sevsinler derim.Bir yalan söyleyen bin yalan söyler derim..

  2. “…Bediüzzaman ayrıca o dönemin sosyal ve entelektüel hayatında da etkili bir zat. Anadolu istiklal hareketini verdiği fetva ile açıkça desteklemiş olduğundan, zaferden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin resmen daveti üzerine 9 Kasım 1922 günü millet vekillerine hitap etmek için Kürsüye davet ediliyor….”

    bu fetva’yı bilen/bulan bir arkadaşımız, yine burdan yayınlayabilir mi?

    peşinen teşekkürler.

  3. Degerli suat hocam Kuran alimine yakışır bir tarzda dervişan uslubuyla çok güzel detaylandırmış tüm yaşananları.Allah ebeden razı olsun

  4. Sayin hocam,
    Anlatacak cok seyler var. One cikan unutamadiginiz sahislar ve olaylar var tabiki..
    Yaptigi hakaretlerden oturu talebeniz le ahirette hesaplasmayi dusunuyorsunuz.

    Bir baskasi, guzel yasamak icin imkanlarin simdiki iktidarda oldugunu ve gerekirse sonra geri donunce musamaha gorecegini soyluyor ve oyle inaniyor. Vede sanki dogru soyluyor.
    Peki bu dogru mu?

    Donelim, kendi icinize;
    Allah’in lutuflarinin bu Hizmete saganak saganak senelerce geldi. Gelinen nokta itibariyle, cok buyuk bir yikim ve zulme maruz kaldigida apacik ortada. Elbette hikmetleri var…

    Umitvar olunacak, cok okunacak, yazilacak ve cok calisip onumuze bakacagiz diyorsunuz. Ne guzel. Aro.

    Peki yapilan yanlislarin hesabi hic sorulmayacak mi?
    Hep Ahiret’e mi birakilacak?
    “Hizmetin Kayip Cocuklari nin” hesabi sorulmayacak mi? Bu sayfalar hic acilmayacak mi?
    Cemaatin Asil abilerinin yaptigi zulumler hep ahirete mi birakilacak.
    Bu Asil abilerin hatalarindan baskalarinin calisma arkadaslarinin hic mi sucu yok? Temsil noktasinda ki Asil abilerin yaptiklari hatalar, hizmetin itibari, milletin gelecegi icin hic kiymeti yok mu?
    Kiymeti varsa, bundan sonra bununla ilgili yapilmasi gerekenler Neler?
    Hadi donup kendinize bakin bakalim…

  5. Sanki bir gün milletten intikam alaçaklarda şindiden Barış modusuna geçiş yapmak için tahşidat yapılıyor hoçam tahminim kimse intikam peşinde olmaz ama unutulmamalı bunun misalleri Kuran’da da var

  6. Samanyoluhaber de, Abdullah Aymaz abi’nin yazisinda, hilaf-i vaki beyan var. Tanzanya’nin baskenti Darusselam degil, Dodoma’dir.
    Yazisinda anlatilmak istenenler anlasilmistir, ama hilaf-i vaki beyanlara dikkat edilmeli, musaade edilmemeli, uyarilmali ve duzeltilmeli.
    Maalesef Hizmette, hilaf-i vaki beyanlar da yavas yavas kendine yer bulmaktadir.
    Yasanan hadiseler ve tavafuklar, yasamis insanlardan, birinci agizdan ogrenilebilir ve dogru notlar alinabilir.
    Yine maalesef, beyanin dogrulugundan ziyade, insanin hosuna gidecek sekilde, karsisindadakini ikna ve kandirmaya yonelik beyanlar ortaya cikmaktadir…

    Aymaz abinin yazisinda emaili yada yorum kismi bulunmadigi icin burdan yazmis olalim.

    Vesselam

    • Tanzanya’nin tarihine bakarsaniz eski baskenti 1973 yilina kadar Darusselamdir. Politik degisiklikler sonrasi suni bir baskent olarak Dodoma secilse de ulkenin buyuk sehri Darusselam. Elbette yanlis olmasa daha iyi.

