M. Sacid Arvasi, The Circle

Her hikayenin bir hikayesi vardır ama ben bu hikayenin hikayesini anlatarak başlamayacağım. Ancak yine de bazı şeyleri ifade etmeliyim. Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nü okumaya bir kere teşebbüs ettim ama okuyamadım. Çünkü köy ağzıyla yazılmış olması daha bir kaç sayfada gerçekten beni yormuştu. Bu hikayede bazı cümleleri yerel şive ile yazdım. Çok başarılı olmadı. Metinde bazı Kürtçe cümleler ve diyaloglar da var. Bazılarının tercümesini verdim bazılarının hikaye içerisinde anlaşılacağını umarım. Yerel cümlelerde bazen “k” yerine “x” harfini kullandım. Bu Kürtçe’nin bir harfi olup Arapça’daki (خ) “Hı” harfine tekabül eder.

WEYL Lé MIN

 –         Tayfun! Oğlum Tayfun, hele ses ver biraz. Reis konuşuyor.

Adam bütün kahveye sesini işittirecek şekilde bağırmıştı. Arka masada oturan üç kişiden biri, bir küfür salladıktan sonra:

–            Konuşuyormuş!.. Konuşmadığı an mı var lan?

Bir diğeri:

–            O bağıran şerefsiz var ya… bir kaç sene önce ana avrat küfrediyordu, şimdi bir numaralı reisçi kesildi başımıza.

Belki başka masalarda başkaları da böyle sözler fısıldıyordu. Ama yine de herkes sustu. E susmamak da sıkardı biraz. Aksi takdirde hiç bilmediğin biri durumdan vazife çıkarıp “Reise saygısızlık ha!…” deyip başına bela olabilirdi. Uzatmayalım kimi hayranlıktan kulak kesildi kimi korkudan öyle göründü. Reis çok şey söyledi ama  en fazla akılda kalan “Teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa anında kayyum atarız.” sözüydü. Az önceki üçlüden ilk konuşanı yine fısıldadı:

–             Teröre bulaşanı seçime sokma. Boşuna mı adaylardan sabıka kaydı istiyorsun.

–             Öylesi işine gelmez reisin. Ne sandın bilader, boşuna demiyorlar diktatörler garantilemediği seçime girmezler diye.

Diğerinin bu sözü masaya bırakmasıyla üçüncünün irkilmesi bir oldu:

–             Ya sus oğlum ya. Başımızı belaya sokacaksın.

Sesini biraz daha alçaltarak

–             Ne o öyle diktatör, miktatör!… Çoluk çocuğumuz var ya.

Bu sözlere mukabil bazıları doyumsuz bir tatmine ulaşmışa benziyordu. “Yaşa”, “helal olsun”, “Allah’ına kurban” lafları havada uçuyordu. Hele Tayfun ayrı bir çoşmuştu:

–             Ne kayyumu, asacaksın hepsini. Bu milletin ekmeğini yiyeceksin sonra ihanet edeceksin. Yok öyle yağma. Bu o… çocuklarının hepsi Ermeni tohumu.

Bu arada gözü tek başına oturan Mecit amcaya takıldı. Aslen Muradiliydi. Emekli olduktan sonra ailesiyle gelip Sakarya’ya yerleşmişti.

–            Bak Mecit amcaya! Vallahi babam gibi severim. Aha Kürt bu! Hakiki Kürt. Öyle değil mi Mecit amca?

–            Varolasın yeğenim.

–            Kürt Türk kardeştir ayrım yapan kalleştir. Değil mi Mecit amca?

–            Öyledir.

–            Amcama kendi elimle bi çay doldurayım.

–            Sağol yeğenim az önce içtim kalkacam.

–            Az önce dediğin yatsıdan önceydi. Yeğeninin çayını içmeden bırakmam seni.

–            O zaman dışarıya getir.

–            Hava serin biraz, üşütmeyesin.

Sonra bir şey hatırlamış gibi ağzını iyice yaydı

–            Heeeee sen sinekleri kovalayacan. Tamam amcaam dışarıya getiririz.

