Taceddin Kayaoğlu, The Circle 

Türkiye’de hiçbir şey artık eskisi gibi değil, olmayacak da. Ağızlara pelesenk edilmiş şekliyle söyleyecek olursak; hacısı, hocası, akademisyeni, medyası, cemaati, tarikatı ve sâiresinin de içinde bulunduğu 17/25 sonrası dönem Türkiye’sinde siyasî, dinî, sosyal, kültürel alanlarda derin bir kırılma yaşandı. Özellikle 15 Temmuz tiyatrosuyla iş rayından çıktı. Kanâat-i âcizânem o ki, Türkiye, 17/25 öncesine dönemeyeceği gibi, 17/25’le 15 Temmuz arası devreye bile asla dönemeyecektir. Bundan sonraki zamanlar her alanda farklı gelişmelere gebe. “Eski Türkiye”nin yerini “Yeni Türkiye” aldı. Değişimler, tahribatlar, yıkımlar haddinden fazla olduğu için tamiri de bir o kadar zor olacak. Belki bir kısım alanlarda tamirat imkânsıza yakın zor bir durum içerecek, ekstra İlahî lütuflar olmazsa. Tahribat ve talan henüz sona ermediğinden devlete/millete ne kadar bir yekûna bâliğ olacağını da şimdiden söylemek imkânsız.

Ülkenin her alandaki tahribat ve yağması “içeridekiler”den olması hasebiyle millet henüz hiçbir şeyin farkında değil. Tahribat dışarıdan olsa idi anlamaları daha kolay olacaktı. Bir de iktidar yaptığı her şeyi din kılıfına sokarak yaptığı için halkın her oltayı -zehir dahi olsa- yutması kolaylaşıyor. Acısı sonra çıkacak olan bu menfur darbeleri, bu millet tarihinde hiçbir zaman bu kadar derinden yememiştir. Ne acıdır ki halk, kurdun bünyeye girmesinden -kendi ifadeleri ile söyleyelim ‘sızmasından’- haberdar değil. Karınları aç olsa bile, ekranlarda gördükleri kimselerin yalanlarına inanıyorlar. Kendi reel durumlarına değil; “sen aç değilsin, toksun, bizim ülkemiz dünyanın en müreffeh ülkesi” diyen şarlatanlara inanmayı tercih ediyorlar. Ütopik yalanlardan zevk alıyor, kendilerini uyaranlara kulak tıkıyorlar.  Kur’ân’da anlatılan helak olan kavimlerin özellikleri ile tam bir örtüşme hali… Yavaş yavaş ısıtılan kurbağa misâlinde olduğu gibi son anlarına geldiklerinde uyanacaklar, amma iş işten geçmiş olacak.

Bugünkü iktidarın yapmış ve yapmakta olduğu tahribat; doğuda Moğolların, batı da ise Haçlıların yaptıklarından daha fazladır. Net hesap ortalık toz-dumandan durulduğu zaman ortaya çıkacak. Birileri bu ifadeleri mübalağa sayabilir, sorun değil. Zaten herkesin her söze bir cevabı var. Düşman dışarıdan olunca mukavemet kolay olur, ancak kurt gövdenin içine girmişse müdahale imkânınız o nispette kısıtlanır. Bu halk, bir kesimi [Cemaati] ölüme mahkûm edip, diğer kesimi [mevcut iktidarı] ölümüne desteklemesinin bedelini sonra görecek. Zamanını da söyleyelim: cebine dokunduğu zaman…

