M.Sacit Arvasi, The Circle

  • Aaa davetiyeyi Hicri tarihte atmış kankam.

  • Öyle mi?

  • Evet! 20 Şevval 1463. İyi fikir ha! Evlenince ben de mi yapsam aynısını?

  • Ay oğlum inşallah hele o günler bir gelsin…Miladi tarih de atarrız, Hicri de. Hatta Rumi…

  • Valla ben babam gibi geç evlenmeyeceğim. Seneye okulu bitirir bitirmez ”ya kısmet” diyeceğim.

  • Hayırlısı olsun oğlum. Haydi hazırlan çıkalım, geç kalmayalım.

  • Ne geç kalması anne ya. Saat daha dört bile değil. Düğün saat yedide, yedide!

  • Oğlum trafiği bilmiyormuş gibi konuşma. Hem biz düğün sahibi sayılırız, biraz erken gitsek daha iyi olur. Hadi kalk gidelim.

Mustafa oflayarak yerinden kaldı. Odasına yönelirken memnuniyetsizliğini isyankar cümlelere yükledi.

  • Yahu sene 2041, ama bu İstanbul trafiği hala tam bir keşmekeş, tam bir çile. Bu ne ya?.. En fazla yarım saatlik yol için üç saat önceden yola çıkıyoruz. Gel de çileden çıkma!

Aradan henüz bir kaç dakika geçmişti ki kapıları çalındı. Nesrin hanım odasından seslendi:

  • Mustafaaa! Mustafa kapıya bak anneciğim ben eşarbımı yapıyorum.

Nesrin hanım bonesini takmış, ağzına bir kaç iğne almıştı. Eşarbı elinde bekledi, kapıya kulak kesildi. Bu saatte kimin geldiğini merak ediyordu. Öce kapının açıldığını duydu ardından Mustafanın “buyurun” deyişini. Az sonra da yalvarır tonda bir ses…

  • Oğluum burası Nesrin Kaleli’nin evi mi?

Nesrin hanıma tanıdık geldi bu ses ama hemen çıkaramadı.

  • Bu ses, Allah’ım bu ses? Kimdi bu!

Birden gözleri fal taşı gibi açıldı. Nefesi kesilir gibi oldu. Derhal elini ağzına götürüp iğneleri aldı. Nefesi tükeninceye kadar suyun altında kalıp ardından yüzeye çıkan  birisinin nefeslendiği gibi derin bir nefes aldı. Odanın bütün havasını içerisine çekmek istercesine. Tam zamanında almıştı iğneleri ağzından yoksa böyle bir nefes alışta hepsini yutmak işten bile değildi. Kulaklarını bir uğultu bastı. Gözleri buğulandı. Başı döndü. Dizlerinin dermanı çekildi. Eşarbını eline doladı sırtını duvara dayadı. Başı önüne düştü, bakışları yere mıhlandı. Adeta bir zombiye döndü demin ki şen şakrak kadın. Mustafanın sesi bir uğultu gibi geliyordu kulaklarına. Kelimeleri seçilemeyen bir uğultu.

  • Anneee, anne, bi kapıya gelir misin?

Nesrin hanım cevap vermedi. Vermediği gibi hemen odasının kapısına davrandı ve kapattı. Ardından kilidi çevirdi yine eski yerine geldi. Sırtının duvara dayadı, bakışlarını önünde sabitledi. Derken aynı zayıf ses yine yalvarmaklı bir tonla:

  • Yavruum sen onun oğlu musun?

  • Evet

  • Kuzuum ben senin anneannenim.

O zaman kadar köşede adeta saklanmış ihtiyarı kolundan çekti.

  • Bu da deden…

Bir şaşkınlık Mustafa’nın gözlerini iri iri açtı, alt çenesini düşürdü. Ağzı açık bir müddet öylece kalakaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Zaten yeni nesil başını sosyal medyadan çıkarıyor mu ki böylesi durumda ne yapacağını bilsin. Kekeleyerek sadece

  • A a anne! Anneeeeeee!

Annesinden bir ses çıkmayınca, odasına yöneldi. Hafifce kapısını tıkladı.

  • Anne!

  • ….

  • Annee! Anne beeeee!

  • ….

  • Aman beeee!

Mustafa daha fazla bekleyemedi. Anneanne ve dedesinin tarafına bakmadan, kaçarcasına odasının yolunu tuttu. Muhtemelen sosyal medyada bunu paylaşacak “Yirmi dört yaşındayım. Kapı çalındı. Kapıyı açtım. İki ihtiyarla karşılaştım. Ninem ile dedem olduğunu söyledi. Oha oldum abi ya…”

Kendisini ve kocasını içeriye davet etmek yaşlı kadına kaldı. Adam kendisini tamamen hanıma bırakmıştı adeta. Kapıya en yakın koltuğa bıraktı kendisini. Attığı iki adım bile nefes nefese kalmasına yetmişti. Ardından bir öksürük nöbetine tutuldu. Bitkin bir halde öksürdü, öksürdü.

