Hilmi Yavuz, The Circle

Şerif Mardin hoca, ‘mahalle baskısı’ndan sonra, şimdi de, ‘imam, öğretmeni yendi’ sloganıyla, Türkiye’nin sözde entelektüel gündemine oturdu. ‘Sözde’, diyorum, evet öyle, çünkü Türkiye’de entelektüel gündemi, maalesef, anlı şanlı medyamız belirler oldu.

Şunu öncelikle vurgulamalıyım ki, Türk medyası, maalesef entelektüel bir hafızadan mahrum bulunuyor: Bu maluliyettir ki, medyamız bazı meseleleri, sanki ilk defa işiten yeniçeri ağasına benziyor. Hani, Yahudilerin Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine sebep olduklarını öğrenen yeniçeri ağası, fena halde öfkelenerek, adamlarına sokakta rastladıkları ilk Yahudi’yi getirip falakaya yatırmalarını istemiş. Fukara Yahudi, sopayı yerken bir yandan da bağırırmış, ‘suçum ne benim, niye dövüyorsunuz?’ Yeniçeri ağası, olanca öfkesiyle, ‘bre çıfıt,’ demiş, ‘siz Hz. İsa’nın ölümüne sebep olmuşsunuz!’ Yahudi can havliyle cevap vermiş: ‘Ama efendim, o 1700 yıl evveldi…’ Ağa, ‘Olsun’, demiş, ‘Ben yeni duydum!..’

Medyamız da öyle. İmam’la öğretmen çatışması, edebiyattan bir nebze behresi olan her okuryazarın, öteden beri aşinası olduğu bir konudur. Bu bazen, mesela, Reşat Nuri Güntekin’in ‘Yeşil Gece’sinde, ya da Halide Edip’in ‘Vurun Kahpeye’sinde veya Adalet Ağaoğlu’nun ‘Ölmeye Yatmak’ında olduğu gibi, öğretmenle din adamı arasında ya da bazen Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ romanında olduğu gibi Kemalist subayla ya da Yaşar Kemal’in ‘Teneke’sinde olduğu gibi Kemalist bir kaymakamla din adamları arasında, bir Cumhuriyet problemi olarak ele alınıp işlenmiş; hatta, deyiş yerindeyse, cılkı çıkmış bir mevzudur. Şerif Hoca bunu bilmez mi, elbette bilir. Ama herhalde özellikle ‘mahalle baskısı’nın, ona bugüne kadar çok değerli bir bilim adamı olarak sağladığı itibardan çok daha fazlasını medyada sağladığını görünce dayanamamış ve Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ısıtıla ısıtıla temcit pilavına dönmüş bir meseleyi, yani, imamla öğretmen çatışmasını entelektüel gündeme taşımaktan kendini alamamıştır, diye düşünüyorum. Bana sorarsanız, gene de, çok iyi etti: ‘İslami düşünce tarzı’nın Türk toplumunda ne kadar derinlere giden kökleri olduğunu, laikçi kesime anlatmanın tam zamanıydı çünkü…

Şerif Hoca’nın söylediği çok önemli -ki, o da Şerif Mardin’i iyi okumuş olanlar için de, öteden beri malum olan bir gerçek. Şöyle diyor Şerif Hoca: ‘Cumhuriyette ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında çok derine inen bir düşünce yok. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinliğine araştırma yok. (Oysa), mahallenin kendisine baktığınız zaman iyi, doğru ve güzel hakkında bir düşünce var. Nedir o? İslami düşünce tarzı.’

Şerif Mardin Hoca, bu düşüncesini, ilk defa, bundan tastamam 40 (evet, tam kırk!) yıl önce, 1968’de, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yayınları arasında çıkan ‘Din ve İdeoloji’ adlı kitabında dile getirmiştir. Mardin Hoca, ‘Ümmet’ duygusunun ‘Cumhuriyet devrinde din meselelerinde gücünü kaybetmemiş olma[dığına]’ işaret etmekte ve şöyle demektedir:

‘Cumhuriyet bile zaman zaman bu ümmet ideolojisinin kendinden daha kuvvetli olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. 1928 yılında Prof. Fuat Köprülü’nün dinin gelişimini bir nevi din bilimi merkezi olarak işleyecek olan İlahiyat Fakültesine bağlamaya çalışması kamuoyunun (= ümmetin) mukavemeti karşısında terkedilmişti. Devlet, bundan sonra dini bilimsel çabalarla şekillendirmekten vazgeçti. Kemalizm ideolojisinin zaafına da belki bu noktada en iyi parmak basmak mümkündür. Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır. Kemalizmin Türkiye’de ailelerin çocuklarına intikal ettirdikleri değerleri değiştirmekteki etkisi ancak sathi olmuştur.’

Dolayısıyla, imamın öğretmeni yenmesi, Mardin hoca’ya göre, Kemalizmin kendini, İslam’a, İslami düşünce tarzı’na alternatif bir ideoloji olarak yeniden üretebilme imkanından mahrum oluşundandır. Yani Kemalizm, Müslüman ailelerin ‘iyi, doğru ve güzel’e ilişkin İslami değer yargılarına alternatif bir etik, metafizik ve estetik, deyiş yerindeyse, bir ‘anlam rejimi’ üretememiştir…

Cüneyt Ülsever, ‘Hürriyet’te birkaç gün ardı ardına bu meseleyi ele aldığı yazılarında, Mardin Hoca’nın ‘İslami düşünce tarzı’ndan, Osmanlı felsefesini kastettiğini; oysa 16. yüzyıldan itibaren ‘felsefenin bu toprakları terk et[ttiğini]’ öne sürüyor.

Ülsever’in yanılgısı etik, estetik ve metafizik anlamda İslami düşünce tarzı’ndan sistemli, soyut ve kavramsal bir felsefi geleneği anlamasıdır. Oysa, Şerif Hoca’nın kastettiği, gündelik hayata ilişkin ve referansını Vahiy’den alan pratik ve somut, etik, estetik ve metafizik değerlerdir. Osmanlı’da soyut, kavramsal ve sistemli bir felsefe geleneğinden söz edilemediğini varsaysak bile, somut ve pratik İslami değerlerin gündelik hayatta referans kabul edildiğini görmezlikten gelmek mümkün değildir.

Anlı şanlı medyamızın kendine entelektüel ve tarihsel bir bellek edinmesi gerekiyor. İşkembeden atarak gündem oluşturmak, kabak tadı verdi/veriyor gerçekten…