İsmail Tutar, The Circle

Biz Türkler öteden beri Doğu ile Batı arasında bir kimlik bunalımı yasamışızdır. Bu açıdan bir nebze Yunanlılara ve Ruslara benzeriz. Diğer Doğulu milletler gibi sezgici ve duygusal olan yönümüzü rasyonalite ile dengelemeye çalışırız ama dengede kalmayı başarmak yerine sarkaç gibi bir uçtan diğer uca savruluruz. Toplumun aşırı rasyonel kesimleri ile aşırı sezgici kesimleri arasındaki üstünlük mücadelesinin zamanla her iki kesimin ortak bir noktada buluşmasıyla sönümleneceği ümidini hala taşısam da yaşadığımız savrulmaların hızını kesmediği ve uzunca bir süre de kesmeyeceği tespitini yapmamız gerekiyor.

20. yüzyılın hangi dilimini alırsak alalım din, kadının statüsü, bilimin yeri, kurumsallaşma, milliyetçilik gibi muhtelif konulardaki temel çatışma eksenleri günümüzdeki fay hatlarıyla büyük ölçüde benzerlik gösteriyor. Bugünkü konjonktürde İslam’ı referans aldığını ileri süren “sezgici” kesimin bu mücadelede üstünlüğü ele geçirdiğini gördüğümüz için eleştiri oklarını daha çok benim de içinden çıktığım mütedeyyin kesime ve onların din anlayışına yöneltiyoruz. Bu tartışmaların ve özeleştirilerin, belirli prensipler çerçevesinde yapılırsa, mütedeyyin kesimde makes bulacağı ümidini içimde yaşatmaya çalışıyorum. Tersi de olabilir; Gökhan Bacık’ın ifadesiyle, kırklı yaşlarında hararetle geleneksel İslam’ı sorgulayan ve daha sonrasında yatışan bizden önceki kuşaklar gibi, bugün deist olduğunu söyleyen arkadaşlarımızla birlikte pekala özümüze dönüş yapabilir, camii avlusundaki söğütlerin gölgesinde çay içip bir sonraki namaz vaktini bekleyerek ömrümüzü hitama erdirebiliriz. Neticede hayat da bir iptiladır, insan bir noktada mücadele etmekten bıkar ama bilinç altındaki güzel günlerin özlemi hiç değişmez.

Mütedeyyin kesim hakkında sakayla karışık bir şekilde ifade ettiğim ümitsizliğin benzerini maalesef rasyonalitenin bayraktarlığını yapan kesim için de taşıyorum. Mütedeyyin kesimde, sebebi ne olursa olsun, nitelikli özeleştiri yapanların sayısı hızla artarken, Türkiye’nin bu duruma sürüklenmesinde büyük bir sorumluluğu olan jakoben kesimin, geçmişindeki hatalarla yüzleşmek bir yana, zamanın kendilerini haklı çıkardığına dair güçlü inançları, şartlar değişirse sarkacın bir kez daha aksi yöne savrulabileceğini gösteriyor. Bugün geldiğim noktada Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun problemleri doğru teşhis ettiğini artık teslim etsem de uyguladıkları tedavinin hala yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan kendi ezberlerini tekrar ederek, özeleştiri yapanlara, “Biz size demiştik, dinlemediniz ama bizim çizgimize geldiniz” diyenlerin yüzüne üzerimdeki manevi yorgunluğun etkisiyle “Haklısınız” desem de acı acı gülümsemeyi engelleyemiyorum.