Yaşlı kadın, kocasını biraz sakinleştirdikten sonra ürkek adımlarla az önce Mustafa’nın tıkladığı kapının önünde durdu. Cesaretini topladı. Bütün gücünü sesine verdi

  • Kız-ııım

Gerisini getiremedi. Sesi öldü dudaklarının arasında. Boğazı kupkuru bir çöle döndü. Bir kaç defa yutkundu ardından bir daha seslendi.

  • Kızım! Biz geldik yavruuum!

  • Bak baban burda, çok hasta kuzuum.

Nesrin hanım çıt çıkarmadan bir heykel gibi duvara yaslanmış bekliyordu. Konuşmuyor muydu yoksa konuşamıyor mu belli değildi. Nefes te mi almıyordu ne…haytın bütün renkleri çekilmişti yüzünden kül rengine bürünmüştü çehresi.

  • Biz ettik, sen etme yavrum, bilemedik kuzum.

Annesinin her sözü biraz daha öfkelendiriyordu Nesrin hanımı. Dişlerini sıktı, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle

  • Bilemediniz ha!… Öz kızınızı ve damadınızı bilemediniz öyle mi? Bana ve kocama vaktiyle ettiğiniz iltifatları bir birine eklesem buradan Mekke’ye yol olur. Namazımızdan, niyazımıza; tahsilimizden, iyilik severliğimize; saygımızdan, edebimize her şeyimizi sermaye yapıp konu komşuya hava atıyordunuz. O malum, meşum ve zalim sürecin başlangıcında bile “Biz sizi biliyoruz,ya diğerleri…” diyordunuz.

Nesrin hanım, travmalarından kurtulmak için unutmağa mahkum ettiği bütün o acı hatıraların kucağına tekrar düştü. Aradan onca yıl geçmesine rağmen her hatırladığında bir mengeneye girer gibi oluyordu. Kerpetenlerle etleri çekiliyormuşcasına canı yanıyordu.

  • Sonradan işin hakikatini anlayınca baban çok pişman oldu o gece yaptıklarına yav-ruuum. Nereden bilecektik kuzum! Bütün televizyonlar, gazeteler sizin hain olduğunuz haykırıyordu. İsrail’le, Amerika’yla vatana tuzak kurduğunuzu ifade ediyordu. Hatta İngilizleri harekete geçirdiğinizi, onlara ülkeyi işgal ettireceğinizi söylüyordu.

Annesinin bu sözleriyle hayatından söküp atmak istediği gecenin karanlığına yineden yuvarlandı. Elini kaldırıp bonesinin başından sıyırdı. Tokasından kurtulan bir tutam saçı yüzüne düştü.

  • O gece, o karanlık, o alçak gece…15 Temmuz gecesi, yüzbinlerce insanın hayatını karatmak için onlarca insanın hunharca öldürüldüğü tezgahın, kumpasın en adicesinin sahne aldığı gece.

Dudakları kıpırdıyordu Nesrin hanımın hatta haykırıyordu ama sesini sadece kendisi duyabiliyordu. Zira o çığlıklarını içinin dağlarına haykırıyordu.

  • O geceki hain kalkışma, adi tezgahla benim ne alakam vardı. On beş Temmuz’dan bir buçuk ay önce size geldim. Evinizde kalıyordum. İşten çıkarıldığımız için kocam uzaklarda ekmeğinin peşinde koşuyordu. Dört aylık gencecik bir anne adayımdım. İlk gebeliğimdi ve korkuyordum. O gece erkenden yatmıştım. Kapımın tekmeyle açılmasıyla gözlerimi açtım. Korkudan tirtir titriyordum. Ne olduğunu anlamadan babam kolumdan tutup yataktan kapıya doğru fırlattı. “Def olllll” diye haykırışı, korkunç yüzü bütün çabalarına rağmen gözlerimin önünden hiç gitmedi. Babam tarafından sokağa atıldım sebebini dahi bilmeden. Ne nedenini söyledi o an, ne karnımdaki yavruya acıdı.

  • O gece arkandan arkandan gelmek istedim kuz-um. Baban bırakmadı. Üstüne üstlük “Eğer onu arasan, aradığında cevap verirsen, sesini iştirsen üç talak ile boşsun, boşsun, boşsun dedi. Caminin imamına sorduk ertesi gün. “Bu durumda eğer kızının sesini işitirsen şart yerine gelir ve boş olursun.” dedi. Bunun üzerine abin her ihtimale karşı bana yeni bir numara aldı. Onun için aramışsan ulaşamamışsındır bana. Ben de senin numaranı kaybettim. Abine ne kadar yalvardım bilemezsin kız-ıım. Onun da tiyniyeti bozuk çıktı her şeyimizi elimizden aldı dımdızlak sokakta bıraktı bizi. Yalnız kaldım yavrum yalnız.