      • Omer ve de Aziz kardesim.

        Sizin mantiginizla, Turkiye nin baskenti Istanbul’dur, Amerika’nin baskenti NY. Yine sizin mantiginizla, baskent diye birseye gerek yok!!

        Tanzanya’nin baskenti Dodoma olarak duzeltildigi halde, tevil yaparak, yanlisi savunmanizi anlamak mumkun degil.

        Hele hele kendini emniyetin TEMSILCISI sanan, yeryuzu gercek mirascilari sananlarin, tevillerle kacamak cevaplar vermeleri kesinlikle Kabul edilemez.

        Gelelim, Dodoma icin soylediginiz yanlis bilgiye;
        Dodoma, Tanzanya icin cok stratejik bir baskent. Cok basit bir ‘search’ ile gerekli bilgiyi alabilirdiniz!
        Ama yapmamissiniz.
        Su anda, basta parlamento, basbakanlik ve bazi bakanliklar Dodoma ya tasinmis durumda. Hakeza devletin bircok organlarida Dodoma ya tasinmis durumda. Ulkenin istikbali icin kararlar ve calismalar uzun suredir Dodoma da yapilmaktadir.
        (Darusselam’in en buyuk sehir olduguna itiraz eden yok)..

        Simdi, asagida ben size referansli, hocanizdan birkac paragraf aktaracagim. Konuyla ilgili benin yanlislarim varsa duzeltebilirsiniz.


        Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Fasıldan Fasıla adlı eserinde de aynı mevzuya değiniliyor. Müslüman’ın asli vazifesinin her konuda olduğu gibi doğru konuşma hususunda da kılı kırk yararcasına hassas davranmak gerektiğine vurgu yapılan kitapta Hocaefendi, bir şeyin hakikat-ı vücûduna muhalif beyanda bulunulmasını ‘yalan’ şeklinde tanımlıyor ve derecelerinin çok olduğunu belirtiyor: “Bunlardan bir kısmı açık yalandır. Diyelim ki, önümüzde duran kırmızı bir halı var. Konuşurken ‘Mavi halı serili’ demek açıkça bir yalan. Çünkü söylediğimiz söz vaki’e uygun düşmez. Meseleyi biraz daha hassas ele alabiliriz. Diyelim ki saat dokuza üç dakika var. O esnada biri size saatin kaç olduğunu sordu. Siz de ‘Saat dokuz.’ dediniz, işte bu bir yalandır. İşin doğrusu o esnada saatiniz kaçı gösteriyorsa onu aynen ifade etmektir. (Takriben dokuza üç var gibi.) Bir kısım beyanlar da var ki, onlar da zımnî yalan sayılır. Eğer bir insan bu türden bile olsa, yalan söylüyorsa, o insanda münafıklıktan bir alâmet var demektir.”

        Mevzuya Peygamberimiz’in (sas) “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde yalancılar arasına kaydedilir.” hadisi ışığında yaklaşıldığında söylenen en ufak hilaf–ı vaki beyanın dahi önce kişinin dilini yalan söylemeye meyyal hale getireceği, zamanla da kalbinin kararmasına neden olacağı sonucu hatırdan çıkarılmamalı.

        (20 Eylul 2013 zaman, Herkul’den link.)

        Diger birtanesi;

        Yalan, kâfirce bir lâfızdır. İnsanı, burada, vicdan-ı umumînin ona er-geç muttali olmasıyla değersizliğe, ötede de Cehennem’e mahkum eder.

        Yalan, müdahaneci; hakikat, ciddî ve müstağnî; yalan, zevzek ve hoppa; hakikat, vakur ve muhteşemdir.

        Yalanın, hilenin, hırsızlığın, iftiranın yaygınlaştığı ülkeler harap; böyle ülkelerin ahalisi fakir, askerleri de ihtilâlcidir…

        Yalancılık hangi kıyafete girerse girsin, kendini mâşerî vicdandan saklayamaz. Hele Hakk’ın nuruyla bakan erbâb-ı firâset nazarında asla!..

