Taceddin Kayaoğlu, The Circle

Ağaçtan ormanı görememek” deyiminin somutlaşmış halini görmek isteyenler Türkiye’ye bakabilirler. Senelerden beri laikler tarafından red, islâmcılar tarafından da istismar edilen başörtüsü bu deyime en güzel örnektir. İslâmcılar, yıllardır hasretini çektikleri “iktidar nimeti”ne ulaşınca, toplumda, daha doğrusu istismar edecekleri kesimde karşılık bulmak maksadına mebnî başörtüsünü “serbest” bıraktılar. Yalnız bu serbestiyet, mevcut iktidarın fiilî gücü ile ilgilidir, yoksa kanun ve nizamla bir alakası yoktur. Bugüne kadar başörtüsü üzerinden oy devşiren iktidar, başörtüsü serbestiyeti konusunu bir kanunla ya da yönetmelikle garanti altına almamış, bu konuda da diğerlerinde olduğu gibi ikili oynamış -siz isterseniz İslâmî literatüre uygun olarak ‘münâfıkâne’ diyebilirsiniz, ki pek yakışır-, İslâm’ı ve Müslümanları istismardan çekinmemiştir. Gerçi bugünkü iktidar en az elli yıl daha iktidarda kalmayı düşünse bile, muayyen bir zaman sonra iktidardan gidince aynı konu yine gündeme gelecek, yine problem olacak ve yine istismar edilecektir.

Özellikle 28 şubat sürecindeki başörtüsü mağdurları ve bugün medya gücünü ellerinde tutanlar tarafından günün en önemli konuları arasında hassasiyetini devam ettiren başörtüsü konusu; aslında İslâm’ın kadınla ilgili önemli bir emrinden daha ziyade, siyasi iktidarın bütün hırsızlık, yolsuzluk ve yanlışlarını örten bir obje haline gelmiştir. Başörtüsünü bilinçli olarak gündemde tutan iktidar, bu şekliyle, bütün “yürütme”leri de meşrulaştırmış bulunmaktadır; “Çalıyor, ama çalışıyor”, “Yolsuzluk yapıyor, ama duble yol da yapıyor…” gibi. Bu cümleden olarak, başörtüsüne kavuşan mağdur/taraftar, iktidarın yapmış olduğu yanlışları görmezden gelmeye, hepsine bir bahane bularak geçiştirmeye çalışmaktadır. Halbuki aynı iktidar, kendinden görmediği diğer başörtülülere kan kusturmakta, binlercesini bebeleri ve çocukları ile birlikte mahpushane hücrelerinde çürütmekte bir beis görmemektedir. Dolayısıyla bugünün en önemli problemi; iktidar açısından söyleyecek olursak; iktidarda kalmak ve bu kalışı hangi “değer” üzerinden olacaksa devam ettirmektir. “Devlet”lerinin devamı adına dinlerinin istismarında bir beis görmemektedir. Taraftar açısından bakacak olursak; “Sen benim bir hakkımı ver, ben senin bütün haksız, hukuksuz uygulamalarına hak veririm, göz yumarım, meşrulaştırmak için bin takla atar ve bütün insanların hak ve hukukuna girme, âhiretimi mahvetme… pahasına dahi olsa seni desteklerim.

Evet, bilinçsiz bir toplumun geldiği noktayı göstermesi açısından başörtüsü konusu önemli bir göstergedir. Ve bu toplum sürekli ve düzenli bir şekilde bir dezenformasyona tabi tutulduğundan -ister cehaletinden isterse çıkarından- bir-iki konudaki serbestiyetten dolayı diğer hayatî hiçbir konuyu önemsememekte, tabir câizse, bir tek ağaca baktığından bütün ormanı yok farz etmektedir. Dengesini kaybetmiş, itidal yoksunu bu tür bir toplum her devirde iktidarlar için önemli bir oy deposudur. Marks’ın dediği gibi; “Cehalet; ayrıcalıklı sınıfın elinde ustaca kullandığı bir silahtır.” İşte bu sebepledir ki her zaman istismar edilebilmesi için başörtüsü gibi değerlerin kapısı sürekli açık tutulmaktadır.

