Hazal Seyitoğlu, The Circle

Sonbahar… Hazan.. Hüzün.. Ömrün son demi..

“Bir eylüldü başlayan içimde
Ağaçlar dökmüştü yapraklarını
Çimenler sararmıştı
Rengi solmuştu tüm çiçeklerin
Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı…”(1)

Hayır, hayır… Durun, durun.. Kestik.. Ben öyle hüzünlü yalnızlıkların, ihtiyarlıktan ah’lanıp vah’lananların yolundan götürmeyeceğim sizi.. Bana güvenin.. verin elinizi.. Haydi..

Bunları yazarken yağmur yağıyor dışarıda.. Çocukluğumdan beri yağmuru çok severim.. Ankara’da geçti ilk çocukluk yıllarım.. O zaman, yollar inşaatlardan dolayı yağmur yağınca çamur olmuyordu.. Belediye, her üç ayda bir kaldırımları yapacağız, diye ortalığı toza, dumana ve kuma boğmuyordu.. Yağmur yağıyordu ve gocuklarımızı giyip sokağa fırlıyorduk.

Yağmurdan henüz ıslanmamış yollara atıyorduk kendimizi, sırt üstü. Gözlerimizi sımsıkı kapatıp, kollarımızı ve bacaklarımızı olabildiğince açarak, adeta yağan yağmuru kucaklıyorduk.. İyice yerler rengini değiştirdikten sonra kalkıp izimize bakardık. Dünyanın en eğlenceli şeyiydi bu bizim için.. Çocukluk işte.. ama belki de sırf bu yüzden yağmuru severim..

Pencere kenarına oturup, bir gece vakti yağmur yağarken sarı sokak lambasının ışığının altında yağan yağmuru seyretmesi ne de keyifli olur..

Bahar ve yaz aylarını yeşilin tonları ile geçiren yapraklar sonbaharla birlikte farklı renklere bürünür ve hazan mevsimi olmasaydı, biz bu canım kızılları, turuncuları nasıl görürdük? Bu vakitler hemen her medyada depresyonu azdıran, ayrılık, yaşlılık, ölüm temalı şiirler veyahut sözlerin üzerinde yazılı olduğu o muhteşem renklerden oluşan fotoğraf karelerini görüyorum.. İtiraf edeyim mi görsele iliştirilmiş o depresif cümleleri okuyup, o harikulade mazaranın seyir keyfini kaçırmıyorum…

Kızıldan turuncu, turuncudan sarıya kayan tabiatı en sade hali ile seyretmek bana hüzün değil neşe veriyor çünkü.. “Ey güzel Allah’ım! Yarattığın her şey ne kadar güzel! Şu renklerin, uyumun güzelliğine bak!”  diye haykırmak geliyor içimden..

İki üç kişi oturuyoruz. Hemen biri söylenmeye başlıyor: “Yağmur’da yağıyor! Puf! Bitti işte yaz.. Bekle gelsin seneye!” Öteki de hemen eşlik ediyor: “Hiç sevmiyorum bu havaları. Yazı da çok sevmiyorum.. Çok sıcağı sevmiyorum. Bana hep bahar olsun.” Peki olsun.. Oluyor mu peki?

Her mevsimin, her hava koşulunun bir güzelliği var.. Hepsinin içinde inanılmaz bir ahenk, musikî, şenlik var..

Geçen sene Temmuz ayıydı İstanbul’da bir fırtına oldu.. Ardında da dolu yağdı.. Belki hatırlarsınız.. Haberlere konu olmuştu. Ben o hortumun, fırtınanın içinde kalmıştım.. Saat 18:00’dı, havanın birden gece 22:00’a döndüğünde.. Hava kararmadan önce, Kadıköy rıhtımının üzerinden benim bulunduğum istikamete doğru bir karanlığın geldiğini dakika dakika görebiliyordum. Pazardaydım ve rüzgar pazardaki çadırları en aşağıya çekiyor sonra bir sapan lastiği gibi yukarı fırlatıyordu. Karanlık bir yorgan gibi yavaş yavaş üzerime çekildiğini görebiliyordum ve ne yazık ki henüz ve hala ışınlanma icat olmamıştı.. Ben hızlanırken, yağmur da hızlandı. Eve yüz adım kala karanlık -hayır bir karabasan gibi demeyeceğim- kara bir pelerin gibi üzerime düştü. Fırtınada güçlükle yürürken, oradan buradan kopup gelen tahta parçalarının yüzüme kafama çarpmaması için tek kolumla kendimi korumaya çalışıyordum.. O yüz adımı kaç yılda aldım bilemiyorum. Bu inanılmaz bir tecrübeydi.. Hiç kahretmedim, sadece korunmaya ve devam etmeye çalıştım.. Büyük bir zorlukla eve vardığımda yumruk büyüklüğünde dolu yağmaya başlamıştı. Çok şükrettim eve varabildiğime ve dışarıda olmadığıma.. “Allah’ım sen dışarıda kalanlara yardım et, sana şükürler olsun!” dedim ve büyük bir hayranlıkla olan biteni seyrettim..

Bunları yazarken yağmur yağıyor dışarıda.. Çocukluğumdan beri yağmuru çok severim.. Ankara’da geçti ilk çocukluk yıllarım.. o zaman yollar inşaatlardan dolayı yağmur yağınca çamur olmuyordu.. Belediye, her üç ayda bir kaldırmıları yapacağız diye ortalığı toza, dumana ve kuma boğmuyordu.. Yağmur yağıyordu ve gocuklarımızı giyip sokağa fırlıyorduk. Yağmurdan henüz ıslanmamış yollara atıyorduk kendimizi, sırt üstü. Gözlerimizi sımsıkı kapatıp, kollarımız ve bacaklarımızı olabildiğince açarak, adeta yağan yağmuru kucaklıyorduk..

(1) Ümit Yaşar Oğuzcan

Yazarın Önceki Yazıları

Siyah Beyaz Fotoğraflar

Niye Bu Ötekileştirme

Göçebelik… Yolculuk… Leylekler…

 

1 COMMENT

  1. Bu yazıyla aynı zamanda yazılan Abdullah Antepli’nin yazısına yüzlerce yorum yapıldı, o yazı doğrusuyla yanlışıyla bi süreç yazısıydı, bir eleştiri idi, bu ise edebî bir yazı. Demekki neymiş; kimse şu süreçte edebiyatla, sanatla ilgilenmiyor.
    Ben bari bir yorum yapayım; Üzülme yavrucuğum, yazın gayet güzel, insanlar zamanında biraz da sanatla, şiirle, edebiyatla ilgilenselerdi, süreç çok daha sancısız olurdu.. Neyse…

Comments are closed.