        Yalanın revaç bulduğu ve meydanlar onunla inleyip durduğu zaman hakikatin dili koparılmış sayılır.

        Vicdan-ı umumî bir denize benzer; yalanlar onun tâ ortasına kadar dahi sızsalar, yine onları toplar, sahile atar.

        Yalanın, inkârın, tevilin, riyânın yüzüne tükürüp onları daima tahkir eden birisi varsa; o da vicdandır.

        Yalan ve gösterişler gürültülü, hakikat ve samimiyet sessizdir. Yıldırımlar, gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar…

        Ref: Sizinti Agustos 1990.

        Diger birtanesi;

        Eğer siz de insanlığa sevgi, barış ve kardeşlik götürmek üzere yola koyulmuşsanız ve nübüvvet misyonuna talipseniz doğruluk en büyük sermayeniz olmalıdır. Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmelisiniz. Çünkü yalanın iki tarifi vardır: Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkîye mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır; tabir-i diğerle, Allah nezdindeki hakikate ve Cenab-ı Hakk’ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse, söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli; bunu yaparken de “İşin hakikatini Allah bilir” düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz. Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.

        Ref: 03 Aralik 2009. Fgulen.com

        Ayrica, HE nin 9 subat 2009 dogruluk ve yalan bamtelini tavsiye ederim.

        Son olarak,
        genis kapsamli herkesin istifade edecegini dusundugum HE nin 02/04/2007 tarihli KEZZABLAR DEVRINDE SIDDIKLARIN IZINDE kirik testi yazisini buraya aktariyorum,

        Vesselam


        Soru: Sıdk ve sadâkat tabirleri hangi manaları ihtiva etmektedir? Sâdıkların ve sıddîkların vasıfları nelerdir? Yalan söylemeyi câiz kılacak haller var mıdır?

        Cevap: Sıdk dendiğinde daha çok doğru söz ve hakikate muvafık beyan akla gelmektedir. Fakat aslında sıdk; doğru sözün yanında doğru davranışı da ihtiva eden, her türlü uydurma beyan ve tavırlardan arınmış olmayı da çağrıştıran ve insanın iç-dış, gizli-açık her halini aynı çizgide götürmesi, hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması manalarına gelen daha şümullü bir tabirdir.

        Sadâkat ise; söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde de doğru olma, hak ve hakikate yürekten bağlı kalma, dostlarına karşı hep vefa hisleriyle dolu bulunma, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmama, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmama ve riya, tasannu, maddî-manevî çıkar hesabı gibi kötülüklerden arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanma manalarının hepsini ifade eden muallâ bir kelimedir.

        Söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, insanlarla olan muamelelerinde hep dürüst davranan; günlük konuşmalarından mizahlarına, dost meclislerindeki muhaverelerinden tebliğ adına yaptığı konuşmalarına kadar bütün söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan ve dostluğun gerektirdiği vefayı hep muhafaza eden, sözünün eri ve güven timsali insanlara “sâdık” denir.

        Sıdk ve sadâkatte zirveyi tutan, hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar bütün hal ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş olan hak erleri ise “sıddîk” ünvanıyla anılmaktadır. Özü sözü bir, her haline güvenilir bu kahramanlar, çok samimi, pek hâlis ve olabildiğine sâdık insanlardır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişen, kendisine sunulan mesajlara -aksine ihtimal vermeyecek şekilde- iman eden ve i’lâ-yı kelimetullahı hayatının gâyesi bilen sıddîkların pîri Hazret-i Ebu Bekir (radiyallahu anh)’tır. Aslında Ashâb-ı Kirâmın hepsi birer sıddîktır; ne var ki, onların en önünde yer alan ve sadâkat sancağını taşıyan zat Ebu Bekir efendimizdir. Nitekim, Allah Teâlâ, “Sıdk mesajıyla gelen, hak ve gerçeği getiren ve O’nu gönülden tasdik eden var ya, işte her türlü fenalıktan korunanlar, takva üzere olanlar onlardır.” (Zümer, 39/33) mealindeki ayet-i kerimeyle daha din-i mübînin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu ilâhî mesaja ilk defa “evet” deyip ona koşanı sıdk u sadâkatle tavsif ve tebcil buyurmuştur. Bazı müfessirlere göre; bu ilahî beyan, sıdk sesinin, sıdk sözünün, sıdk düşüncesinin sesi soluğu olan Hazreti Sâdık u Masdûk efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ile O’na inanıp mesajını tasdik eden ve İslam’a gönülden bağlananların ilki, rehberi Ebu Bekir (radiyallahu anh) hazretlerini nazara vermektedir.

