M. Sacid Arvasi, The Circle   

 

 

Müezzinin okuduğu aşr-ı şerif ulu mabedin kubbelerinde yankılanıyor, oradan Emir Sultanların, Somuncu Babaların feyizlerini yutmuş asırlık duvarlara çarparak, ölümsüz bir nâme gibi  insanın ruhuna işliyordu.

El-Fatiha sözüyle ikisi de ellerine doldurduklarını yüzlerine sürerek dışarı çıktılar. Canciğer arkadaştılar. Geçen Cuma günü vizelerin bitmesiyle rahatlamış ve bu pazar  Uludağ’a yürüyüşe karar vermişlerdi. Kireç Ocakları’ndan çıkıp bir yay çizerek Çekirge’ye ineceklerdi. Murat oldukça zinde görünüyordu. Cıva gibi derler ya, işte tam da öyle…

Her zaman yaptığı gibi,  “r” harfinin üstüne basa basa

-Kardeşim  hazır mısın dedi.

Bülent memnuniyetsiz bir mimikle, elleri ceplerinde cevap verdi.

-Soğuk.

Murat’ın yüzünü buruşturduğunu görünce de:

-Hem baksana şu bulutlara, yağmur yağacak, dedi.

-Hayır yağmayacak.

Bülent dudaklarını birbirine bastırarak, aynı memnuniyetsiz mimikle:

-Dünya dönüyor, güneş doğup batıyor, bu hava da ben yağacağım diyor.

-Fena mı olur kardeşim, dedi Murat, biz yola çıkıp giderken, hafiften bir yağmur şarkısına başlayacak, damlalar toprakta raks ederken ölümsüz melodiler fısıldayacak kulaklarımıza, biz de bu tatlı armoniyle Uludağ’a doğru bir vals çizerek toprağa basmadan yürüyeceğiz, kanatlanmış ruhlarımıza ağırlıklarımızı vererek, dedi ve bir orkestra yönetircesine salladığı kollarını usta bir tiyatrocu edasıyla yavaşça yanlarına bıraktı.

Bülent, yaptıklarını arkadaşının deliliğine hamlederek bir müddet endişeli endişeli baktı, sonra hafifçe gülümsedi:

-Shakspeare’i mi okudun dün gece?

-Evet dedi Murat, hem Shakspeare’i hem de zamanın bedisini.

-Oğlum, dedi Bülent, bu gidişle ne “Doğu” olacaksın ne de “Batı.”

Murat şiddetle itiraz ederek:

-Hayır, ben yalnızca gerektiğinde batıya giden bir doğuyum, dedi.

Başka şeyler de söyleyecekti ki, Bülent kolundan çekerek:

-Haydi, haydi yürü, gidelim artık dedi.

Tempolu bir şekilde Okçu Baba’nın türbesinden geçtiler, Üftade’ye bir Fatiha okuduktan sonra Akbıyık’tan tahinli pide ve simit alarak tarihi evlerin daracık sokaklarından şehrin dışına çıktılar. Bursa’ya hakim bir yerde durup tahinli pide ve simitlerini yemeğe başladılar. Murat:

-Şuraya bak Bülent, dedi. Koca şehir yorgun bir insan gibi başını Uludağ’a yaslamış uyuyor.

Dirseğiyle arkadaşına vurdu Bülent:

-Haksızlık etme! Evet Uludağ’a yaslanmış ama uyumuyor, baksana şu ışıklara! Sadece bizim gibi sabahın köründe ve bu soğukta Uludağ’a çıkacak kadar aklından zoru yok o kadar. Gözlerini açmış, yorganına bürünmüş, öylece bekliyor. Güneşten de bir haber yok bu sabah. O da buluttan pelerini sırtına çekip tırmanmazken Uludağ’ın eteklerini, bir biz, iki tane deli… Hayır hayır bir deli, bir de ona uyacak kadar zırdeli.

-Sen de mi Bürütüs?

-Ne?

-Sen de mi okudun Shakspeare’i?

Cevap gelmeyince devam etti Murat:

-İnan bana dostum, bu seher vaktinde sihirli bir flütten dökülürcesine kuşların dillerinden yükselen şarkıların eşliğinde, susamlı bir simidi yerken  Uludağ’ın kucağında uyuyan şu Bursa’nın deliksiz uykusunu seyretmek, bulutların üstünde yürümek gibi bir şey, martıların kanatlarına basmak gibi.

Zıtlaşmışlardı yine, inadına konuştu Bülent:

-Bırak bulutları kirletmeyi, hem rahat bırak zavallı martıları! Haydi kalk, kalk!

Yeniden yola koyuldular. Bir müddet sessizce yol aldıktan sonra Bülent:

-Haydi, bir şeyler anlat, dedi.

