Gültekin Bibar, The Circle

Hizmet hareketi, İnsaniyet-i Kübra olan İslamiyet’in çağları kucaklayan/kucaklayacak olan mesajlarını bütün insanlıkla buluşturma ve çağımız insanıyla Müslümanlık arasındaki engelleri kaldırarak temiz vicdanları bu ışık kaynağıyla tanıştırma gayesiyle yola çıkmış evrensel bir harekettir. Hizmet, İslam’ın kuşatıcı mesajlarını kendi mahallesine, şehrine veya kültürüne mahkûm etmeye çalışan çok sayıda hareket, ekol ve cemaatin olduğu günümüzde, insanlığın temel problemleriyle yüzleşme ve evrensel çözümler üretme cesaretini göstermektedir. Kabul edilmelidir ki, İslam dünyasındaki dini hareketlerin pek çoğunun temel problemlerinden biri tarihin dışında kalma da diyebileceğimiz “anakronizm”dir. Ne yazık ki, pek çok dini hareketin içinde bulunduğu en büyük handikap, dar bir alanda kendi mensupları için mutlu bir dünya kurarak varlıklarını sürdürmeye çalışmaktır. Bu anlayış, farkında olmadan “ötekileştirme” kültürünün de zeminini oluşturmaktadır.

Müceddid olarak kabul edilen İslam âlimleri ve maneviyat büyükleri, yaşadıkları dönemin şartlarına ve problemlerine göre bir hizmet metoduna sahip olmuşlardır. Dolayısıyla her dönemin hizmet karakterinin farklı olması son derece normaldir. Hatta genel kanaate göre “bu rehberlerin etrafında kümelenen ve onların yorumuna göre hizmet etmeye çalışan insanlar da o rehberin hizmet programının dışına çıkamaz.” Öyle ki, arkadan gelen takipçiler yıllar geçse bile yeni bir süreç ve zihniyet inşa edemezler. Bunu, her dini hareket ve cemaatin kaçınılmaz kaderi olarak görmek mümkündür.

Bediüzzaman hazretleri de hiç kuşkusuz, insanlık tarihinin en buhranlı dönemlerinden birinde kendisinden sonraki dönem için de yol gösterici mahiyette olan eserler kaleme alması itibariyle farklı bir profile sahiptir. Aslında o, İslami hizmetlerin yerellikten çıkıp evrensel bir üslup ve metoda sahip olma şansını yakaladığı bir dönemde yaşamıştır. Üstad, çağını aşan eserler kaleme almış, ama kendi yaşadığı dönemin şartları ve imkânları ölçüsünde hizmetlerini ortaya koymuştur. Eserlerinde vurguladığı gibi, ortaya koyduğu proje bir insanın ömrüne sığamayacak kadar geniştir. Ama şu da bir gerçektir ki, Risale-i Nurlar her ne kadar evrensel hizmet metod ve üslubuna ait yolun işaret levhalarını göstermiş olsa da, yazıldığı dönem itibariyle ona talebelik yapmış olanların da, kaderin daha önceki cemaatler için de geçerli olan o ince sırrının dışına çıkabilmeleri, yani Üstad Hazretlerinin yaşadığı dönemin hizmet şartlarını farklı bir yoruma tabi tutarak yeniden yorumlamaları mümkün değildi. Bu bir eksiklik olmadığı gibi, Nurların ilk kahramanlarını ve onların izinden giden samimi hizmet insanlarını ve onların gayretlerini hafife almak da değildir. Aynı kader hiç kuşkusuz bütün cemaatler içinde geçerlidir.