        O’nun Hayatı Mesajının Doğruluğuna Şahitti

        Nur Müellifi, “Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.” der. Evet, sıdk bir peygamber sıfatıdır. Güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul ve seçkin kullar mertebesine, cennetin zirvesine sadâkatle ulaşılır. Sıdk, aynı zamanda Allah elçilerinin vazifelerini yaparken kullandıkları bir kredidir. Onların doğruluğa kilitlenmiş bulunmaları arkalarındaki istidatlı insanların hidayetine vesile olmuştur.

        Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhid olmadık.” demek zorunda kalmışlardı. Muhbir-i Sâdık, Mekkelileri Ebû Kubeys tepesinde toplayıp “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman ordusunun bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduğunu söylesem bana inanır mısınız?” diye sorunca, oradakilerin hepsi tereddütsüzce “evet inanırız” diye bağırmışlardı. Çünkü, o güne kadar O’nun hiçbir hilâf-ı vâki beyanını duymamışlardı. Dünya adına hiçbir beklentisi olmayan bir insanın kırk yaşına kadar çok basit meselelerde bile hilâf-i vâki beyanda bulunmayıp o yaştan sonra hakikate muhalif sözler söylemesi zaten düşünülemezdi. O zamana değin öyle müstakim bir çizgi takip etmişti ki, ahlâk-ı âliyeye bağlı o gidişâtı ondan sonra söyleyeceği, göstereceği, sunacağı ve temsil edeceği her şeyin referansı olmuştu.

        Dolayısıyla, düşmanları dahi O’nu yalancılıkla itham edemiyor, -hâşâ yüzbin defa hâşâ- ‘şâir, sâhir, mecnun’ yakıştırmalarında bulunarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlardı. Hakikatını inkâr edemedikleri mucizelerine de ‘sihir’ deyip geçiştiriyorlardı. O’nun risaletini kabule yanaşmayan müşrikler bile, “Muhammed doğru söylüyor” demekten kendilerini alamıyor; fakat peygamberliğin O’na verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip, “Risalet neden eşraftan birine değil de bir yetime verildi?” demek suretiyle O’na teslim olmamak için kendilerince mazeret uyduruyorlardı.

        Özümüzle Sözümüz Bir mi?

        Selef-i sâlihîn efendilerimiz, peygamberlerin vasıflarından üçünü sıralarken önce sıdkı, daha sonra emaneti, akabinde de tebliğ aşkını saymışlardır. Tebliği sıdk ve emanetten sonra zikretmeleri çok mânidârdır. Demek ki tebliğ vazifesinin eksiksiz ve kusursuz yapılabilmesi için mübelliğin önce sıdkla, sonra da güvenilir, inanılır ve itimat edilir bir insan olma manasına gelen emanetle muttasıf bulunması gerekmektedir. Tebliğ aşkı ancak peygamberâne sadâkat ve peygamberâne emanetle beraber bulunursa bir kıymet ifade etmektedir. Bu iki kanattan yoksun bir tebliğ adamı hem hizmet adına yapıp ettiklerini başka beklenti ve mülahazalara bağlamaktan kurtulamayacak hem de sunacağı mesaja kimseyi inandıramayacaktır.