Mecit amca bazı cihetlerle antika sayılırdı. Mesela hala sigarasını kendi sarar, kehribar ağızlığında içerdi. O ağızlığı kaç senedir taşıyordu Allah bilir. Tayfun çay almaya giderken o dışardaki masaya oturdu. Elini cebeni attı. Tabakasını ve çakmağını çıkardı. Ha çakmağı da antika, tesbini de kehribardı. Çakmağı ve tesbihi usulca masaya bırakıp tabakasını açtı. Kapağındaki sigara kağıdını parmakları arasına aldı. Bir kuyumcu hassasiyetiyle tütünü alıp kağıdın içine yerleştirdi ve sigarasını sardı. Ardından ağzına götürüp kağıdın fazlalığını dişleriyle koparırken bir yandan da diliyle ısladı. Isladığı tarafı sigarasına yapıştırdıktan sonra parmağı üzerinde gezdirip iyice yapıştırdı. Aynı elin tersiyle gür bıyıklarının önce sağ tarafını sonra sol tarafını sıvazladı. Oldukça gür bıyıkları vardı. Bu yüzden ona kızanlar “evé simbél-gurz” derleri. Gurz’ın ne olduğunu şimdikiler bilir mi bilemiyorum. Tam anlatmak için ot biçmekten, tırpan çekmekten, “horum” ve “tapul”a kadar bir yığın kelimeyi cümlelere dökmek lazım. Ne gereği var o kadar uzatmaya? Kısacası, hayvanlar için ot biçer, kuruması için öbek öbek tarlada bırakırdık. İyice kuruduktan sonra ya ikişer ikişer veya üçer üçer bu öbekleri bir araya getirir bağlardık. İşte buna gurz derdik. Mecit amca’da öyle kalın bir bıyık vardı ki ona sımbél gurz derlerdi. Sımbél’in bıyık olduğunu zaten anlamışsınızdır. Günlük traş olurdu Mecit amca. Saçlarında beyazlar çoktu ama sanki doğduğu günden beri tek bir teli dahi dökülmemişti.

Derken Tayfun çayı masaya koydu:

–          Buyur amcaaam.

–          Allah seni var etsin.

–          Eyvallah amcaaam.

Kesme şekeri dişleri arasına alıp ısırdı, yarısını çay tabağına bıtakıp bir fırt çekti. Ardından kehribar ağızlığını dudaklarına götürdü. Avurtları  çukurlaştı, çekti çekti sonra kesif bir dumanı ağır ağır dışarıya bıraktı. Mecit amca bu dumanın içinde kayboldu. Ne zaman böyle bir konuşma olsa hep o geceyi hatırlıyordu. 2005 senesinde Çaldıran’da DSİ’de çalışıyordu. O zaman “Mecit amca” değil sadece Mecit idi. O gün öğleden sonra müdür kendisini çağırdı.

–          Yukarı G. Köyüne bir hemşire tayin etmişler, ninesiyle gitmek için ısrar ediyorlar. Kaymakam bey senin götürmeni istedi.

–          Olur müdir bey götürürüz.

–          Sağlık ocağında bekliyorlar.

Mecit vakit kaybetmeden sağlık ocağına gitti, onları alıp yola koyuldu. Hemşire ve ninesinin ara ara fısıldamaları dışında kimse konuşmuyordu. Bir ara hemşire:

–           Daha çok var mı?

–           Aslında uzak değil ama yolu görüyorsınız, bozuktur. İnşallah kırk -kırk beş dakkaya orada oluruz.

Hemşire tedirgindi ama yanındaki  yaşlı kadının yüzünden düşen bin parçaydı. Mecit onlara bakmamaya çalışıyordu ama sanki kadın ara ara ağlıyordu. Bir müddet daha konuşmadan yol aldılar. Duyulan sadece arabanın sesi ve belli aralıklarla ninenin kesik kesik hıçkırıklarıydı. Derken hemşire:

–            Ay yeter artık babaanne. Evden çıktığımızdan beri ağlayıp duruyorsun. Vallahi bir hal oldum ya.

–            Elimde değil kuzum elimde değil.

Bu sözlerle beraber sabrının bendleri yıkıldı ve bir müddet ağladı sonra torunu daha fazla kızmasın diye göz yaşlarını sildi ama daha fazla dayanamadı.

–            Gelmeyecektik kuzum buralara, gelmeyecektik.

–            Ne yapabiliriz babaanne. Her şeyi denedik, hatta…

Hemşire birden sustu. Mecit orada olmasaydı “Hatta o soysuz ile kağıt üzerinde evlilik bile yaptık.” diye tamamlayacaktı. Bir memurla  nişanlanmıştı. Tayini sırasında eş durumundan yararlanmak için daha düğün dernek yapmadan evlilik defterini imzalamıştı. Ama hesap başkaymış, olan oldu ve imzadan iki ay sonra nişanı atmışlardı. Onca hayalin yıkılmasnın yanında bir de hiç olmayan bir evliliğin boşanması ile de uğraşıyordu. Belki de biraz da bu yüzden kendisini buralara vurmuştu. Bir de çalışması gerekiyordu. Artık babaannesine yük olmamalıydı.

