Tacettin Kayaoğlu, The Circle

Bizlerle önümüzden gidenler arasında her yönüyle farklılıklar mevcut. O kadar ki takipçileri olduğumuzu ifade/iddia ettiklerimizle benzer noktalarımız bazı noktalarda neredeyse yok denecek kadar az. Derûnî durumları bir tarafa, görünürdeki halimiz bile görünür hallerine hiç benzememekte. Özdeki mü’minliğimizle, sözdeki Müslümanlığımız, düşüncelerimizle fiiliyatımız, inançlarımızla amellerimiz arasında kapanması çok zor bir makas açıklığı var.

Hüşyâr bir kalbe, engin bir ufka, derin bir marifete ve aynı zamanda sorumluluk bilincine sahip istisnâî gönüllerin; bugün ile dünü birbirine yaklaştırma, bir mekik gibi ilmeğinin birini bugünkü zamanlara, diğerini da Asr-ı Saâdet limanına ilmiklemek için ortaya koydukları gayret takdîre şâyândır, bir çok yönleriyle hayret vericidir de… Öyle inanıyorum ki bu şuur âbideleri; bizim, şahsiyetlerimizi inşa etme adına yapıp-etmekte gösterdiğimiz tekâsülden rahatsız olmakta, belki de “acaba, çevremizdeki insanlara gerçekten hüsn-i misâl teşkil edemediğimizden dolayı yarın bizi hesaba çektiklerinde halimiz nic’olur?” diye için için sızlanmaktadırlar. Hallerimizi yüzümüze vurmaktan kaçınsalar da, yüzlerinden hallerini anlamak, tebessümlerinin arkasındaki ızdırabı hissetmemek mümkün değil.

Bir kutlunun meclisinde bulunmak, hatta dizinin dibine oturacak kadar mekânda kurbiyet sağlamak gibi hususlar; kişinin o silsileye veya o meclise ait olduğunu göstermeye yetmez özelliklerdir. Kendisi imamının/liderinin/şeyhin(in)… huzurunda iken, gönlü dışarıdaki şer işleri kovalayan kim bilir ne kadar talihsiz vardır? Hani İmam Azam Ebû Hanîfe için anlatırlar ya; “Ey imam!” demişler. “Sen bu kadar büyük bir imamsın, fakat o kutsal beldelerde değil de, neden buralarda (Kûfe’de) yaşıyorsun? Senin gibi mübarek bir zatın, senin gibi büyük bir âlimin Kâbe’de yaşaması gerekmez mi?” Hazret, soru soran kişiye “A‘zam”lığına yakışır şu cevabı vermiş; “Kendim Kâ‘be’de, gönlüm Kûfe’de olana kadar, kendim Kûfe’de gönlüm Kâ‘be’de olsun istedim, bu bana yeter.”

Evet, zaman ve mekândaki bu‘diyetimiz [uzaklık], gönül dünyasının ölçülerine göre değerlendirildiğinde kurbiyete [yakınlık] halel getirmez. Öyleyse, hayatın her safhasında iç ve dış bütünlüğünü elde edecek, kalp ve kafanın imtizacını sağlayacak, yirmi birinci asrın insanı ile on dört asır önce yaşayan kutluları bir yerde buluşturacak bir zemine doğru yürümek ve o zemini günümüz insanına ve bizden sonrakilerine hazırlamak gerekiyor. Yoksa din ve diyanete ait anlatılan her şey, dinin hakîkatinden ziyade hikâyesi olur ki, bu düşüncelerle ne “İslâm dünyası”nın ne de “Müslümanlar”ın dirilişi mümkün değildir.