Hocaefendinin temsil ettiği Hizmet Hareketi’nin Risale-i Nurlarla ilgisini doğru ifade edebilmek adına böyle bir girizgâh yapma zaruretini hissettim. Bilindiği gibi Hocaefendi Üstad hazretleriyle yüz yüze görüşememiş ve doğrudan ona talebelik de yapmamıştır. Ama risaleleri o dönemde tanıma imkânı bulmuştur. Aynı dönemde yaşamış olmalarına rağmen, böyle bir görüşme ve talebeliğin olmaması kaderin bir hikmeti olsa gerektir. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, Risale-i Nur, İslam’ın evrenselliğine uygun olarak bütün dünyaya hitap edebilecek hizmet metotlarını yahut bir medeniyet projesinin esaslarını ortaya koymuştu. Fakat bunun realize edilmesi ve hayata geçirilmesi, yeni bir hizmet dönemiyle mümkündü. Bu proje, yeni ve bağımsız bir kadro ile gerçekleşebilirdi. Bundan dolayı da Hocaefendi işe -tabiri caizse- sıfırdan başlamış ve bu yeni dönemi kucaklayacak insan kaynağını da bağımsız olarak kendisi oluşturmuştur. Bu dönemde eğitim hizmetlerinin sürekli ön plana çıkması ve dünyaya açılmanın da mihverini oluşturmasını bu espriye bağlamak uygun olur. Ama ilk günden itibaren Risale-i nurlar bu kadronun temel referanslarının başında gelmiştir. Hatta bu eserlerin daha iyi anlaşılması için de, sadeleştirme, farklı dillere tercüme ve başta tefsir ve hadis olmak üzere temel dini kaynaklarla birlikte okunması gibi yenilikler ortaya konmuştur. Hatta Hocaefendi bizzat kendisi Risalelerde ucu açık olan hususları izah etmiş ve bir yönüyle onun şerhi mahiyetinde pek çok eser kaleme almıştır. Onun eserleri bir yönüyle Risalelerin şerhi mahiyetindedir.

Ben Hocaefendi’nin Risale-i Nurları en iyi anlayan ve uygulayan kişi olduğu kanaatindeyim. Çünkü O, Bediüzzaman’ın hedef ve gayesini, hareket felsefesini, hareketin farklı dönemlerdeki duruşunun sosyolojik altyapısının öğelerini vs çok iyi tahlil edip hizmet hareketinin ana mihverini bunların üzerine bina etmiştir.

Lise yıllarında kaderin bir cilvesi olarak birçok nur cemaatini içerden tanıma fırsatım oldu. O dönemde Kırklareli Sağlık Meslek lisesinde yatılı okuyan öğrencilerin içinde Yeni Asya, Meşveret, Tenvir, Envar, Yeni Nesil grubundan çok samimi arkadaşlarım vardı. Birbirleriyle olan ihtilaflar, kısır tartışmalar, hizmet hareketine yönelttikleri eleştirileri ilk ağızdan duyuyordum. Dolayısıyla Hocaefendinin Nur hareketine getirdiği yeniliklerin önemini daha iyi anlama altyapısına bir nevi sahip oldum. Daha doğru ifade ile orada yaşadıklarım, Hocaefendi’nun Nur hareketine nasıl bir ivme ve kimlik kazandırdığını görmeme vesile oldu. Hepsi aynı kitapları okuduğu halde birbirini neredeyse tekfir edecek kadar eleştiren, bağnaz kafalı, farklılıkları ihanet olarak algılayan, şabloncu, risale-i nur gibi insanın bütün fikir pınarlarını coşturan, çok geniş perspektiflerle hayatı yorumlayan kitabı okudukları halde, işin ruhundan habersiz, tabiatıyla çelişkiler yumağında bulunan, nurdan elde ettikleri fikir gücünü cerbezevi tarzda kullanmayı üstünlük sayan, katı nasçı, yorumlamaya, açık bırakılan fikir uçlarını yeşertmeyi aklına bile getirmeyen adları farklı olsa da hep aynı tip insan kalıbını üretmeye çalışan hareketlerdi.