Oysa ki toplum olarak yaşadığımız kimlik bunalımını bir avantaja çevirebilirdik. Doğu ve Batı arasında kaldığımız için Bergson’un ileri sürdüğü şekilde sezgi, kişisel tecrübe ve rasyonel düşünceyi harmanlayarak evreni anlamanın kapılarını açabilir, büyük ölçüde materyalizme ya da post-modern spiritüalizme teslim olmuş Bati medeniyetinin bazı eksiklerini tamamlayabilirdik. Başaramadık. Sanırım biz Türkler Allah tarafından kıyamete kadar büyük potansiyele sahip kalmakla cezalandırılmış bir milletiz. Toplum olarak başaramamamızı bir noktaya kadar anlayabiliyorum ama bunu başarabilmiş kültürel olarak etkili bir azınlığı bile üretmeyi becerememiş olmamızın cevabını bulamıyorum. Elbette ki statik din anlayışının dışına çıkamayan mütedeyyin kesimlerin, diğer toplumlara da hitap eden dinamik bir ahlak anlayışı oluşturması mümkün değildir ve bu Batı kültür dünyası ile bir sinerji oluşturmayı engeller. Peki tüm suçu geleneksel İslam anlayışına yıkıp işin içinden çıkabilir miyiz? Kendini geleneksel İslam’ın karşısında konumlandıran Batılılaşmış kitlelerin hiç mi suçu yoktur?

Madem Bergson’un argümanlarını kullanıyoruz, ondan çok derin şekilde etkilenmiş bir yazardan, Nikos Kazancakis’ten, bahsederek söylemek istediklerimi biraz daha somutlaştırayım. Kazancakis, ömrü boyunca geleneksel Hristiyanlık inancıyla yasamış olduğu iç mücadeleyi romanlarının temalarına aksettirdiği için Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmenin eşiğinden dönmüş olan bir yazar. Bugün bile Kazancakis’in yaşamına ve eserlerine bakıp Tanrı inancına sahip olup olmadığına dair uzun bir tartışma yapmak mümkün. Ama asıl vurgulamak istediğim su: ruhban sınıfı tarafından dışlanan, sağ kesim tarafından ahlaksız ve Bolşevik sempatizanı olarak nitelendirilen, komünist ideolojiye sempati duyan, Budizm felsefesinden etkilenen bir yazar, Hristiyan teolojisine olan hakimiyetini, romanlarındaki dini temalar ve metaforlarla gösteriyor. Günaha Son Çağrı romanını okurken lirik ifadelerinin güzelliği karşısında yüzlerce satırın altını çizdiğimi, bir romanı değil de sanki ölüm yerine yeniden dirilmekten korkan, zamanı ancak kalp atışlarıyla ölçen, dünya yaşamının anlamını ruhun kanatlanmasında arayan bir yazarın iç muhasebesini okuduğum hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Benzeri şeyleri Yahudi asıllı olmasına rağmen, Doktor Jivago adlı romanındaki şiirlerde Hristiyanlığın temalarını isleyen Pasternak için de söylemek mümkün. Kimilerine göre Pasternak gerçekten Hristiyan’dı, kimilerine göreyse Hristiyanlık öncesi ile özdeşleştirdiği Stalin devrini eleştirmek için Hristiyanlığın temalarını kullanmayı tercih etmişti. Sonuç aynı, özel yaşamında dindar olmasa da dini motiflere hakim bir şair/yazar portresiyle karşı karşıyayız.

Şimdi geri dönüp Türk edebiyatına bakalım. Hafızamı yokladığımda, sevdiğim nice yazarın dini konulardaki bilgisizliklerini sergileyen ifadeleri romanlarına serpiştirdiklerini fark ediyorum. Bırakalım din karşıtı olmayı, dindar olmadığı halde dini literatüre hakim olan ve dini metaforlar üzerinden hayatı, aşkı, iç muhasebeleri, savaşı, ölümü, günahı ve teslimiyeti anlatmayı başarabilmiş isimleri düşündüğümdeyse aklıma tek bir yazar geliyor. Sizin aklınıza gelen daha fazla isim varsa benimle paylaşmanızı isteyip ikinci soruma geçeyim: Aklınızdaki yazarların kaç tanesi evrensel bir üslup ortaya koyarak, içinden yetiştikleri kültürel ve dini değerleri tüm insanlığa anlatmayı başarabilmiştir? Bana öyle geliyor ki ancak toplum olarak böyle bir yazar çıkarmayı başardığımız gün, toplumumuzun zıt kesimleri arasındaki iktidar mücadelesi sönümlenmeye yüz tutmuş demektir.