–            Her yolu denedik ama kuvvetli torpil olmadan olmuyor işte. Hem burada kalacağım süre fazla değil.

Babaannenin dili suskunluğa büründü ama gözleri hiç durmadı. Yokuşu bitirince köyü gördüler. Minibüs ilk evleri geçip köy meydanına yakın sağlık ocağın önünde durdu. Ocak oldukça harap görünüyordu. Pencereleri kırıktı. Hem hemşire hem babaannesi şok olmuşlardı. Hele babaanne adeta nefes alamıyordu. Mecit:

–           Hemşire xanım gidip Muxtari bulalım.

–           Siz gidip haber verin, biz biraz binaya bakalım.

Mecit ısrar etmedi ileride bastonuna yaslanıp oturan birisine yaklaştı.

–           Selam aleykim

–           Aleykim selam. Ser jawa ra hati.

–           Xwude ji tera razı be. Xalo mala mıxtar kider e?

Adam muhtarın evine kendisi götürmeyi teklif etti. Beraber minibüse bindiler. Mecit:

–           Mıxtarin adi nedir?

–           Bero

–           Nedir, nedir?

–           Bero’dur, Bero…

–           Yox yav hekiki ismi nedir?

–           Ha! Ele söylesene…Bahri’dir, Bahri.

–           Siz Bero diyorsiniz mıxtara?

–           Yav aslında o mıxtar değil ha.

–           E Xalo, sen beni niye onun evine götürüyorsun ez kurban. Sen beni mıxtara götür.

–           Yaw yani oni mıxtar olarak seçmedik ama artık “mor” ondadır.

–           O nasıl oldi?

–           Valla bizim burda bi kavga oldi, mıxtari vurdiler, öldi. Birinci ezayı vurdiler, o da öldi. Bero ikinci ezadır. “Mor” ona kaldı.

Sözünü bitirince eliyle ileriyi işaret etti:

–           Bax Bero’nun evi odir. Valla Bero da ordadır ha.

Mecit arabayı durdurup indi. Selam kelam faslından sonra Mecit, hemşire ve babaannesinden bahsetti. Bu kısa konuşmadan sonra Bahri:

–           Kurban sen nerelisin?

–           Muradiyeliyim.

–           Ser jawa, Kimlerdensin?

–           Ben Heci Hakçünaz’ın oğliyım.

Bero yerinden fırladı, iki eliyle Mecit’in elini tuttu:

–           Peeey! Ser jawara hati, ser sera ra hati. E kurban sen niye demiyorsun “Ben Haci Hakçünaz’ın oğliyim” diye. Bir kusurumız olduysa…Kusurumuza baxma kurban. Ben müsadenle evdekilere diyeyim tedbir görsünler, sonra sağlık ocağına gideriz.

Hemşire ve babaannesini ağırlamak tabi ki Bero’ya düşerdi. Bero hemen evine girdi. Bir müddet sonra dışarı çıktı. Direktiflerini vermiş olmalıydı. Bir kere daha

–          Zu, zu zu… tevdira xwu bébinin. Névané me şermine ha!

Bero minibüsle uzaklaşırken evde hummalı bir faaliyet başladı. Bu faaliyetin ilk belirtisi de bir kız çocuğunun tavuklardan birisini yakalama çalışmasıydı.

Yaklaşık iki saat sonra minibüs bir kere daha evin önünde durdu. Muhtarın hanımı karnı burnunda olduğu halde tavuğu kesmiş, yemekleri hazırlamıştı. İçeriye geçtiler. Burası dört kapının açıldığı genişçe bir salondu. Duvarlar kireçle boyanmış, kapılara oldukça çırtlak bir yeşil çalışmıştı. Açık olan kapının birisinden yüzüne bir tülbnet örtmüş birisi vardı. Seccadesine oturmuş o halde tesbih çekiyordu. Bero hemen kapıyı kapattı:

–          Kusura baxmayın, bu Daye…yani xanımın ninesidir. Zikrini ediyor.

Misafirler kendilerine gösterilen minderlere oturdular. Aceleyle peşkir serildi, sofra kuruldu. Bahri:

–           Valla kusurumuza baxmayın. Geleceğinizi bilmiyordux. Artıx Allah ne verdiyse, Misafir nesibıni yer.

Muhtarın karısı salatayı getirirdi:

–           Kusurumuza bakmayın. Hazırlığımız yoktu.