Dini bir hareket olan Nur hareketinin gerek devletin baskısı, gerekse hareket müntesiplerinin dinin en temel öncelikleri hiyerarşisini kavrayamamaktan kaynaklanan ve pek çok tarikatin de içine düştüğü usul bilgisizliği, Bediüzzaman’a muhabbeti ve saygıyı neredeyse peygamberin yerine koyacak kadar dengesiz, risale okumayı tabu haline getirmiş bir hareket bana hep Şiiliğin ilk çıkış sürecini hatırlatmıştır. Malumunuz Şia Hz. Ali’nin taraftarları demektir. Hz. Ali davasında haklı olduğu halde birkaç on yıl içinde Şiilik ana akım İslam yorumundan yavaş yavaş uzaklaşarak marjinal bir hale bürünmüş, en son olarak da içlerinden Hz. Ali’ye ilah diyen gruplar bile çıkmıştır. Her marjinal harekette olduğu gibi kendi haklılığını ortaya koyup inandırıcı olabilmek için Şiilik de yalanlara başvurmuştur. Erbabı iyi bilir ki, İslam tarihinde yalan hadis uydurmaları genellikle şia içinden gelişmiştir. İslam tarihinde bütün sapık hareketlerin değişmeyen ortak noktası “usûlü’d-din” i bilmemektir. Usûlü’d-din ihmal edilince marjinalleşmek kaçınılmaz hale gelir, çünkü fer’ aslın yerini alır. Fıkıh usulünden örnek verecek olursak: Fıkıh ilminde farzlar sünnetlerden çok daha fazla önemlidir; bin sünnet bir vacip, bin vacip bir farz etmez görüşü hâkimdir. Şimdi sünnet olan bir meseleyi farz gibi uygulamaya kalkarsanız dinin iç dengesini bozmuş olursunuz veya haram olan bir şeyi caiz haline getirmiş olabilirsiniz. Bu gibi dengesizlikler toplumsal hayata yansıdığı zaman radikalleşme ortaya çıkar. Daha ileriki safhalarda ise tabulaştırma gözlemlenir. Mesela Üstad Hazretleri matbaa ve çoğaltma imkânlarının olmadığı bir dönemde risaleleri yazmanın önemini çok vurgulamıştır. Onun bu tavrını kendi tarihselliği içinde okumayıp risale yazmayı Bediüzzaman’ın esas davası olarak kabullenmek evrensel bir hizmeti daraltmak olur.

Öte yandan Üstad’ın belli sorunlar üzerine geliştirdiği cevapları o sorunların ortadan kalktığı zamanlara da şabloncu bir yaklaşımla uygulamaya kalkarsanız dengesizliğe girmiş olursunuz. Bunun örnekleri çoktur. Ancak ben çok uzattığımın farkında olarak esas konum olan Hocaefendinin Risale Nur hareketini nasıl tecdit ettiğinin bazı örnekleri üzerinde durmak istiyorum. Bu uygulamalar zamanla diğer nur hareketleri tarafından da hayata geçirilmiş, dolayısıyla onların hizmet alanlarının gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Sayıları daha da artırılabilecek bu örnekler aslında bir tecdit felsefesinin farklı zamanlarda ortaya çıkmış tezahürleri olarak da değerlendirilebilir.

Bu örneklerden birincisi zamanın şartlarına göre ortaya çıkmış ancak sonradan sistemleşmiş “kitap okuma kampları”dır. Üstad’ın zamanında böyle bir uygulama yoktu. Hocaefendi Kestanepazarı Kur’an Kursu başka bir cemaate ait olduğundan, talebelerine doğrudan risale okutması yurt yönetimini rahatsız eder düşüncesiyle çocukları hem şehir hayatından uzak bir yerde, hem bilgi, hem maneviyat hem de ahlak açısından yetiştirmek amacıyla kamplar düzenledi. Bu kampların o zamanki adı da “kırda çadır” idi. Hulusi abi dâhil Üstad’ın pek çok talebesi o kamplara gelmiş, yapılanları yerinde görmüş ve takdirlerini ifade etmişlerdi. Bu uygulama daha sonraki dönemlerde de hem hizmet içinde hem de diğer nur cemaatleri tarafından örnek alınmıştır.

İkinci bir örnek de “tesbihat”ın cemaatle ve makamlı bir şekilde okunmasıdır. Üstad zamanında cemaat (koro halinde) toplu bir şekilde değil ferdi olarak veya müezzinin kendisi tesbihatı yaparmış. Hocaefendi tekye kültüründen gelmesi veçhile, tesbihatı “bestelemiş”. Evet hepimizin okuduğu o bilindik tesbihat makamı Hocaefendi tarafından bestelenmiştir ve şimdiye kadar da daha iyi bir beste geliştirilememiştir. Bu şekilde cehri ve toplu bir şekilde okunan tesbihatın insana tesir eden, kalbini yumuşatan, manevi zevklere açılan yönünü sanıyorum hepimiz müşahede etmişizdir.

