Süleyman Sargın, The Circle

İnsanların fakirlikten kırıldığı bir kış günü, köyün delikanlılarından biri yoksullara erzak getirmek üzere Hacı Bektaş dergâhına varır. Yanında köyden arkadaşları da vardır. Hacı Bektaş-ı Veli, delikanlıyı şöyle bir süzer; ondaki istidadı fark eder ve “buğday mı istersin, himmet mi?” diye sorar. Delikanlı himmetin ne olduğunu bilmemektedir. Dergâha da zaten dünyevi bir talep için gelmiştir. Anlayamadığı soruya “buğday” diye cevap verir. Dergâhtan buğdayları alır ve yola koyulur. Yolda yürürken soruyu ve “himmeti” düşünür. Pîr’in ne kastettiğini anlar ve hemen geriye döner. Ancak Hacı Bektaş dergâhından nasibi kapanmıştır. Hacı Bektaş-ı Velî “himmeti” aramak üzere delikanlıyı başka bir kapıya yönlendirir ve o da o kapıya gider. Rivayete göre bu delikanlı Yunus Emre’dir ve onun seyr ü sülûku bu andan itibaren başlamıştır.

Himmet ile buğday arasındaki sıkışmışlık ilk insandan itibaren âdemoğlunun imtihanıdır. İnsanın acil ihtiyaçları ve talepleriyle bu ihtiyaçlar sebebiyle ötelenen hatta bazen engellenen ahlaki erdemler arasındaki sıkışmanın adıdır hayat. Bu sıkışma ve buğday ile himmet arasında bir tercihe zorlanma, âşık Yunus’a mahsus bir imtihan değildir. Bütün insanlar aynı seçeneklerle sınanmış ve kahir ekseriyet Yunus’un ilk verdiği cevabı vermiş; tercihini buğdaydan yana yapmıştır. “Peşin olanı sevmek, daha geç geleni ve hatta ahireti göz ardı etmek” (Kıyame Sûresi, 20) Kur’an’da yanlış bir tercih olarak zikrediliyor. Peşin olanla bedenin ihtiyaçları, nefsani arzular, dünyevi talepler, menfaatler vs kastediliyor. Ötelenen ve görmezden gelinen ise hem âhiret endişesi hem de sûfilerin “hakikat-i insaniye” olarak tanımladıkları kalbin, ruhun, aklın ve letâifin ihtiyacı olan erdemlerdir.

Buğday metaforu hem dini metinlerde hem de gündelik hayatta dünya menfaatinin sembolü olarak kullanılır. “Ekmek kavgası” dünyevi gayret ve çabaların ifadesidir. Kur’an-ı Kerim de İsrailoğulları’nın yanlış tercihlerini nazara verirken mağfiret talebi ile buğdayı misal gösterir: “Şehre girin ve orada istediğiniz yerden bol bol yiyin! Şehrin kapısından secde ederek, saygılı bir tavırla girin ve ‘Affet bizi Yâ Rabbenâ (hıtta)’ deyin ki suçlarınızı affedelim… Ne var ki o zalimler sözü değiştirdiler ve başka şekle koydular.” (Bakara Sûresi, 58-59) Müfessirler, İsrailoğulları’nın “hıtta-affet bizi Allah’ım” demek yerine kelimeyi değiştirerek buğday manasına gelen “hinta” dediklerini kaydederler. Âyetin beyanına göre mağfiret talebi yerine dünyalığı, buğdayı tercih etmek bunu yapanların hem “zalimler” olarak anılmalarını hem de başlarına gökten azabın inmesini netice vermiştir. “Hıtta” sadece bir mağfiret talebi olmasa gerektir. Bu ifadede ahlaki erdemlerin, insanı insan yapan vasıfların tamamı mündemiçtir. Menkıbede himmet olarak bahsedilen şey âyette “hıtta” ile ifade edilmiştir ki o da Allah’ı aramak, O’ndan bağışlanma dilemek, O’nu temsil etmek ve bunu ahlaki erdemlerle ortaya koymaktır.