Lafını bitirince odadan çıktı. Hemşire:

–            Bu karınız mı?

–            Evet

–            O niye sofraya oturmuyor?

–            Onlar mutfakta yer.

–            Nineniz..Neydi? ha, Daye niye gelmiyor?

–           Onun adetidir, akşam namazından sonra seccadesine oturur, yatsıyı kılmadan kalkmaz. Siz buyırın.

Hemşire daha fazla üstelemedi. Bir müddet sonra muhtarın hanımı tekrar içeri girdi.

–          Bir şeye ihtiyacınız var mi?

–          Yok

Cevap veren hemşire olmuştu.

–         Kusurumuza bakmayın. Vallah böyle olmadi.

–         Yok yok her şey gayet güzel. Sağolasın. Kaç aylık hamilesin?

–         …

Hem Mecit hem de Bero başlarını eğdiler. Hanım hızlıca odadan çıktı.

O çıkınca babaanne hemşirenin kulağına fısıldadı:

 –          Kızım erkeklerin yanında bunu sormak ayıptır.

Hemşire aynı fısıltıyla:

–            Aman be babaanne! Karnı burnunda! Bu, ayıp olmuyor da kaç aylık olduğunu sormam mı ayıp oluyor. Saçma!

Sözü bitince, Bero’ya döndü:

 –            Allah razı olsun. Ben içeri geçeyim, ilk hastamızı bi kontrol edeyim.

Bero bir şey demeden hanımına seslendi. Ardından “buyrın” dedi. Hemşire içeri geçti. Sofra kaldırıldı. Derken Daye çeriye girdi. Bero:

 –            Keremke Daye, keremke.

Babaanne Mecit’e sordu:

 –              Ne diyor?

 –             Heç içeri buyur ediyor.

Daye kendisine gösterilen yere oturdu. Babaanne, tepeden tırnağa bakışları ile taradı yaşlı kadını. Yeşil ve kırmızı motiflerle bezenmiş sarı zeminli elbisesinden, üzerindeki yeleğe oradan başındaki beyaz örtüye ve siyah egale kadar her şeye dikkat etti. Zayıf hastalıklı bir çehresi vardı. Gözlerinin etrafında mor halkalardan derin bir iz duruyordu. Daye:

–              Ser jawara haté. Çawani, başi?

Mecit tercüme etti:

–              Hoş geldiniz diyor hal hatırınızı soruyor.

–              Sağolun iyiyim, siz nasılsınız?

Daye’ye tercümesi yapıldı. Bunun üzerine Daye mukabele etti

–              Xwude jé tera razi be. İmanate kamıl béke.

Babaanne usulen iyiyim demişti ama iyi değildi. Endişe, belirsizlik ve korkunun belirtileri yüzünden akıyordu.

–              Muhtar buralarda olaylar oluyor mu?

–              Nasıl olaylar?

–              Terör olayları.

–              Teyze sen de torunun da bize emanetsiniz. Heç korkma

–              Nasıl korkmayayım evladım. Onun babasını ben buralarda yitirdim.

Babaanne devamını getiremedim. Bir göz yaşı nöbetine tutuldu. Mecit:

–              Ne demek istiyorsın teyze?

–              Askerdi, Çaldıranın K. Köyünde karakol kumandanıydı.

Çantasından bir resim çıkararak Mecit’e gösterdi:

–              Bak işte oğlum bu. Onu vahşice şehit ettiler. O vakit, bu kızı ilkokulu henüz bitirmişti. Yavrumu, kuzumu şehit ettiler. Onu yetim olarak büyüttüm. Ama onun yetimlerini de büyüteceğimi hiç beklemiyordum.

Babaannenin gözlerinden sicim gibi yaşlar boşalıyordu. O ağladıkça Mecit ve Bero’nun üzüntüden yüzleri şekilden şekile giriyordu. Babaanne kaçamak gözlerle ara ara kapıyı yokluyordu. Torunun kendisini ağlarken yakalamasından korkuyordu. Hıçkırıkları arasında:

 –           Aylarca evine uğramazdı gece gündüz vatanım derdi de başka bir şey demezdi. Ama kıydılar oğluma elleri kırılasıcalar.

Mecit gözlerinin yaşardığını göstermek istemiyordu. Elini kaldırınca resim elinden düştü. Muhtar resmi aldı, rengi değişti o an başka bir dünya içinde kayboldu. Ancak Daye’nin sorusuyla kendisine gelebildi:

–              Ev evda xwude çima digri (Allah’ın bu kulu niye ağlıyor)?

–              Koréwé şoféré komyoneké buye.