Diğer bir yenilik nur dershanesi veya ışık evi dediğimiz evlerin fonksiyonlarının detaylandırılması diyebiliriz. 60’lı yıllarda var olan birkaç ev vardı. Bu evlere her kesimden insanlar gelip kalabiliyordu. Hocaefendi belli bir zaman geçtikten sonra üniversite öğrencilerinin kalacağı evleri ayırdı. Öğrencilerin üniversiteyi erkenden bitirip hayata ve hizmete atılmalarının önemi büyüktü. O zaman etrafındaki kişilerden eleştiri almasına rağmen Hocaefendi bu hususta ısrarcı oldu. Zamanla üniversite öğrencileri kendi arkadaşları ve diğer ortaokul ve lise talebeleriyle doğrudan ilgilenme fırsatı doğmuş oldu. Bu da ev sayılarının katlanarak artmasını netice verdi.

Hocaefendi’nin diğer önemli bir hamlesi de Kestanepazarı tecrübesinden sonra kendimize ait yurt açmak fikri idi. Evlerde en fazla 7-8 kişi kalabiliyordu. Yurt açılabilirse daha çok insana ulaşırız düşüncesi ile Bozyaka yurdu yapılmaya başlandı. Ama ne yazık ki Hocaefendi’nin karşısına dikilip “ Üstad yurt mu açtı da siz de açıyorsunuz” diyen şabloncu zihniyet hiç de az değildi. Zira o yurtta kalıp da imanını kurtaracak öğrenci sayısının çok olması onlar için önem sırasını yitirmişti. Bütün tenkitlere rağmen Hocaefendi ilk Bozyaka yurdu olmak üzere başka yurtların açılmasını ısrarla takip etti. Yeri gelmişken konuyla alakalı esprili bir hatırayı paylaşmak istiyorum: 70’li yıllarda insanlar arasında “1980 gelince Mehdi zuhur edecek” diye bir söz dolaşıyor; gün geliyor Hocaefendi’ye “1980 de ne olacak” diye sorulunca O “1980’de 80 tane yurdumuz olacak” deyip soruyu kapatıyor. Bu yurt meselesi ile alakalı Rahmetli Eşrefpaşalı Zafer abiden bizzat dinlediğim bir hatırayı da anlatayım: “Bir gün meyhaneden birkaç arkadaşı alıp Hocaefendi’nin yanına geldik, saat gece 2-3 civarıydı. Hocaefendi bizimle ilgilendi, sarhoş arkadaşlarımızın sorularına tek tek cevap verdi. Sonra gelecekte talebe hizmetlerinin inkişafı için yurtların öneminde bahsetti ve ileride çok yurtlarımız olacak anlamında bir şeyler söyledi. O anda içimden “hoca, güzel diyon da, burada üç beş sarhoşa konuşuyorsun, bunlar nasıl olacak” diye bir düşünce geçti. Yıllar sonra Manisa’nın bir ilçesinde yurt inşaatında çalışmak için Hocaefendi ile beraber bulunuyorduk. (malumunuz bu inşaatlarda Hocaefendi işçi gibi çalışmıştır) birden kulağıma eğilip “ Zafer bey, gördün mü? Kaç yurdumuz oldu” dedi. Hâlbuki ben o duygumu sadece içimden geçirmiş ve Hocaefendi’nin yüzüne söylememiştim!”

O günlerde “Üstad yurt mu açmıştı!” diyerek Hocaefendi’ye karşı çıkanların bu gün kaç tane yurtları var Allah bilir.