-Ne anlatayım?

-Ne bileyim, anlat bir şeyler işte, yoksa bu yol tükenir mi?

-Yol dedin de, sana bizim gibi yola çıkıp giden üç kişinin hikayesini anlatayım.

Alaylı bir tebessüm yayıldı Bülent’in dudaklarına:

-Shakespeare’den mi?

-Taktın sen de Shakespeare’e. Hayır, ondan değil. Sözün, dilinde en anlamlı, en güzel, en yalın, en sanatlı, en anlaşılır ve en tesirli bir şekilde ifadesini bulduğu Efendiler Efendisi’nden.

‘Öyle mi?’ dercesine kaşlarını oynattı Bülent, sonra bakışlarını yola dikerek anlatılanı edeple dinlemeye hazırladı kendini.

-Efendimiz (SAV) bir gün kendisini dinleyenlere şunu anlatmış:

 “Sizden evvel yaşayanlardan üç kişi yola çıktılar. Geceyi geçirmek için bir mağaraya girdiler. Derken dağdan bir taş düştü ve mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine şöyle dediler: ‘İyi amellerinizle dua etmekten başka sizi buradan hiçbir şey kurtaramaz.’

İçlerinden birisi:

-Allah’ım ! Benim ihtiyar annem ve babam vardı. Onlardan evvel ne çocuklarıma ne de hayvanlarıma bir şey içirmezdim. Günün birinde odun toplamak için uzaklara gitmiştim. Oldukça geç döndüm. İçmeleri için süt hazırladım. Fakat, onları uyumuş buldum ve uyandırmaya kıyamadım. Onlar içmeden evvel, ailece bu sütten içmeyi de hoş görmedim. Çanak elimde olduğu halde uyanmalarını bekledim. Nihayet gün ışıdı. Çocuklar ayaklarımın dibinde ağlıyorlardı. Derken annem ve babam uyandılar ve akşamdan kalan sütlerini içtiler. Allah’ım! Eğer bu işi Sen’in rızan için yapmışsam, bu taştan çektiğimiz belayı bizden uzaklaştır, dedi. Taş bir parça açıldı lâkin çıkılacak gibi değildi.

İkincisi şöyle dedi:

-İlahî! Amcamın bir kızı vardı ki, bir erkek bir kadını ne kadar sevebilirse, işte ben de o kadar seviyordum onu. Ondan kâm almak istedim, lâkin teklifimi kabul etmedi. Birkaç sene sonra bir kıtlığa uğrayınca bana başvurdu. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim. Kabul etti. Başbaşa kalınca amcamın kızı,  ‘Allah’tan kork da bana bir kötülük yapma!’ dedi. Ben de bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da onda bıraktım.

-Müthiş bir irade dostum, dedi Bülent, çığlık atarcasına. Müthiş! Böyle bir durumda iradesini ortaya koymak her babayiğidin harcı değil.

-Evet, dedi Murat, anlıyor musun şimdi yüce kitabın “Yaklaşmayın!” emrini? O, bazı şeyler için “Yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Ne muhteşem bir beyan. Bazı şeylere yaklaşmayacaksın dostum! Yoksa şartlar oluştuktan sonra insanın iradesine hâkim olması…

Bülent sözünü keserek “devam et.” dedi.

Murat arkadaşının yüzüne baktı.

-Devamm etmesine edeyim de sen “babayiğit” deyip erken taltif ettin bu zalimi.

Bülent yerinde kala kaldı, hayret eve öfke karışımı bir tonda:

-Zalim mi? diye haykırdı.

-Zalim tabi

-Ya bırak Allah’ını seversen ya! Uçuk kaçık yorumlarla güzelim hikayeyi mahvetme. “Zalimmiş!” söyle bakayım, nasıl?

-Biraz sabırlı ol, hikayenin sonunda açıklayacağım. Şimdi birak devam edeyim.

Yine yola koyuldular.

-Evet, nerede kalmıştım? Hah!

Bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım, verdiğim altınları da ona bıraktım. Allah’ım ! Eğer bu işi sırf Sen’in rızanı kazanmak için yapmış isem, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden gider! diye yalvardı.

Mağaranın kapısı bir parça daha açıldı, yine çıkılabilecek durumda değildi.

Üçüncüsü de şöyle dedi.:

-Allah’ım! Ücretle amele tuttum ve ücretlerini verdim. Låkin, yalnız biri ücretini almadan çekip gitti. Onun ücretini işlettim, onun nam ve hesabına mal çoğaldı. Bir müddet sonra o adam yanıma gelerek:

-Ücretimi ver dedi.