Nesrin hanım ellerini; birisinde bonesi, ötekinde eşarbıyla yumruk yaptı. Yine sessiz bir çığlıkta içinin semalarına doğru bütün avazıyla haykırdı:

  • Yalnız kaldın ha! Yalnızlık nedir bilir misin ha! Apar topar Afrika’ya geçtim. Karnımdaki bebeğim, yüreğimdeki korkum, geleceğimdeki belirsizlik ve yalnızlık, yapa yalnızlık. Yalnız kaldın ha! Afrika’dan sonra bir Güney Amerikaya gittim. Sancılandım, yanımda kimsem yoktu. Yapayalnızdım… Dilini bilmediğim insanların arasında doğurdum Mustafa’mı. Taburcu olunca bir otel odasına döndüm. Yine yapayalnızdım. Dört duvar arasında bir korku tünelindeydim. Bana ne olacaktı, ya eşime ya bebeğime…Kocam dışarı çıkmak zorunda kalıp otel odasının yalnızlığına beni terk ettiğinde, içimden bir ses bana ne diyordu biliyor musun? “Öldür bu bebeği, boğ onu, camdan at!” Mustafa’mı öldür diyordu. Bunu anlatacak kimsem yoktu. Bunun sebebini bilmiyordum ve “Bir anne böyle bir şey nasıl düşünür?” diye kahroluyordum. Meğer lohusalık sendromuna deniliyormuş buna. Çok sinsi ve tehlikeli bir hal imiş. Bunu bilmediğim için yalnızlık içinde “çıldırıyorum galiba” demeğe başladım. Aklıma, duyduğum bütün cin ve peri hikayeleri geliyordu o otel odasının yalnızlığında. Korkudan titriyordum. Yalnız kaldın ha!

Gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanıyordu Nesrin hanımın. Nefes almakta zorlanıyordu. Bu haldeyken ayak seslerinden annesinin uzaklaştığını fark etti.

  • Git! Gidin! Bana bunca acıları çektirdikten sonra hiç bir şey olmamış gibi çıkıp evime nasıl gelirsiniz?

Yavaşça başını kaldırıp aynaya baktı. Yüzüne inen ve göz yaşları ile ıslanan saçlarını ikiye ayırarak gözlerine baktı. Gözlerini kuruladı, dudakları gerildi, nefesleri hızlandı. Bir müddet öylece aynaya baktı sonra ellerini yumruk yaptı.

  • Yok! Yok! Böyle gitmenize izin vermeyeceğim. Keser döner, sap döner gün gelir hesap döner. Hesap döndü işte. Karşınızda yirmi beş yıl önceki dört aylık hamile zavallı Nesrin yok. Kolunuzdan tutup sizi ben atacağım bu evden.

Bunu derdemez de kapıya yöneldi kararlı adımlarla. Kilidi açtı. Koridoru sert adımlarla geçti, salonun kapısında durdu. Annesi görünmüyordu ortalıkta. Babası sığıntı gibi koltuğa ilişmişti. O karanlık ve alçak gecede bağıran, çağıran, efelenen, uykudan kaldırdığı hamile kızını sokağa atarak vatan kurtardığını zanneden korkunç yüzlü adamdan geriye bir kemik yığını kalmıştı. Yüzü iyice erimiş avurtları çökmüştü. Dudakları lastik haline gelmiş, kirli beyaz sakalı çehresine apayrı bir perişanlık vermişti. Gözlerinin etrafı morarmış, çukurlarına çekilmişlerdi. Nesrin hanım ellerini; birinde bonesi, ötekisinde eşarbı yumruk yapmıştı. Kapıdan salona girdi. Bir adım attı tekrar durdu. İki adım daha attı yine durdu. Nihayet babası onun farkına vardı. Göz göze geldiler. Nesrin hanım gözlerini babasının gözlerinden ayırmadan ilerledi. Feri gitmiş o gözlerin tasvirini kim yapabilir? O gözlerdeki manayı kim tarif edebilir bilemiyorum. Korku mu desem, pişmanlık mı. Istırap mı desem boşluk mu?… Bakışları birbirine kenetlendi, öylece kalakaldılar bir müddet. Sonra Nesrin hanım birden dizleri üstüne yere bıraktı kendini. Dudaklarından tek bir kelime döküldü

  • Babaaam!

“Babam” diyen dudakları babasının ellerine vardı, her ikisinden de öptü. Babası beklemiyordu bunu. Birden içten içe sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Sessizce yanaklarından kayan gözyaşları Nesrin hanımın yüzüne döküldü. Nesrin hanım dizleri üzerine doğruldu, eşarbıyla yaşlı adamın gözyaşlarını sildi. Bir yandan da

  • Ağlama babam

Bu son sözüyle, babası her zerresine bir acı yayılmış gibi yüksek sesle ağlamaya başladı. Öksürükleri hıçkırıklarına karıştı. Bir şey söyleyecek mecali olsaydı eminim şunu diyecekti

Kızım asıl affın, azabım oldu.

3 COMMENTS

  1. umarım, benzer finalleri hepimiz yaşarız.

    (“tasvir” ve “yalnız” kelimelerini yanlış yazmışsınız.)

    • twitterdan baktımda 2 gerçek hikayenin birleşimiymiş ,evden kovma olayı doğru ama 15 temmuz gecesi midir bilmem

Comments are closed.