        Öyleyse, bu noktada biraz durmak, derin derin düşünmek ve kendi durumumuzu gözden geçirmek düşer bize!.. Sâhiden sıdk ve emniyet üzere yaşıyor muyuz? Gizli-açık her halimizde sıdk u sadâkatin rengi var mı? Özümüzle sözümüzü bir kılabildik mi? Çevremize emniyet telkin edebildik mi; güvenebiliyor mu insanlar bize? Yanlarında anıldığımız zaman hemen “Onun elinden, dilinden hiç kimseye zarar gelmez” diyebiliyorlar mı? İşte, bütün bu ve benzeri soruların cevabı müsbet olmadan yapacağımız tebliğ hem dünya hem de ahiret hesabına akîm kalmaya mahkumdur.

        Bediüzzaman hazretleri de “İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır.” derken bu hususa dikkat çekmiştir. Sıdkı, sadâkat manasında ele almış; mü’minlerin hem şahsî hem de içtimaî açıdan ilerleyip yükselmelerinin söz, tavır ve davranışlarında doğruluğu kovalamakla beraber, niyetlerindeki hulûsa ve Allah’ın sâdık birer bendesi olarak bulunmaları gerekli olan yerde sâbit kadem durmalarına bağlamıştır. Evet, kendi şahsî hayatında gel-gitler yaşayan, sık sık farklılıklar sergileyen, sürekli değişip duran kimseler muhataplarının içlerine de hep tereddüt salar, şüphe atar ve onları kuşkulara düşürürler. “Acaba bu tavırlarından hangisi doğruydu? Şimdi hangisine inanacak, hangisini esas alacağız?” dedirtirler. Böyle yüzer gezer yaşayan ve hiç güven vaad etmeyen fertler, iktidâ edilecek insanlar olamazlar. Maalesef, günümüzde vâizlerin pek çoğunun nasihatlarının tesir etmemesi böyle bir hastalıktan dolayıdır. Önce söyleyenin söylediğine inanması, itaat ve inkıyada çağıranın Hakk’a gönülden bağlanmış olması ve doğruluğa davet edenin sıdk u sadâkata yapışması lazımdır ki, onun beyanları ve tavırları da başkaları üzerinde müessir olsun.

        Korkunç Bir İddia

        Ayrıca, insan doğruluktan hiç ayrılmamaya azmetmeli ve yalanın en küçüğünden bile çok sakınmalıdır. Zira, en büyük yalanlar doğruluktan çok az bir inhirafla başlayan hilâf-ı vâki beyanlar silsilesinin ürünleridir. Habîb-i Edîb Efendimiz, bu hususa da dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur: “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da cennete çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o, Allah katında “sıddîk” olarak yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, günah bataklığına, o da cehenneme sürükler, atar. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “kezzâb” (büsbütün yalancı) olarak yazılır.”

        Bildiğiniz gibi; lügatlerde yalan, gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alakâlı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır. Mesela; hak katında sâlihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatma “İnd-i ilahîde yazılı olan değil benim dediğim doğru!..” deme gibi çok büyük bir küstahlık ve küfre yakın pek korkunç bir yalandır.

        Bu tehlikeden dolayı, Hak dostları, insanlar hakkında sû-i zan, gıybet, iftira, bühtan ihtiva eden yerici sözlerde değil, başkaları hakkında övgü ifade eden beyanlarında dahi çok dikkatli davranmış ve birini methedecekleri zaman “Zannediyorum, falanca şöyle faziletleri olan bir arkadaştır, hakkında hüsn-ü zannım kavîdir; fakat, Allah herkesin özünü biliyorken ben kimseyi kendi bilgime göre tezkiye edemem, Cenâb-ı Hak herkesi benden iyi bilir.” demeyi itiyad edinmişlerdir.