Başörtülüye; “Evet, diyelim ki sen hakkına kavuştun, ancak bugün binlerce başörtülü ‘kardeşin’e/insana yalan uydurularak ve iftira atılarak içeri alınıyor, işkence, taciz ve tecavüzler yapılıyor, çocuklar, bebekler annelerinden ayrılıyor, yuvalar yıkılıyor, ailelerin arasında onulmaz kin ve nefret tohumları serpiliyor… Bu zulme bir ‘dur!’ demeyecek misin? Senin bu olup-bitenler karşısında bir sözün olmayacak mı?” deseniz, muhatabınız, en nezih haliyle söyleyecek olursak; Türkiye’de hukukun olduğundan dem vuracak, “bir yanlışları olmasaydı devletimiz bunlara böyle davranmazdı” diyecektir. Ya da devletin en üst makamında oturan şahsa halel getirmemek için, “İçeri atılanlarla onun ne alakası var, eğer bir haksızlık varsa, bu devletin hakim ve savcıları var, onlar yapıyorlar” diyerek, liderine toz kondurmamaya çalışacaktır. Elhâsıl; dünün islamcısının nazarındaki Tağut Devlet, kendilerinden biri yönetime gelince (bugünkü haliyle ‘siyâseten el koyunca’ da denilebilir) maalesef Mabud haline gelebiliyor. Bu yönüyle Siyasal İslâmcılık; hem Makyavelist hem de pragmatisttir.

Yani, kendi işleri hallolduktan sonra başkaları onları ilgilendirmiyor. Tam, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” mantığı. Özdemir Asaf, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bu yılan doğadaki yılandır, toplumdaki değil. Yanlış anlaşılıyor.” der. Aziz Nesin de “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek yaşattığınız yılanların, bir sonraki hedefi siz olursunuz.” derdi. İslâmcılar, mezkûr sözün bir Yahudi sözü olduğunu yıllardır dillerinden düşürmediler, ancak şimdilerde bizzat uygulayıcıları kendileri… Marks, bu bencilliği sevgi üzerine söylediği bir sözde şöyle dile getirmektedir; “Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir.

Ben buna “Kutsal bencillik” diyorum.

Bugün cehalette dünya liderliğine oynayan bir Türk toplumu vardır. Devletinden çok bir beklentisi olmayan, ondan korkan, karşı çıkmayan… Böyle bir toplumun din adına devletinden isteyecekleri de sınırlıdır. Bir misâl arz edeyim:

17/25 sonrası bir dönemde, Millî Görüş geleneği içinde yetişmiş, partinin önemli birimlerinde görev almış, sıkı bir Erbakan hoca taraftarı, yaşı benden biraz büyük ilahiyatçı bir hemşehrimle bir yerde buluşmaya karar verdik. Epeydir birbirimizi görmemiştik. Fikirlerimiz ayrı olsa da arkadaşlığımıza halel gelmemesi için parti, tarikat ve cemaat gibi özel konulara girmezdik. Girsek bile genel geçer konulardan bahseder ve dostluğu incitmeyecek şekilde cümleler kurar ve sonra da bir şekliyle konuyu kapatırdık. Hemşehrimle o günkü buluşmamızda, çay içerken, bir ara söz döndü dolaştı halkın din anlayışına ve devletten beklentilerine geldi. Arkadaşım şöyle dedi; “Kardeş, bizim halkın din adına bildiği bir şey yok ve devletinden de din’le ilgili bir iki sınırlı isteğinin hâricinde beklentisi olmaz. Meselâ, desen ki; ‘din adına devletinden ne istiyorsun?’ vereceği cevap şöyledir; ‘Çok şükür camilerimiz açık, namaz kılabiliyoruz, ibadetlerimizi yapabiliyoruz, kimse karışmıyor; diğer yandan Kur‘ân Kurslarımız açık, çocuklarımız gidip dinini öğrenebiliyor, şimdi bir de başörtüsü devlet dairelerinde ve okullarda serbest oldu ya, gardaş, devletimizden daha ne istiyek ki?!.’” Vatandaşın “din” dediği şey, üç aşağı-beş yukarı budur ve devletinden de din adına beklentisi bu kadardır. Görüldüğü üzere asıl sorun; milletin dinini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Halbuki bahse konu “din”, Kur‘ân’ın ve Efendimiz’in anlattığı kâmil manâda bir din değildir. On beş, yirmi maddeye cem edilecek bir dinin dindarından ne beklenebilir ki? Bu kadarlık bir “din” anlayışına sahip Müslümanın yirmi birinci asırda başarabileceği bir şey olabilir mi?..