Kur’an-ı Kerim’de böyle karşıtlıklar yer aldığı gibi bazen daha üst bir anlama bağlanarak yeniden yorumlanması gereken mütekabiliyetler de zikredilir. İnsana “örtünmesi ve süslenmesi için elbisenin nimet olarak verildiğini” ifade eden âyet-i celîle (A’raf Sûresi, 26) devamında dikkatimizi başka bir yere çeker: “Takvâ elbisesi daha hayırlıdır!” Allah, kendilerine nimet olarak verdiği elbise-giyinme işini abartarak bunu bir statü ifadesi olarak görenleri ikaz eder ve “takvâ elbisesini” bir ideal ve erdem olarak ortaya koyar.

Hac için yola çıkanlara yapılan tavsiyelerin yer aldığı Bakara Sûresi 197. âyette de insanlara “yola çıkarken yanlarına azık almaları” emredilir. Devamında ise bu dünyevî azıklanmanın abartılmaması uyarısı yapılır. “Kuşkusuz en hayırlı azık, takvâdır” denilerek dikkatler daha üst bir ilkeye çekilir. Burada da insan, azık mı (buğday mı), yoksa takvâ azığı mı (ahlak başta olmak üzere insan-ı kâmili oluşturan bütün erdemler) karşıtlığıyla sınanır.

Bu imtihanların ötesinde ayrı bir imtihan daha var ki o da, Yunus’un menkıbesindeki “himmeti” tercih ettiğini zannederken “himmette gizlenmiş buğdayın” cazibesine kapılmaktır. Hazreti Âdem’in Cennet’te yaklaşmaması gereken şeyin “buğday” olduğu da rivayetlerde yer alır. Demek ki Cennet’te bile insanı kovdurmaya sebep “buğdaylar” vardır. “Size amel olarak en büyük hüsrana uğrayan kimmiş, söyleyeyim mi? Onlar, dünyada ortaya koydukları bütün çabalar, gayretler, çalışmalar boşa gittiği halde kendilerini iyi bir şey yapıyor zannedenlerdir!” (Kehf Sûresi, 104) ayeti her halde himmet sandıkları şeyin aslında buğday olduğunu fark edemeyenlerin hüsranını anlatıyor.

Bazen takdir beklentisi, alkışlanma tutkusu veya bilinme arzusu balın içindeki zehir gibi kana karışır “himmet yolunda”. Vakar zannettiğimiz şey kibir olmuştur. “Hayrı ben yapayım, işleri biz evirip çevirelim, hasenattan en fazla bizler hisseyâb olalım” düşüncesi, “bize sormadan Cennet’e bile gidemezsin, senin haddine mi bizden izinsiz hayır işlemek” nobranlığına dönüşür. “Kardeşlerinin meziyetleriyle şâkirâne iftihar etmek” düsturu, yerini “falanın önünü kesin, ademe mahkûm edin, bir şeyler yapmasına fırsat vermeyin” zavallılığına bırakır. “Birr ü takva hususunda yardımlaşmayı” emreden ilâhi beyanın (Mâide Sûresi, 2) ilgili emri değil de devamındaki “sakın günah ve düşmanlık hususunda yardımlaşmayın” nehyi hayata geçirilir. Makamlar, mevkiler, statüler ve imkânlar vesilelikten çıkar, gaye haline gelir. İşin kötüsü, kazanda ısınan kurbağa misali insan içine düştüğü bu tehlikenin farkında bile değildir. Bütün bunlar, uhuvveti zedelemekte, vifak ve ittifakı erozyona uğratmakta ve haliyle “inayet-i ilahînin gecikmesine sebep” olmaktadır. Hocaefendi’nin üzerinde çok durduğu ve ızdırabını çektiği en önemli konu da budur!