Yurt meselesinin inkişafıyla beraber “okul açma” fikri de gelişmiş oldu. Ancak bu düşünce hem hizmet içinde hem de nur hareketinden eleştiriler alıyordu. Zira okul demek devlet denetimi demekti, okul demek girişe Atatürk büstü koymaktı, okul demek milli eğitim müfredatı uygulamaktı. Dolayısıyla bunun hizmete olan faydası o günün ufkunda olanlar için ilk etapta anlaşılamamıştı. Bir de meselenin maddi yanı vardı, dahası öğretmen kadrosu bulma sıkıntısı. Neredeyse 55 yıldır devlet zulmü altında yaşayan bir hareketin böyle tepkiler vermesi bir manada normal karşılanabilir, ancak getirisinin ve hizmet hareketine yapacağı geniş dairedeki açılımın farkında olmak Hocaefendi’nin engin ufku ile mümkün olabilirdi. Yamanlar Koleji ile başlayan okulculuk faaliyeti şu an hizmet hareketinin evrensel tanıtımında ilk cümleyi hak eden bir duruma kavuştu: Eğitim faaliyeti…

Diğer bir mesele de Üstad’ın çekirdeklerini sergilediği dinler arası diyalog faaliyetleridir. Üstad , “belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza’ etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.” (Yirminci Lem’a ) demiş ve kendisi Vatikan’a Zülfikar risalesini göndermişti. Hocaefendi bu açık kapıyı düstur ittihaz ederek Edirne yıllarından itibaren diğer din müntesipleri ile münasebetlerini geliştirdi. Kamuoyunun Papa ziyareti ile tanıdığı bu aktivitelerin günümüz batı dünyasında Müslümanlar ile alakalı tekdüze bakış açılarını yıkmış, medeniyetlerin çatışması teorilerine fiili bir cevap teşkil etmiştir. Bu hamlelerin dünya barışına gerek şimdi gerekse daha sonra yapacağı katkılar, üzerinde ciddi akademik çalışmaları hak eden bir husustur.

Hocaefendi’nin yenilik olarak getirdiği diğer bir husus Risalelerin diğer İslami kaynaklar ile beraber okutulmasıdır. Kaderin cilvesi Üstad hayatta iken ulema sınıfından bir iki tane talebesi olmuş, onlar da Üstad’dan sonra çok yaşamamışlar. Üstadın talebesi diye bilinen bir çok insan hadis, tefsir, fıkıh, akaid, tasavvuf ve felsefe ilimleri ile ilgili derinlemesine tahsil görmemişler. Risale i nur gibi bir külliyatın, dayandığı kaynaklara vukufiyet kesbeden ulema heyeti tarafından temsil edilmesi hareketin geleceğe yürümesi adına çok önemli bir husustur. O yüzden Hocaefendi ilk kamplardan itibaren talebelerine risale/hadis/tefsir/fıkıh/tasavvuf/kelam eserlerini beraber okutmuştur. Daha o dönemde Risaleler’in “batıl inançlarla dolu” olduğunu isbata çalışan gerek diyanet gerek ilahiyat camiasına verilecek en güzel cevab Risale-i Nurların temel prensiplerinin dayandığı Kur’an ve hadis kaynaklarının gösterilip usûlü’d-din prensipleri ile uyumlu olduğunu göstermektir. Aksi taktirde yukarıda bahsettiğim fer’i aslın önüne geçirme, özü bırakıp kabuk ile meşgul olma, önem sırasını yitirip marjinalleşme kaçınılmazdır. Nur hareketinde Üstad Hazretlerinden sonra medrese ilmi görüp de risaleleri bu anlamda yorumlayan merhum Mehmet Kırkıncı Hoca ve Hocaefendi’den başka kimse yoktu. Özellikle İslam dünyasına risaleleri tanıtma misyonu ancak ehl-i ilim bir kadro tarafından gerçekleştirilebilirdi.