Kur‘ân’ın başörtüsü emri, özellikle Türkiye’de Siyasal İslamcılar tarafından bir put haline getirilmiştir. Resmen bir puttur başörtüsü. “Putperestleri” ise, İslâm’ın yalın kılıç müdafileridir(!) Şeriati’nin de dediği gibi; “Putperestliği meydana getiren put değildir. Putu bizler yaparız.” Ya da “Putların sadece isimleri değişti… Menat yerini paraya ve şehvete, Uzza yerini söyaset ve şöhrete, Lat yerini sömürü ve dünyevî kazanımlara, Hubel yerini din adına kandırma ve din üzerinden statü kazanmaya bıraktı. Artık, taştan ya da tahtadan putlar yok. Fikirden, metadan, et ve kemikten putlar vardır.” İster sokaktaki bir vatandaşla, ister bir İslamcıyla, Hangi konuyu konuşursan konuş, sözü döndürüp dolaştırıp başörtüsüne getirecek, sanki siz de başörtüsüne karşıymışsınız gibi nutuklar atacak ve diğer bütün konulara kapısını kapatacaktır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, Âdemoğlunun bu cinsiyle iletişim kurmanız, bir şeyler konuşmanız, müzâkere etmeniz mümkün değildir.

Böyle bir cehalet ve bencillik insanı helâkete götürdüğü gibi, devlet ve milletlerin de yıkılmasında en büyük âmillerden biridir.

Kitap ve hikmetten nasibi olmayanlara söz anlatmak beyhudedir. Kitap, böyle kimselerin; göz, kulak ve ağızlarının mühürlü olduğunu beyan ediyor; hikmet ise bu tipler karşısında sükût kalınmasını ve hâlin Allah’a arz edilmesiyle tam bir teveccühü…

İnsanı bedenen âmeliyat etmek için uyutmak, rûhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.” der, Tolstoy. Düşüncem o ki; uyanmamak kastıyla yatanlar, ekstra İlâhî bir lütuf olmazsa uyanmazlar ve hakikat nedir bilmezler.

Ve dahi nice başörtülüler var ki; “Gel tesettüre gir!” desen girmezler…

2 COMMENTS

  1. Dinin yaşa(n)masını caminin, kuran kursunun ve devlet dairesinin kapılarının açık olması olarak gören ancak dinin temeli olan AHLAK ı hiçe sayan ‘zavallı’ akla bakınca buradan ‘nasıl bir empati kurabilirim’ aklıma geldi. Dine hizmeti belirli kalıplara hapsetmek, düşünmemek, sorgulamamak, okumamak, tefekkür etmemek ve neticede anlamsız ısrarların ve koşulsuz itaatin kör esiri olmak… Onların zavallı durumu çözümsüz gözükse de benim için ders almadığım her vakit ziyandır

  2. Eleştirdiğiniz kitle çok şanslı ki sizin gibi bilgili ahlaklı biri tarafından eleştiriliyorlar, sizin bulunduğunuz kitle ise çok şansız ki ellerindekileri akademisyenlerin yazarların çizerlerin ekseriyeti kendi kitlesine bakmak yerine sürekli enerjisini dışarıya harcıyor. Şu Türkiyedeki diğer gruplara ücretsiz danışmanlık vermekten vazgeçin, kendi kitlenize odaklanın, enerjinizi 5 para etmez işlere kişilere harcıyorsunuz zaten okuyanda yok(onlardan), kendi kitlenizinde yarın bir gün onlar gibi olma ihtimali de artık 0 , kendi kitlenizin başka sorunları başka zaafları var(güç tutkusu, seçilmişlik inancı, gizlilik fetişizmi, komplo teorisi bataklığı vb. ) enerjinizi oraya odaklasanızda enayi gibi nefret kustunuz insanlara odaklamasanız ne güzel olacak.

Comments are closed.