Ben de, şu gördüğün deve, öküz, koyun, hepsi senin ücretinden üremiştir, al götür, dedim. O da

‘Ey Allah kulu! Benimle alay etme!’dedi. Seninle alay etmiyorum, hak olanı dosdoğru söylüyorum, dedim. Bunun üzerine mallarını aldı ve hepsini sürüp götürdü. Hiçbir şey bırakmadı.

İlahî! Eğer bunu Sen’in rızan için yapmışsam, içinde bulunduğumuz belayı üzerimizden def et, dedi. Taş, mağaranın ağzından kaydı, onlar da çıkıp gittiler.

Murat sözünü bitirdiğinde, Bülent derin bir düşünceye dalmıştı. Böylece bir müddet bakışlarına basarak yürüdüler. Murat:

-Şimdi söyle. Sence birinci ve ikinci duada taş biraz kaydığı halde neden onların çıkmasına izin verecek şekilde bir açılma olmadı?

-Doğrusu bugüne kadar hiç düşünmedim bunu. Sen yorma bizi kestirmeden yumurtlayıver cevabı.

-O zaman hikayeye dönüp bu sefer biraz daha yakından bakmalıyız. Birincisinde anne babanın hakkına riayet var ama çocukların hakkına tecavüz var. Anne babasına o hürmeti gösterirken çocukları açlıktan ağlatıyor. Allah da taşı biraz kaydırarak adeta “çocuklarının hakkına riayet etmediğin için ancak bu kadar…” deyiveriyor. İkinci adama zalim dedim çünkü o kadıncağızın zor durumundan istifade etmeye kalkıyor. Daha önce kadına birleşmeyi teklif ediyor ama kadıncağız ret ediyor. Demek ki iffetli bir kadın. Sonra artık nasıl bir ihtiyaca maruz kalmışsa teklifini kabul ediyor. Adam başbaşa kalıyor, kimbilir belki elbisesini çıkarttırıyor yani o kadını öyle bir duruma koyuyor ki, ruhuna öyle bir damga vuruyor ki o kadın ömrünün sonuna kadar o travmayı unutamaz. Onun için zalim dedim. Zaten taş da çıkmalarına vermeyecek şekilde biraz yana kayıyor.

-Afferin be. Kedi olalı bir fare yakaladın. Bak beklemiyordum bunu, dedi Bülent.

-İçinde kadın ve çocuk olan ayet ve hadisleri galiba yeni bir bakış açısıyla yeniden okumamız lazım. Ben de yıllarca bu hikayeyi dinlerken bu ikinci adama “Kahraman” diyordum, adamın tarafından baktığında öyledir de ama kadının tarafından baktığında bu “Kahraman” zalime dönüşüveriyor.

Yine sessizliğe büründüler.

Bülent çevresine bakınıp:

-Şu çöplere bak, insanlar yemiş, atmış gitmiş, yemiş, atmış gitmiş.

-Bilmiyorlar, dedi Murat.

-Neyi bilmiyorlar? Tabiatı kirletmemeleri gerektiğini mi?

-Hayır hayır. Tabiat ve tabiatın içindeki her şeyin birer ayet olduğunu bilmiyorlar. Yoksa Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın ayetleridir diye en güzel kaplarda, evlerinin en güzel yerlerine asan insanlar, Kuran’ın ayet dediği tabiatı kirletirler miydi?

-Ooo birader, iyice bizim dünyamıza döndün ha! Bak, şimdi Doğu oldun işte.

-Haydi canım! Böyle şeyler için Doğu veya Batı, Kuzey ya da Güney olmaya gerek yok. Yalnızca akıl sahibi olmak yeterlidir. Şu çalıya, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, dünyanın en iyi terzilerini getirsen, bir elbise diktiremezsin. Hal böyleyken şuursuz topraktan mı diyeceksin, yoksa ağaçtan mı bileceksin?

-Öyle demiyorlar ama!

-Bırak şimdi başkasını, şu an biz varız. Ve bir kitap gibi önümüze serilen şu muhteşem güzelliği seyrediyoruz. Sanattan sanatkâra geçelim, eserden müessire. Böylece her şeyde O’na bir yol bularak daima huzurda olduğumuzun farkına varalım.

Murat’ın sözleri bir araba gürültüsüyle kesildi. Yana açılarak arabaya yol verdiler. Araba uzaklaşırken Bülent:

-Toros, 92 model.

-Mükemmel! dedi, Murat.

-Ne mükemmeli be!

Murat sesini yükselterek:

-Mükemmel tabii! Bir zamanlar 92 model modaydı, şimdi 2003. Seneye 2003 eskiyecek, 2004 revaç bulacak. İnsan yapısı noksan olduğu için sürekli eskiyor. Ama sen hiç 93 model bir at duydun mu, ya da modası geçmiş bir portakal? Mükemmel işte dostum. İlk yaratmış, en orijinal yaratmış.