Şurasını ifade etmeliyim ki 1990’ların başında bile Risâle-i Nur’un yanında başka kaynak kitap okumaya karşı bir kısım Nurcuların alerjisi vardı. Üstad’ın gerek tasavvufi bazı yorumları gerekse ebced, cifir gibi Ehl-i sünnet ulemanın eleştirisine uğrayabilecek yanlarının çok iyi izah edilmesi gerekiyordu. Hizmet hareketi bu anlamda risalelerin İslam dünyasında tanıtılmasında kilit rol oynamıştır. Özellikle Prof. Dr. Suat Yıldırım ve merhum Prof. Dr. İbrahim Canan hocalarımız başta olmak üzere pek çok âlimin risaleleri doğru yorumlamasına zemin hazırlanmış, daha sonra risalelerin Arapça’ya çevrilerek İslam dünyasına ulaştırılması hizmet sayesinde olmuştur. Hocaefendi risalelerin Arapçaya çevirisinden özellikle cifir ebced konularının tercüme edilmemesini İhsan Kasım abiden rica ederek Arap dünyasının aşırı selefi damarlarından etkilenmiş havsalasında önyargılarının oluşmasına engel olmuştur. Daha sonra bu faaliyetler Hira dergisi programlarıyla devam edegelmiştir.

Diğer bir husus Risalelerin anlaşılması için ders esnasında izahat yapılmasıdır. Risale okurken izahat yapan Hulusi abiyi bile tenkit edebilen zihniyete rağmen Hocaefendi bu konuda da sistematik bir duruş sergilemiştir. Halen okuyucuların ısrarla gündemde tuttukları “risale kendi kendini açar, dolayısıyla zamanla anlaşılır hale gelir” fikridir. Ancak, özellikle farklı bilim sahalarında ihtisas yapmış insanların izahlarının risale-i nura yapacağı olumlu katkı tariflere sığmaz büyüklüktedir. Sözgelimi, “ene ve zerre risalesi” felsefe, fizik, kimya, astrofizik, hatta kuantum bilmeden anlaşılabilir mi? Bu konularda uzman kişilerin izahlarının hem akla hem de kalbe yatkınlık oluşturacağını anlamayan insanlar kâinat kitabını anlayabilirler mi?

Diğer bir husus, Hocaefendi’nin Üstad’ın değinmediği veya az değinip sonraya bıraktığı birçok konuyu detaylandırarak anlatmasıdır. Birçok örnek verebilirim ama bu konuyu sadece Kalbin Zümrüt Tepeleri üzerinden bir iki örnekle anlatmaya çalışayım. Üstad hemen hemen bütün eserlerinde tasavvufi bir çeşni kullanmıştır. Gerek işlediği bazı konuların sofiler tarafından işlenmiş konular olması, gerek büyük tartışmalara medar olmuş vahdet-i vücud gibi meselelere izahlar getirmesi, gerek kullandığı ıstılahların çoğunun tasavvufi ıstılahlar olması, hatta “kelam konularının işlerken bile tasavvufi verileri delil olarak kullanması” (çok önemli) risale-i nurun tasavvuf ilmi olmadan anlaşılamayacağını ispat eder. Mesela Üstad Haşir bahsi gibi kelamın en hararetli konusunu esma-i ilah tecellileri ile ispat eder ki, bu tutum kelamcılara değil sofilere ait bir ıstılah veya yaklaşımdır. Hâlbuki nurcular Üstadın “zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır” cümlesini alıp bütün bir tasavvuf geleneğine ve onun varidatına hep uzak durmuşlardır. Hocaefendi Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni yazarken “Nur mantalitesine göre bir tasavvuf anlayışı örneği” olmasına dikkat ederek yazdığını ifade etmişti. Üstadın az değinip çok izah vermediği bir çok konu ve daha fazlası Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ele alınıp işlendi. Mesela Üstad sır, hafî, ahfâ konularına bir iki yerde değiniyor[1], ama teferruat vermiyor. Yine aynı şekilde Tecelli-i Zat tan bahsediyor[2], ama ne olduğunu izah etmiyor. Bu gibi belki onlarca konu Hocaefendi tarafından alınıp işlenmiştir. Bu sadece tasavvuf ile alakalı da değildir. Diğer alanlarla da alakalı misaller verilebilir.