Şurası bir gerçek ki; kalple mide birbirine ters orantılı olarak çalışır. Midenin çalıştığı vakitler kalp, kalbin çalıştığı zamanlar da mide faaliyetini minimuma indirir. Sadece Ramazan ayını değil, yılın bütün gün ve aylarını kalp ayları, gönül günleri olarak görmek gerekir. Sadece mübarek gün, gece ve aylarda yoğunluklu olarak Rahmân’a teveccüh etmek, çoğu zaman teveccühün celbine vesile olmayabilir. Bu sebeple ve her dâim, bireysel olarak bir cehd u gayret içerisinde olmalı, kalbin yol alabilmesini sağlamak için mideleri kalbin terkisine atmalı, mihmandarlığı ise kalbe vermelidir. Zîrâ mide yemekle, kalp ise zikirle gıdalanır, zikirle mutmain olur. Dolayısıyla bu yolun yolcusu da önden giden kervanın kutluları arasına dâhil olur, onlara benzemeye çalışır. Şimdi, kişinin sevdiği ile beraber olacağı ve dahi sevdiğine benzemek isteyeceği hakîkatinden yola çıkarak “ilmin kapısı”nın bugünün Hak erlerine verdiği dersten bir katre sunalım;

Bir gün Emîru’l-Mü’minîn Hazreti Ali (k.v.) kapısın önünde birçok kimselerin durduğunu görerek, Kanber’den, bunların kim olduğunu sordu. Kanber:

“- Yâ Emîre’l-Mü’minîn! Bunlar sizi sevenlerdir”, diye cevap verdi.

Hazret-i Ali:

“- Hayret doğrusu! Bunlarda bizi sevenlerin simalarını göremiyorum”, buyurdu. Kanber:

“- Yâ Emîre’l-Mü’minîn! Sizi sevenlerin siması nasıl olur?” diye sordu. Hazret-i Ali:

“- Mideleri boş, bedenleri et ve yağdan mahrum, zayıf, dudakları susuzluktan ağarmış kimselerdir, buyurdu[1].

Buyurun, “ilmin kapısı”nın ömrümüzün her ânında tefekküre açılan bir kapı olacak ifadeleriyle kendimizi bir kez daha gözden geçirelim ve “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu kendimize rehber ittihaz edelim ve eğer başarabilirsek “Hazret-i insan” olma hususunda yol almaya çalışalım.

[1] Şemsüddin Ahmed Sivasi, Hulefâ-i Râşidîn Dört Büyük Halife, İstanbul 2005, s. 406.

 

1 COMMENT

  1. ben mi cahilim yoksa acayip fazla günümüz türkçesinde olmayan kelime mi var?
    nic’olur? = bu ne demek mesela, bunun gibi okuma hızımı yavaşlatan garip garip kelimeler vardı, çoğunun günceli var, onları yazarsanız çok daha seri olur okuyan kişi.

    ^^Mideleri boş, bedenleri et ve yağdan mahrum, zayıf, dudakları susuzluktan ağarmış kimselerdir, buyurdu^^
    Bu alıntı yapmışsınız ama sorgulamak lazım, bedenin etten mahrum olması ne demek? zaten yağ dediğine göre etten kastı protein ve kas , o devirde zaten sürekli savaşılıyor etten mahrum insanlar ile savaş mı kazanılır. İnsan oruç tutmuyorsa da dudaklarının susuzluktan ağarmasına gerek yok. O söz doğruysa büyük ihtimal o ay ramazandı o yüzden bu lafı demiştir. Ve kıtlık bir açıklık durumu varsa da , zayıf celimsiz kişileri kastetmiştir. Yoksa bir müslüman niye aç susup kalıp kendine eziyet ediyor, sürekli de oruç tutulmazki, midesi boş olan adam odaklanamazki düzgün. Bedeninde et olmaması olayını zaten geçtim, celimsizlik iyi bir şey değil, yarın hapishaneye attıklarında dayanamayıp vefat edersin. Onun dışında kaslı güçlü ol zaten.

    Onun dışında tarihçisiniz galiba, dini yazılardan ziyade, bir 1915 ermeni olaylarını, bir abdülhamit, bir kardeş katli ve fetvalar mevzunu, osmanlıda kadın -işçi haklarını, osmanlıda vergi adaleti/adaletsizliği , cihat /işgal mevzuna değinseniz, değinecek o kadar çok konu varki neden kendi alanınızdan ayrıldınız ki. Osmanlı muhafazakarından kemalistine herkesin bir şey üfürdüğü bir alan olmuş, herkes bir şey üfürdüğü için hala çok bakir kalan bir alan. Neler neler yazılır.

Comments are closed.