Muhtarın tercümesi ile Mecit kendisine ani bir bakış fırlattı, kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Dayé:

–              E, buna vé digri?

–              Na na erebawé wergeryaye koré we mirye

–              wax, wax, wax. Huşké sere te haş be. éşa evladé ez dızanım. Bareki gıran e.

Mecit aynen tercüme etti:

 –            Vah, vah, vah. Başın sağolsun bacı. Evlat acısını bilirim. Ağır bir yüktür.

Dayé’nın sözlerine gözyaşları eşlik etti. İki kadının göz yaşları karşılıklı aktı aktı. Babaane kadının ağlaması karşısında sustu. Muhtar bir daha:

–              Ninem başınız sağolsun dedi.

–              Sağolsun, çok üzüldü herhalde, söyle ağlamasın.

–              Kâr etmez teyze, söylesem de ağlar. Ne zaman bir vefat haberi duysa o da böyle ağlayıp durur.

Aslında babaanne gözlerin çevresindeki mor halkalardan Daye’nin çok ağladığını anlamıştı. Yine de sordu:

–              Niye?

Muhtar durdu bir müddet, ardından:

–              Onun da yarası var. onun oğli da 14 sene önce öldi. Trafik kazası geçirdi. Ninem oni hiç unutamıyor.

–              Unutulmaz muhtar, evlat bu! Evlat!

Mecit daha fazla duramadı. Ancak muhtarın duyabileceği şekilde:

–              Ben bi su yolına gitseydim mıxtar.

–              He dışardadır.

Ayağa kalktı. Mecit’e yolu gösterdi:

–              Keremke!

Beraber odadan çıktılar. Çıkar çıkmaz Mecit:

–              Yav mıxtar, ben de Kürtçe biliyorum. Sen niye Daye’ye yalan söyledin. Yok oğli şofirmiş, kaza yapıp ölmiş? Ayıp değil mi, yakışıyor mu sana?

–              Ax kardeşim ax. Onun oğli kim biliyor musun?

–              Nereden bilecem?

–              Peki Çüro’yu duydun mu?

Komutan sarışın olduğından ona Çüro diyorlardı. Çür Kürtçe’de sarı demektir.

–              Hani şu S. tepesinde PKK’lıları öldürüp cesetlerini parçalayan komutan mı?

–              He odir. İşte resimdeki Çüro’ydi. O, buralarda halkın kabusu olmuştu. Daye’nin oğli 14 sene önce trafik kazasında öldi dedim ya?

–              He!…

–              O da doğru değil. Onun oğli o gece o tepede öldürülenler arasında idi. Onun da cesedi parçalanmıştı. Eskerler günlerce cesedinin alınmasına izin vermediler. Sonra emir geldi cendeklerin alınmasına izin verdiler. Parçalarını mezara koydiler.

Mecit’in gözleri faltaşı gibi açıldı. Nefes alamıyordu adeta. Muhtar:

–              Hemşire kimi muayene ediyor şimdi biliyor musun?

–              …

–              Çüro’nun öldürdükten sonra cesedini parçaladığı adamın kızını. O benim kayinpederimdi.

Sözleri bittikten sonra sitemli bir edayla:

–              Haydi gerçeği öğrendin, sen kürtçe biliyorsun. Get her ikisine de mıxtar size yalan söyledi de. Doğrusu aha böyle böyle de.

Tarifinde aciz kaldığımız durumlar icin “sözün bittiği yer” deyip ucuza kaçıyoruz ya Mecit o an için tam öyle bir yerdeydi. Sözü bitmiş öylece suskunluğa bürünmüştü.

–              Selam aleykum

Kahveye gelen birisi cevabını beklemeden selam verip içeri geçmişti. Mecit amca daldığı hayal aleminden sıyrılıp “Aleyküm Selam” dedi. Çayı buz gibi olmuştu. Sigarası sönmek üzereydi. Kehribar ağızlığını bir daha ağzına götürdü. Çekti, bir daha bir daha çekti. Sonra hiç adeti olmadığı halde sigarasını bitirmeden kül tablasına bastı. Buz gibi çayı başına dikti ve tek kelime etmeden karanlığın içinde kayboldu.


Yazarın Önceki Yazıları

Bir Müddet Zeytin Yiyeceğiz, Sonra…

O Eli Bin Defa Öperim

Yeni Bir Hikaye

Biterken Bitmek

Her Gidiş Yalnızca Bir Gidiş Değil (Şiir)

Sen Yoldaş Değildin

Kendinden Nefret Etmek

O Ceylan Kusar Sen Domuz