Emevîler döneminde de iktidar aynen bugün olduğu gibi her türlü enstrümanı kendi çıkarı için kullanıyordu. Çok enteresandır, bir taraftan İslâm ümmetinin lideri olduklarından bahsediyorlardı, diğer yandan en çok İslâm ümmetine kendileri zulmediyorlardı. Hilâfetin kendilerine ait olduğunu söylüyorlardı, ama saltanatlarını pekiştirme adına ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlardı. Emevî ailesinin iktidarının devamı için her yolu mubah görüyorlardı. Meselâ; valilerden zalimliği ile şöhret bulmuş Haccac’ın Emevî sülalesinin iktidarının devamı adına yüz bin kişiyi katlettiğinden bahsedilmektedir. Camileri siyasetin merkezi haline getirmişlerdi. İmamlar hutbelerini okuduktan sonra Ehl-i Beyt-i Mustafa’ya şetm ediyor, ondan sonra aşağı iniyorlardı. Kuvvetle muhtemel sırf bu yüzden Âl-i Beyt mensupları camilerden uzaklaştı. Burada istitrâdî olarak bir noktaya dikkat çekeyim; hutbede ve sair yerlerde Ehl-i Beyt’e, yani Efendimiz’in pâk nesline küfredenler, namaza durduklarında “Ettahiyyâtü”den sonra küfrettikleri neseb-i Pâk-i Rasûle “Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammed…” diye salavat getiriyorlardı. Çünkü namazdı bu, onu değiştirmeye güçleri yetmemişti.

Emevî taifesinin [tabiî ki bütün Emevîlerden bahsetmiyorum, içlerinde Ömer b. Abdülaziz gibi Hulefâ-i Râşidînin beşincisi sayılabilen çok değerli insanlar da vardır. Bütün saltanatları boyunca İslâma çok değerli hizmetleri de olmuştur. Ayrı bir konu] o günkü yaptıkları ile bugün siyasî iktidarı ellerinde bulunduran zümrenin yaptıkları arasında -bir kısmına yukarıda değindiğim üzere- bir çok ortak nokta mevcut; hilafetten bahsedip, kendi saltanatlarını devam ettirme adına her türlü yola başvurmaları; vali, savcı, hâkim, emniyet müdürlerinin iktidarın düşman bellediği insanlara her türlü zulmü reva görmeleri; dinin bütün argümanlarını kendi siyasî çıkarlarına alet etmeleri; halkın kendilerine inanmaları için görsel ve yazılı bütün medyayı ele geçirip oradan insanları manipüle etmeleri; camileri siyasetin merkezi haline getirip insanları mabedden ikrah ettirmeleri, mabedleri tam bir parti merkezi gibi kullanmaları…

Bütün bu hususları arz etmeme sebep; kaç defadır twiter hesaplarından okuduğum ya da bir vesileyle youtube dan seyretme gadrine uğradığım “Diyanet hocaları”nın hutbeleri oldu. Yüzleri kızarmadan, belki de hiçbir vicdânî ve ahlâkî rahatsızlık duymadan ellerine verilmiş hutbe müsveddelerini okuyorlardı “hoca” edasıyla… İçimden şöyle geçirdim; “Hatablar hutbe îrâd ediyorlar, Allah’a verecekleri hesabı unutarak. Dini ve dindarı siyasî erkin payandası haline getirmek için her türlü zilleti kabul ediyorlar maaşlarından ve “zuhurâtlar”ından olmamak için…” Bir kısım hatab cinsi hatiplerin Cemaate karşı duydukları kin, nefret ve düşmanlık onların bu tarafgirliğini iyice pekiştiren unsurlardandır.

Bir de gerek bir kısım halkın gerekse “imam”ların her türlü haksızlığa rağmen siyasi iktidarın yanında yer almalarının en önemli sebebinin; gücün yanındaki emniyeti hissetme arzusundan başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Onlar için Allah’ın şefkati, rahmeti, bereketi, tâlî/ikinci derecede önemli bir mesele… Çünkü onlara âhirette ancak ulaşabileceklerine inanıyorlar. Uzak bir diyar, uzun bir zaman… Ama ay başı geliyor, maaşı kimseye bırakmamak gerekiyor. Âhirete daha var, şimdi âcil olanı hemen halledelim derdindeler. Kur’ân ise şöyle diyor: “Onlar, dünya hayatını Âhiret’e tercih etmekte, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymakta ve o yolun eğriliğini (eğri tanınıp, keyiflerine göre eğrilip bükülmesini) arzu etmekte ve onu böyle göstermeye çalışmaktadırlar. Böyleleri, doğru yoldan pek uzakta bir sapkınlığın tam ortasındadırlar.[1]