Hocaefendi’nin diğer bir tecdit yönü hayat merhalesini doğru anlayıp İslam’ı hayatın her sahasında temsil edecek insan yetiştirilmesine verdiği önemdir. İmam hatip, Kur’an Kursu ve ilahiyat alanları dışında başka alanlar ile uğraşmayan İslami cemaatlerin rağmına Hocaefendi bu meseleyi alıp sistematik hale getirerek sahasında uzman binlerce insan yetiştirilmesine vesile olmuştur. Eğitimden, sanata, müzikten baleye, pozitif ilimlerden, sosyal bilimlere, ilahiyattan tıbba, hâsılı her alanla alakalı kaliteli insan. Zira dünyaya İslam’ı doğru anlatabilmek ve de seviyeli temsil yapabilmenin yolu buradan geçmektedir. Diğer nur hareketleri bu konuda az da olsa gayret göstermiş olsalar da, bu husus Hizmet Hareketi’nin temel mihveri olarak göze çarpmaktadır.

Son bir husus olarak risalelerin sadeleştirilmesi meselesini zikretmek istiyorum. Ancak onu ayrı ve müstakil bir yazının konusu olarak düşündüğüm için burada kısa kesiyorum. Allaha emanet olunuz…

[1] Barla Lahikası, Sır hafi ahfa

[2] 31. Söz Birinci Esas


Yazarın Önceki Yazıları

Sekiz Kritik Söz

Hocaefendi’nin Izdırap Katmanları

Hocaefendi ve Yabancı Düşünürler

Hocaefendi’nin Eserlerini Tanıyor muyuz?

Pırlanta Eserlere İlk Bakış

Buğulu Penceremden Bana Yansıyan Kadarıyla

10 COMMENTS

  1. Yorumum sizin yukardaki yazınızdan birebir alıntı. Fakat benim yorumumda Fethullah Gülen yerine sizin yazınızda Bediüzzaman ifadesi geçiyor.

    “Dini bir hareket olan Nur hareketinin gerek devletin baskısı, gerekse hareket müntesiplerinin dinin en temel öncelikleri hiyerarşisini kavrayamamaktan kaynaklanan ve pek çok tarikatin de içine düştüğü usul bilgisizliği Fethullah Gülen’e muhabbeti ve saygıyı neredeyse peygamberin yerine koyacak kadar dengesiz, risale okumayı tabu haline getirmiş bir hareket bana hep Şiiliğin ilk çıkış sürecini hatırlatmıştır. Malumunuz Şia Hz. Ali’nin taraftarları demektir. Hz. Ali davasında haklı olduğu halde birkaç on yıl içinde Şiilik ana akım İslam yorumundan yavaş yavaş uzaklaşarak marjinal bir hale bürünmüş, en son olarak da içlerinden Hz. Ali’ye ilah diyen gruplar bile çıkmıştır.”

    Yazınızda daha bir çok tutarsızlıklar, sakatlıklar var. Allah sizi beni cümlemizi ıslah etsin.

    • Çok özür. Şöyle yazmalıydım:

      “Dini bir hareket olan Gülen hareketinin gerek devletin baskısı, gerekse hareket müntesiplerinin dinin en temel öncelikleri hiyerarşisini kavrayamamaktan kaynaklanan ve pek çok tarikatin de içine düştüğü usul bilgisizliği Fethullah Gülen’e muhabbeti ve saygıyı neredeyse peygamberin yerine koyacak kadar dengesiz, pırlanta serisini okumayı tabu haline getirmiş bir hareket bana hep Şiiliğin ilk çıkış sürecini hatırlatmıştır. Malumunuz Şia Hz. Ali’nin taraftarları demektir. Hz. Ali davasında haklı olduğu halde birkaç on yıl içinde Şiilik ana akım İslam yorumundan yavaş yavaş uzaklaşarak marjinal bir hale bürünmüş, en son olarak da içlerinden Hz. Ali’ye ilah diyen gruplar bile çıkmıştır.”

      Bu yorumumda “Gülen” yerine sizin yazınızda “Nur”, pırlanta yerine “risale” geçmekttedir. Yorumum birebir sizin yazınızdan alınmıştır.

