Dr. Ahmet Çamalan, The Circle

Hizmet hareketi mensuplarının önemli bir bölümünde yapılan haksızlık ve zulümlerin büyüklüğü karşısında sessiz kalan hatta destekleyen topluma karşı bir musibet beklentisi var. Başa gelecek bir musibetle toplumun gerçekleri anlayacakları intibaha gelecekleri düşünülerek böyle bir beklentiye giriliyor.

Birinci yazımızda umumi musibet beklentisinin tadil edilmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Bu yazımızda maddeler halinde gerekçelerimizden bahsedeceğiz.

1-Musibet umuma gelir, içinde masum da zarar görür, sevdiklerimiz de zarar görür, yine en çok biz üzülürüz.

2- Büyük bir felaketle toplumun intibaha geleceği ve sizin haklılığınızı anlayacağı inancı bir romantizmden ibarettir. Kimse başına gelen musibetin kendisinden kaynaklandığını düşünmez. İnsanlar genelde suçluyu dışarda ararlar. Hatta bunun sizin beddualarınız yüzünden olduğunu düşünürlerse başa gelecek bir musibet karşı tarafta düşman sayısını artırır veya olanı kavileştirir. Bu size karşı,17 Ağustos depremi sonrası açılan “7,4 Yetmedi mi?” pankartına duyulan öfkeden daha büyük bir öfkeye sebep olur.

3- Süreç geçtikten sonra tekrar bu insanlara mesajınızı ulaştırmaya çalıştığınızda karşını da hüşyar bir kitle bulamayabilirsiniz. Halbuki sizler şartlar ne olursa olsun insanlara mesajınızı ulaştırmak için yola çıkmıştınız. İnsanımızın çoğu aslında sizin durumunuza çok üzülüyor fakat coğrafyanın şartları gereği gereken tepkiyi gösteremiyor olabilir. İçin için size çok üzülen ve sürecin bitmesi için dua eden insan sayısı sizin sosyal medyada karşılaştığınız trollerden veya siyasetin çamuruna bulaşmış ve ondan nemalanan bir kitle ve taylasanlı imamlardan çok daha fazla. Bu insanlar bir gün her şey durulduğundan sizin onlara sevgiyle bakmanızı bekleyecekler ve sizlere kucağını açacaklar. Şayet büyük bir musibet gelir ve çok büyük acılar yaşanırsa ardından kuvvetle muhtemel “Oh oldu!” “ İşte gördünüz mü?” türü söylem ve paylaşımlarla o kitleyi de tamamen kaybedebilirsiniz.

4- Musibet beklentisi bir çıkış yolu, bir mahreç arayan bunalmışlara, darda olanlara, sıkıntının nefes alamaz hale getirdiği insanlara zarar verir. Zira ferahlamak için bekledikleri o an gelmedikçe dirençleri zedelenir, moralden düşer, davaya olan inançlarını kaybetme noktasına gelirler. Halbuki sabır bu sürecin en önemli imtihan aracıdır bana göre. Sabırda direnç düşerse – Allah korusun- kazanma kuşağında kaybetme ile karşı karşıya kalınabilir.

Burada canlı bir misal vermek istiyorum. Çok yakın bir arkadaşım var, devlette mühim bir vazifeyi ihraz ediyordu. Bu arkadaşım daha “darbe”den çok önce ihraç edilmiş ve bütün haklarından da mahrum edilmişti. (Ne emeklilik ne sigorta… vs). Meş’um hadiseden sonra ise hepimiz işimizi, gücümüzü, makamımızı, statümüzü kaybetmiş olarak en az masrafla yaşayabileceğimizi düşündüğümüz memleketlerimize dönmüştük. Bu arkadaşım ise ailecek babasının evinde yaşıyor ama başka şehirde olan evini boşaltıp eşyalarını memlekete taşımıyordu. Sordum: “Neden taşınmıyorsun?” Muhtemelen birinden duyduğu “müjdeye” dayanarak: “Ekim de yıkılıp gidecekler inşallah” dedi. Halbuki darbe olmuş ve her şey yıkılmıştı. Arkadaşın hala umudu vardı. Ne var ki o ay gelmeden arkadaşı içeri aldılar ve hala orda. Şu an süre uzadıkça arkadaşımın psikolojisi nasıl bir evirilme içerisine giriyor bilemiyorum. Umarım umutları hala taptaze ve canlıdır.

“Dövene elsiz, sövene dilsiz” düsturuyla yola çıkmış bu “sevgi” hareketinin çok içerlediği ve kızdığından dolayı kendi insanının külliyen musibete düçar olup günlerini görmelerini beklemeleri bence yola çıktığımızda önümüze konan misyondan uzaklaşmadır. Zaman zaman bende de karşı konulmaz şekilde ortaya çıkmasına rağmen bu duygumuzun acı ve zor da olsa tadil edilmesi gerekmektedir.