Hutbe demişken, bâtılı tasvir ederek, okurun safi zihinlerini fazla ıdlâl etmeyelim ve “zaferler ayı” olarak bilinen Ağustos’taki Malazgirt Meydan Muharebesi öncesi hutbelerde okunan önemli bir duayı buraya kaydedelim. Emîrü’l-mü’minîn Halife Kâim Biemrillâh savaş öncesi bir dua nüshası tertip ettirerek minberlerde dua edilmesini emretmişti. Hatiplere bu nüshadan birer tane verdiler. Bu duayı Saîd bin Muslaya [مصلايا] kaleme almıştı. Minberlerde okunacak dua şöyle idi:

Tanrım sen İslâmın sancaklarını yükselt, ona yardımını eksik etme, şirkin başını ezmek, kökünü kesmekle onu münhezîm et, sana itaatte canlarını esirgemeyen ve sana tebâiyet etmekle canlarını kurtaran senin yolunda çalışan mücahidler, onları takviye edecek, yerlerini yurtlarını emin ve zaferlerle dolduracak olan yardım ve inayetini esirgeme: Emîrü’l-mü’minîn’in mübîn bir burhanı olan Alp Arslan’ı düşmanlarına muzaffer ve merâmına nâil ve senin dinini yükseltmek için kendisini te’yîdâtına mazhar kıl; onun askerlerini meleklerinle kuvvetlendir; azîm ve kararlarını yümn ve tevfîkini mukârin kıl. Çünkü o senin rızanı kazanmak ve senin emirlerine tebâiyet etmek için malını ve nefsini sarf etmiştir; çünkü sen  [… أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍيا][2] diyorsun. Ve senin sözün haktır, o senin emrine nasıl icabet etmiş ve şeriatini muhafazada gevşeklik ve tembellik göstermemiş, düşmanlarının üzerine bizzat yürümüş ve dinine hizmet için geceyi gündüze nasıl katmış ise sen de bunlara mukabil ona zafer ver; her maksadında, kaza ve kaderin hüsnü cereyânı dâhilinde kendisini düşmanların mekrü hilesinden koru ve senin güzel sıfatlarınla teemmül etmesi hususunda ona yardımcı ol, onu her merâmına nâil et; tâ ki onun düşmana karşı hareketi nusratı temin etsin, şerrîn sahiplerinin gözleri dalâlette ısrarlarından dolayı reşâd yollarını bulmakta kör olsun.

 

Ey müslümanlar! Saf niyet ve sâdık bir azîm ve niyet, Tanrıdan korkan temiz bir yürekle Tanrıya onun için dua edin, onu kuvvetlendirmek, düşmanlarını kahretmek, nusrat bayraklarını yükseltmek onun zaferin son derecesine vâsıl olması ve bütün müşküllerinin halli ve şerrin ve küfrün onun önünde münhezim olması için onun hakkında Tanrıya yalvarın![3]

Duam oldur ki; devletimiz pâyidâr olsun, milletimiz yüce değerlerle tekrar mücehhez olsun, iktidar ve ona şimdilerde payandalık yapan hoca taifesine -hidayetleri mümkünse- Rabbim hidayet versin, değilse O’na havale ediyorum, haklarından O gelsin. Türkiye başta olmak üzere dünyanın neresinde mazlum, mağdur, mahkûm, mehcûr ve gaybubette insan var ise hepsine en kısa zamanda bir ferec ve mahreç nasip eylesin. Doğru yolda olanların kaymalarına da imkân vermesin ve onları korusun. Âmîn!


[1] İbrâhim Sûresi, 14/3.
[2] Âyetin bütünün meâli şu şekildedir: “Ey iman edenler! Sizi pek acı bir azaptan kurtaracak çok kârlı bir ticareti size bildireyim mi?”, Saf Sûresi, 61/10, [t.k.].
[3] Sadruddîn Ebu’l-Hasan Ali İbn Nâsır İbn Ali El-Hüseynî, Ahbârü’d-Devleti’s-Selçûkiyye, (Çev.) Necati Lugal, TTK Ankara, 1999, s. 33-34.