  2. Gültekin biber ‘in bu yazısı iyi olmuş , diğer nur cemaatlerinin içine düştükleri durumları çok iyi eleştirmiş, genelde çoğu insan başkalarını hatalarını çok güzel tespit eder kendisine bakmaz, o noktada Hizmet için yapılan eleştiriler içinde diğer nur cemaatlerinin, tarikatların sitelerine bakabilirsiniz :))

    Onun dışında yazıda geçen çoğu husus detaylara ilişkin, sadeleştirme falan filan aç birine ejder meyveli smoothie şeyler bunlar. Yarın ölecek olsam son yazım ne hakkında olurdu diye düşünmek lazım.

    • Gene de bu sadeleştirme konusunda şöyle bir şey yazılabilir. Günümüzdeki mevzularla bağlantılı olmasını istiyorsanız şu noktalara değinebilirsiniz. o BÜYÜK abiler nasıl bu kadar bağnazca davranmışlar. Risale’i nur okumak niye bağnaz davranmayı engellemiyor, niye yetersiz kalıyor. Said Nursi kesinlikle sadeleştirme olmasın dediyse ya da o dönemde karşı çıktıysa bu söz nasıl yorumlanır. Said Nursi’nin sözünün bağlayıcılığı nedir, akıl bilim günümüz şartları hangisi daha üstündür. Sadeleştirme yanlış bile olsa, işi bedduaya lanete götürmek islamı açıdan doğru mudur? Böyle teferruat mevzuları büyütmek doğru mudur, böyle teferruat mevzularda Said nursinin (yaptıysa) geçmişte kesin ya da değil bir söz demesi doğru mudur? Sadeleştirilen kitaplar her biri 1 milyon basmıştı galiba 3-4 tane var, bunun ekonomik değeri nedir ? Said nursi bu kitapları defalarca okuyun size yeter dönemin alimi olursunuz demiş midir bu söz nasıl anlaşılmalı, bu kitapları defalarca okuyan kişiler niye sığ görüşlü olup ve dini de yanlış yorumlayabiliyor. Sığ görüşlü olmamak, usulü dini bilmek için başka çok kitap daha okumak gerekiyorsa, risaleleri defalarca okumak ne kadar doğru ? insan ömrüne vaktine göre hesaplayınca o rakam kaç olmalı? o büyük abiler hakkında gene yukarda eleştirdiğiniz vefat edenler dahil, rüya menkıbe olağanüstü bir olay var mıdır anlatılan ya da said nursinin güzel bir sözü var mıdır onları uçuran vs ?

  3. Yazınızda şöyle bir ifade geçiyor “… risale okumayı tabu haline getirmiş bir hareket…” Tabu benim bildiğim kadarıyla ‘yasak’ demek, ‘dogma’ demek istemiştiniz herhalde?

  4. Genel anlamıyla cemaati ve F gulen i yıkayıp yaglayan ifadeler..şurada da güdük kaldı cemaat..şurada da aşırıya kaçtı..siyasetle devletle yasak aşklar yaşadı vs yok…

    Bir de çok samimi soruyorum.. “Bale” alanında cemaat kimi yetiştirmiş..
    Okurken gülme krizine soktu beni..

    Gültekin bibar da biliyor ki bu siteyi genelde eleştirel yaklaşımı benimseyen cemaat mensupları takip ediyor..

    Onların (eleştirel yaklaşımı benimseyenlerin) kirlenen zihinlerindeki isi pası siliyor aklınca..

    Uzun zaman takip ettim…birtek hatayı dile getiren cümlesine şahit olmadığım bı adamın söyledikleri yok hükmündedir..

    “””KULAKLAR DOYDU, GÖZLER (yasayani görmeye) AÇ “””
    Gültekin bey..
    Anlat ha anlat..

  5. Hizmet, sialar gibi, hatta ismaililer gibi bir hal aldirilacak. Acil tedbir alinmazsa!
    Gultekin kardes, Hizmet, Nefis muhasebesi yapmaz, gecmisi ile yuzlesip helallesmezse, hocanizin dilinde tuy bitti nerdeyse, fertleriniz kendilerini sifirlamazsa, kilikirk yararcasina yasamayip temsilde fail olursa,
    zengin bir klup olmaktan ote birsey olmazsiniz!..
    Tozlanmis dosyalari raflardan indirmeye baslayin. Cocugumuzun yanik izleride kiymetlensin…

Comments are closed.