        Yalan Küfrün Arkadaşıdır

        Bu itibarla, çok küçük görülen meselelerde dahi doğruluğun peşinde olmalısınız, dilinizi yalana hiç alıştırmamak için sıradan ve zararsız işlerde bile mutlaka hakikate uygun beyanda bulunmalısınız. Öyle ki, birisi size saati sorsa, şayet o an saat üçü onyedi geçiyorsa –kestirmeden– “onbeş geçiyor” ya da “yirmi geçiyor” şeklinde cevap vermemeli; saatiniz kaçı gösteriyorsa onu tam olarak söylemelisiniz. Çoklarınca basit ve önemsiz kabul edilen o meselede bile siz son derece doğru olmaya çalışmalısınız ki diliniz yalana asla alışmasın, dilinizden dökülen yalan kalbinizde yaralar açmasın ve “O kadarcık yalanın söylenmesinde mahzur yoktur” mülahazası çok büyük yalanlara kapı aralamasın.

        Kat’iyen, o kadarcık bir yalandan bile kaçmak lazım; zira, bir insanın söz, tavır ve davranışlarında sıdk azaldıkça onun gönlünde nifak kuvvet bulur. Münafığın önemli sıfatlarında birisi yalancı olmasıdır. Nitekim Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) münafığın alâmetlerini şu şekilde saymıştır: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder; söz verse de cayar, sürekli hulf-ül vaadde bulunur. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar; kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa dönüştürür. Evet, Nebîler Serveri, münafığın bu huylarını saydıktan sonra “Bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bunlardan biri varsa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir parça bulunmuş olur.” buyurmuştur. Bediüzzaman hazretleri de “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir” diyerek bu hakikati bir başka şekilde ifade etmiş; onun küfrün esası ve nifâkın birinci alâmeti olduğunu söylemiş ve küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri için mü’minleri uyarmıştır. O halde, bütün bunları duyup dinleyen ve bilen bir mü’min, her zaman şeytandan Allah’a sığındığı gibi, günde belki yüz defa kendini gözden geçirerek “Allah’ım, yalana düşmekten Sana sığınırım.” demeli değil midir?

        Örtülü Yalanlar

        Diğer taraftan, bir de örtülü ve kapalı olarak söylenen “zımnî yalan” diyebileceğimiz sözler vardır ki, bir mü’min onlardan da kaçınmalı ve lisanını hep nezih tutmalıdır. En yaygınları mübalağa, mazeret döktürme ve târiz olan bu örtülü yalanlar da sıdka kilitlenmiş bir insan için büyük mahzurlar taşımaktadır.

        Mübâlağa; bir şeyi ifade ederken olduğundan çok fazla (ya da bazen çok noksan) göstermek, bir şeyin etkisini artırmak için onu abartarak anlatmak demektir. Mesela; bazen başkalarının kuvve-i maneviyelerini takviye etmek bazen de yapılan işi büyük göstermek için yüz kişinin katıldığı bir programa “yüzlerce” insanın katıldığını söylemek, bin kişilik bir salona “binlerce” insan doldurmak (!), hatta o program hakkında görüş beyan eden birisinin “güzeldi” demesini “çok müthişti, muhteşemdi” şekline büründürerek nakletmek; daha bir köye bile tesir edemeden kendi mefkûresi adına kasabalar, şehirler fethedilmiş gibi anlatmak türünden bütün mübâlağalar birer zımnî yalan sayılırlar. Bunlar muhatabın gönlünde müsbet tesir hasıl etmeyeceği gibi gayretullaha da dokunabilir ve yapılan işin bereketini bütün bütün alır götürür. Dahası, o türlü mübâlağalar, yapılan iş hakkında takdir hislerini coşturmak bir yana, tereddüt ve şüpheler hasıl eder ve hassas gönüllerde kötü izler bırakır. Nitekim, Nur İnsan bu konuda da bizi uyarmış ve şöyle demiştir: “Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası bence zemm-i zımnîdir.”

