Engin Sezen

“Dağlar ile, taşlar ile çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile, çağırayım Mevlam seni

Sular dibinde mahi ile, sahralarda ahu ile
Abdal olup “Ya Hu” ile, çağırayım Mevlam seni

Gök yüzünde İsa ile, Tur dağında Musa ile
Elimde asa ile, çağırayım Mevlam seni

Derdi öküş Eyyup ile, gözü yaşlı Yakup ile
Ol Muhemmed mahbub ile çağırayım Mevlam seni

Hamd ü şükrullah ile, vasf-ı Kulhüvallah ile
Daima zikrullah ile, çağırayım Mevlam seni

Bilmişim dünya halini, terk ettim kıyl ü kalini
Baş açık ayak yalın, çağırayım Mevlam seni

Yunus okur diller ile, ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile, çağırayım Mevlam seni…”
  Yunus

Gözümüzü O’nun nuruyla açmak; yataktan O’nu tahattürün tadıyla, ism-i şerifinin yadıyla doğrulmak, ayağa O’nunla kalkmak, O’nun elinden tutarak…gecenin zalamından seherlerin nuruna tebessüm ederek…

Yeni bir güne, ter u taze bir sabaha, O’nunla, O’nun davetiyle başlamak… Yüzü O’nun nuruyla yıkamak. Bir kutlu seher vaktinde içine O’nu çekebilmek… hanenize rahmetini, bereketini celbedebilmek… Nesim-i fecrinin ünsüyle O’na bir adım daha, bir nefes daha yakınlaşabilmek, O’nun en sırlı isimleriyle halleşebilmek, geceden kalan mürde ruhları, O’nun sıbgasıyla elvan elvan renginleştirebilmek, zenginleştirebilmek…

Ezan-i Muhammedi ile. Kıyam-ı kâinat ile… hem-hal, hem-dem, hem-zeban olmak… Hayatın envai maddi ve manevi zorluğuna, güçlüğüne rağmen, her hal ve karda O diyebilmek…tüm yok oluşlara, ölüşlere rağmen her dem yeniden doğabilmek… “Mükevvenattaki tahavvülat ve teceddüt”e ruh kesilmek, cümle mevcudat ile ünsiyet eylemek, cümle mahlukata dost olmak…

Besmele bahsinde durulmuştu: O’nun için edelim, eyleyelim her ne edeceksek diyor Pir… O’nun için alalım, verelim, O’nun için el uzatalım, O’nun için açıp O’nun için kapayalım gözümüzü, O’nun için çekelim elimizi, eteğimizi ağyardan çekeceksek…Dünyayı O’nun nazarıyla temaşa edelim. Nefesi O’nun ismiyle alalım, O’nun şükrüyle verelim…

O’nun için konuşalım, susalım, yazalım, okuyalım, düşünelim, hissedelim, hayal edelim… Hatırlayalım, unutalım.

Ve bir günün sonundaki arzu perdesini O’nunla kapatalım… Huzur-ı kalple çekilelim uzlethaneye, kendimize, kulbe-i ahzanımıza…

Ah, evet, herşeyi O’nda başlatıp O’nda bitirmek… Herşeyi O’nda bulup O’ndan bilmek… Güne O’nla başlayıp, günü O’nla bitirmek…

Ortayaşlarımı daha derince idrak ettiğim şu yıllar,  acziyetimi, zafiyetimi biraz daha hissettiriyor. Hayat, fena ve fani yüzlerini her haliyle daha ayan beyan gösteriyor, yaşatıyor. Mesela, birer birer uğurluyorum yakınlarımı ebediyet yurduna; işte yeni bir yılın o ilk demlerinde gönderdik ebedi yurduna rahmetli babamı… Sırada kim, kimler var! Bir yanım, bir şey’im eksiliyor günbegün.

“Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere

Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber

Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-i tenim

Bir devasız derde düştüm, âh ki Lokman bihaber…” diyor Niyazi Dede…

Dostu, dost olmayanı, dost gibi olanı mesela… iyiyi, iyi olmayanı… bekayı, fenayı…asl’ı, fasl’ı…kıssa’yı, hisse’yi…hayali, hakikati daha bir perdesiz, hailsiz sunuyor nazarlarıma artık hayat… Maskeler birer birer düşüyor, beylik laflar birer birer sönüyor. Hakikatın hakikiki veçheleri an-be-an daha nümayan hale geliyor. Görgeç şeylerdeki fena yüzü, onun da verasındaki bekayı, eşyadan eşyaya seyahat edip durmalarımızı, evet daha bir yakince hissediyorum artık.

Bu farkındalıklarla, ümidim, aşkım, şevkim, şükrüm de arttıça artıyor…

O’na susamışlık ve açlık ziyadeleştikçe, ruhen tecrübe edilen itminan ve inşirah hissi apayrı, tarifi kabil olmayan bir keyfiyet kesbediyor.

Evet elim yetişmiyor, gücüm yetmiyor herşeye… Evet, çarnaçar, inkisara uğramış bir halet, tatmin edilmemiş bir merak içinde bulduğum da oluyor kendimi…

Ama…

Şükür ki fakriyet, yekpare bir manevi kuvvet halinde kuşatıyor ruhumu ve bedenimi.  O’na istinat edince düçar olunan en kesif yokluklarda bile, bütün varı, varlığı var eden Var daha ayan beyan tezahür ediyor; şefkatiyle, rahmetiyle…hakikat en davudi sedasıyla ihtar ediyor bize kendisini.

Hakikat, Huzur’a tam teveccühte, asl’a gıll u gışsız rücuda… Hücre hücre, zerre zerre O’nda gaib olup, en nihayet özünü, aslını O’nda bulabilmekte!

Bütün bu olanları, olmayanları; olanlardaki ve olmayanlardaki sırları… eşyayı O’nun hikmet ayinesinde idrak ediyorum; asıl ben’de idrak ediyorum var olmakta olan ben’i; eşyadaki ben’i, ben’deki eşyayı ibret nazarıyla seyrediyorum bu varlık ayinesinde.

Başa gelenleri, gelmeyenleri, gelecek olanları, gelmeyecek olanları, bütün bu kararları, kararsızlıkları, sınavları, endişeleri, şüpheleri, gümanları, inşirahları, kabzları, yapabildiklerimi, yapamadıklarımı, yapmadıklarımı, yapabileceklerimi… O’ndan bilince, zihnin mana ufukları ağardıkça ağarıyor; ruhun idrak ve iştiyak kapıları birer birer açılıyor…

Diyamandi’nin bir öğrencisine yazdığı mektupta dediği gibi: “Kalplerimizden yıldızlara doğru aşk yükselir, yıldızlardan kalplerimize aşk yağmurları yağar. Bütün varlık tek bir nağmedir. O’nu söyler. Bir damla gözyaşıdır. O’nun güzelliğini yansıtır. Aşktır, kanar. Yürektir, yanar…”

Ez-cümle:

Her sabah, her vakit, söze O’nla başlamak güzel, sözü O’nla anlamlandırmak, tatlandırmak güzel, manayı O’nun hikmetiyle taçlandırmak güzel, hayatın manasını O’nun kelamıyla ruha mayalamak güzel… O’nu O’nun hikmet ayinesinde seyir ve temaşa güzel.

Her gece O’nda ölmek, her sabah O’nda dirilmek güzel!…

O’nla herşey güzel. Kötü de, çirkin de güzel.

Gününüz O’nla dolsun…Aşk ile, şevk ile…

Niyazi Dede’mizin niyazı hitam-ı misk olsun:

“Ey gönül gel gayrıdan geç, aşka eyle iktidâ

Zümre-i ehl-i hakîkat anı kılmış muktedâ…”