Dr. Ahmet Çamalan, The Circle

Bu hafta eleştiri metodolojisi üzerine bir yazı yazmayı planlamıştım. Fakat dün sabah yakın bir abimin, haydut çetesinin eşkıyaları tardından derdest edildiğini öğrendim.
Dünyanın en güzel insanlarından biriydi. Aylardır gaybubet hayatı yaşıyordu. Buna rağmen eşi hapiste olan veya saklanmak zorunda olduğu için bir yerde çalışamayan arkadaşların ailelerine bir şekilde ulaşıp irtibat kurabildiği insanlardan topladığı yardımlarla onlara el uzatmaya çalışıyordu. Kısıtlı şartlara rağmen harami çetesinin hayat hakkı tanımadığı insanlara can suyu olma gayreti içindeydi. Çekinerek ama ihtiyatla bulunduğu yerden çıkıp ilgili yerlere gidiyor, hayatlarını idame ettirecek kadar bir şeyler paylayıp dönüyordu.

Aranıyordu ama “Çık gel!” dememize rağmen, çıkma imkânı olduğu halde “Bu arkadaşları bırakıp nasıl giderim? Benden başla irtibatları yok. Onların durumlarını benden başka bilen yok. Kimse onlara yardım ulaştıramaz.” deyip reddediyordu.

Arada bir 8-10 yıl geç sahip olduğu ciğerparesi kızlarına olan özlemini gidermek için evine uğruyor, sonra yine “gönüllü mahpusluğu”na dönüyordu. Dün sabah gözünün nuru prenseslerini bir kez daha görüp göz aydınlığı almak için evine uğramak istediğinde “Şimirler” tarafından evinin önümde -inşallah yavruları görmeden- bir şaki gibi derdest edildi.

Haberi duyduğum andan itibaren hayata dair her şey gözümde anlamsızlaştı. Ne yazmaya takatim kaldı ne de başka bir konu hakkında düşünmeye hevesim. Her şey sıradanlaştı, sönükleşti. Gözlerini açmış abinin yolunu intizar eden mağdur-mazlum aileler belirdi zihnimde. Abinin kendi ailesi geldi. Hayatta şu durumdan başka anlatılacak her şey boş göründü gözüme. Neyin bahsini açsan yavan, tatsız ve ruhsuz. İçinde mana yüklü hiçbir mevzu yok. Kelimeler, sözcükler sönük ve kimliksiz. Sadece can çekişen, canhıraş çığlıklar atan harfler yığını… Üstadın “Ayasofya’nın ışıklarının sönmesi gibi” diye tarif ettiği bir hal. Her şey ışığını yitirmiş, karanlık ve başıboş. Gözümde canlanan bir tek, yere yatırılmış, omuzuna çökülerek ellerine ters kelepçe takılmış ve sürüklenerek götürülen “abim” var. Bir de abinin yolunu gözleyen mahzun-masum çocuklar.

İçimde bir deprem kopuyor. Köpürüp şahlanan dev dalgalar göğüs kafesimi sıkıyor. Bağırmak haykırmak istiyorum: “Ey dünya! Daha niye dönüyorsun ki!? Dur! Ey gök! Neden başımızda dikilmiş duruyorsun? Çök! Ey yer! Nasıl oluyor da yarılmıyorsun?… Bu utanca nasıl dayanıyorsunuz? Ve ey göklerin ve yerlerin hâkimi! Arzın ve semaların biricik sahibi! Ne kadar da halimsin!!!”

Elime kalemi aldığımda bu duygularla ağız dolusu haykırmak, şu ifritten zamana lanetler okumak istiyordum. Ne var ki kaderin kaleminin ne yazdığını ve bundan muradının ne olduğunu anlama kabiliyetim olmadığından dolayı sustum. “Elbette herkesin hesabının üzerinde Mevla’nın bir hesabı var ve bu yaşananlardan bir muradı var.” diyerek teselli bulmaya çalıştım.

Ey bu yerlerin sahibi yüce Mevlamız! Her şey sana ayan. Mazlumun, mağdurun, masumun ahını elbette ki yerde koyacak değilsin. Senin rızana sığınıyor ve “Medet Yâ Hû!” diyoruz.


Yazarın Önceki Yazıları

Kelimelere Yüklediğiniz Anlamlar Sizin Dünya Görüşünüzü Yansıtır

Hamaset Üreten Tarih Anlayışından Kurtulmalıyız

Sürece Dair Bir Analiz Denemesi-2 Umumi Bir Musibet Beklentisi Doğru Mu?

Bizim Allahımız var

Sürece Dair Bir Analiz Denemesi-1 Neden Evlerine Ateş Düşmedi?