        Diğer bir örtülü yalanın adı olan “mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoş görülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Kanaatimce, suç sayılacak bir şey yapmak, bir kabahat işlemek ya da günaha girmek kötüdür, çirkindir. Fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Bir hatanın hoşgörülmesi ya da bir suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle olmuştu” diyerek mazeretler ileri sürme vebali katlama demektir. İşte, o türlü bahanelerin arkasına sığınanlar kendilerini paka çıkarma kasdıyla ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Belki, sarfettikleri kelimelerin doğru olmasına dikkat ederler; fakat, karşı tarafı kendilerinin masum olduğuna inandırmaya çalıştıkları için söz ve hallerinin vâkıaya tam mutabık olmasını sağlayamazlar; mazeret ve bahanelerini muhataplarını kandırmaya mâtuf birer kuru laf olmaktan kurtaramazlar. Dolasıyla, yalana düşmüş ve kalbî hayatlarını yaralamış olurlar. Aslında, öyle bir durumda en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Hevâ ve nefse uydum, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi” diyebilmek ve hem tevbeye hem de mazeret döktürmeden af dilemeye koşmaktır.

        “Târiz” ise; kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, konuşurken muğlak bir ifade kullanarak muhatabın bir meseleyi olduğundan farklı anlamasını sağlama ve açık olmayan bir beyanla asıl maksadı gizleme manalarına gelmektedir. (Edebiyattaki târiz sanatı bundan başkadır.) Diğer bir ifadeyle, târiz, bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması şeklindeki mecazlı anlatımdır. Selef-i salihîn, bunu da zımnî yalan kategorisinde ele almış ve insanın dini, hayatı, aklı, nesli, vatanı, ırz ve namusu söz konusu olmadan târize de asla başvurulmaması gerektiğini belirtmişlerdir.

        Yalanın Câiz Olduğu Yer Var mıdır?

        Bu arada; “Bir maslahata binâen yalan söylemenin câiz olacağı yerler de var mıdır?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Böyle bir sual Hazreti Üstad’a tevcih edilince, o “Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma zaman onu neshetmiş.” diyerek meseleyi kesip atmıştır. Aslında, bazı alimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat, Bediüzzaman hazretleri, bazı alimlerin maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir.

        Evet, günümüzde yalan çok revaçtadır ve insanlar hiç olmayacak meselelerde bile yalana başvurmaktadırlar. Bir sürü kezzâbın, müthiş yalanlarıyla yeryüzündeki asayişi ve umumi emniyeti mahvettiği zamanımızda, bu kötü ahvâlden mü’minler de etkilenmişlerdir ve maalesef çokları hemen her şeye bir bahane uydurur hale gelmişlerdir. Böyle bir dönemde öyle net bir ifadeyle ve kesin bir hükümle radikal tedbirler alınmazsa, o muvakkat fetvanın sû-i istimalini engellemek mümkün olmayacaktır.

        Hâsılı, şayet biz dava-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan birer hak eri olmayı arzuluyorsak, tıpkı Nebiler Serveri gibi, sıdk ve sadâkat hususlarına çok dikkat etmek zorundayız. Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluğu bir âbide gibi başımızda taşımaya, inanılır ve güvenilir insanlar olma durumunu namusumuz gibi korumaya mecburuz. Özellikle de başka toplumlar içinde yaşıyorsak ve kendi öz değerlerimizi onlara da anlatmayı düşünüyorsak her halimizle doğru olmaya daha da özen göstermeliyiz. Büyük-küçük hiçbir meselede en ufak bir hilâf-ı vâki beyana tenezzül etmemeli ve asla “Müslümanlar da yalan söyleyebiliyor” dedirtmemeliyiz. Yalanı çağrıştıran tek bir söz ya da halimizin bütün inananlar hakkında “bunlar da yalan söylüyor” kanaati oluşturabileceğini ve ondan sonra –farz-ı muhal– gökten kitap indirip o insanların önüne koysak yine de onlara müessir olamayacağımızı unutmamalıyız. Evet, bizim için yol ikidir, ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok; fakat, illa konuşacaksak, doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok.

Comments are closed.