Yine bir müddet sustular. Murat mühim bir şey keşfetmişcesine:

-Söyle bakayım, dedi, elmaya tadı nereden gelir?

 ‘Bu çocuk yine olmayacak bir cevap verir buna’ diye de geçirdi içinden. ‘En iyisi cevap vermemek.’

Devam etti Murat:

-Ağaçtan mı, sudan mı? Yoksa, toprak veya havadan mı?

Cevap beklemeden devam etti:

-Bir şey kendisinde olmayanı verebilir mi?

Bülent susmayı tercih ediyordu. Murat’ın da bu tercihe itirazı yoktu:

-Ağacı kemiriyorsun, elmanın tadı yok, suyu içiyorsun, elmanın tadı yok. Havada yok, toprakta yok. Elmaya bu tat, bu koku nereden geldi?

Sesini alçaltarak:

-Onların hepsi birer sebep. Elmaya tadı veren bizzat Allah’tır. Elmaya tadı veren de O, kış meyvesi olduğu için donmasın diye portakalı antifiriz ile kaplayan da O.

Yeni bir şey bulmuşcasına durdu, bir müddet şaşkın şaşkın bakındı. Sonra ağlamaklı bir sesle:

-Kurban olduğum, dedi. Sulu olduğu için, üzerimize dökmeyelim diye portakalı dilim dilim koymuşsun. Allah’ım seni ben çok seviyorum.

Bir müddet daha yol aldılar. Bülent:

-Her şey Allah’tan da…

Sözü hemen kaptı Murat:

-Sanatkâr, sanat cinsinden değil dostum, dedi. Sanatkâr, sanat cinsinden değil. Ayağımızdaki ayakkabılar sanat, onu yapan kunduracı bir ayakkabı değildir. Ağaçlar sanat, insanlar sanat, kâinat sanat. Allah sanatkâr ve varlığı kendinden. Akıl kavrayamıyor mu? Haddini bilsin o zaman! Ne demiş ruh mimarlarından Zunnun: “O’nun zatını düşünmek cehil, işaretlemek şirk. Ne şu, ne bu, ne de o. Sonsuzu, yaldızlı bir kadehe doldurmak, masumca ama gülünç. Akıl yaldızlı da olsa nihayet bir kadeh, nihayetsizi nasıl içine alacak?

Konuşan hep Murat oluyordu, suskunluğu bozan da Bülent. Yine öyle oldu:

-Bulutlar ses vermeye başladı.

-Efendim, anlayamadım?

-Hafiften şarkı, toprakta raks eden damlalar… Yağmur yağmaya başladı, yağmur.

Murat başını kaldırıp bulutlara baktı. Alnına düşen yağmur damlalarını silerek:

-Hayır yağmur yağmıyor, dedi.

‘Pes’ dercesine kollarını yana açtı Bülent:

-Senin gözün kör mü, dedi. Dünya dönüyor, güneş doğup batıyor, yağmur da yağıyor işte.

-Yemin ederim, dedi Murat, yağmur yağmıyor, dünya dönmüyor, güneş doğup batmıyor.

Islanmaya başlayan Bülent çileden çıkacaktı ki, Murat hemen atıldı:

-Yağmur yağdırılıyor, dünya döndürülüyor.

Yağmur yağıyordu. Hem de hızını arttırarak, görülmemiş bir şekilde yağıyordu.

-Şuradaki mağaraya sığınalım, dedi Bülent.

Nefes nefese mağaraya koştular.

-Amma hafif şarkı ha! Bu basbayağı mehter marşı. Hem de hücum marşı.

İkisi de güldü. Biraz sonra ikisini de ürperten bir gürültü koptu, ardından her tarafı aydınlatan şimşekler çakmaya başladı. Bir şimşek, bir şimşek daha… Derken Bülent:

-İster misin şimdi, yolda anlattığın gibi, dağdan bir taş kopup gelsin ve mağaranın kapısını kapatsın! Murat bakışlarını arkadaşının yüzüne adeta çarptı. Bülent aldırmadan devam etti:

-Her şeye söyleyecek bir sözün var Muratcığım. Ama mağaranın ağzındaki taşı kaydıracak bir iyiliğin var mı?

İkisi de derin düşüncelerle sessizliğe büründü.


Yazarın Önceki Yazıları

Biterken Bitmek

Her Gidiş Yalnızca Bir Gidiş Değil (Şiir)

Sen Yoldaş Değildin

Kendinden Nefret Etmek

O Ceylan Kusar Sen Domuz