Balancing stones

Dr. Ahmet Çamalan, The Circle

Yazın bunaltıcı sıcağı ülkedeki atmosferin sıcağıyla karışıp hayatı bize iyice boğucu hale getirirken günler gelip geçiyordu. Hiçbir haber kanalını açmaya midem el vermiyor, haber kanallarından akan şerareleri duymamak için tiksinti ve bulantıyla kendimi dışarı atıyordum. Sosyal medya hesaplarımı kapatıp bütün irtibatlarımı sildiğim için bizim dünyamızda hadise nasıl değerlendiriliyor, olaylara nasıl bakılıyor, Hocaefendi ne konuşuyor… hiçbirinden haberim olmuyordu. Memesinden kesilen bebek gibi beslenme kaynaklarından kopmuş ruhum, adeta vaveyla ediyordu. Bu arada her geçen gün yaşadığımız şehirde birinin içeri alındığı haberi geliyor, sohbetlere gidenlerin birbirini ihbar ettiği, insanların tanıdıkları bildikleri kişileri “bu da onlardan” diye ispiyon ettikleri şayiası hızla yayılıyordu.

Cadı avı bütün hızıyla devam ederken çemberin giderek daraldığı hissine kapılıyordum. Artık sadece cumaları gittiğim camide hizmet hareketine ağır iftiralar içeren hutbe kılıflı propaganda metinleri okunuyordu. Beni çok iyi tanıyan imam her hutbesini gözlerimin içine bakarak okuyordu. Artık Cumalardan da haz alamaz olmuştum.  Camiler adeta ışığını yitirmiş, birer kara propaganda cihazı haline gelmişti. Kendimi öyle kimsesiz, öyle yalnız, öyle terkedilmiş hissediyordum ki hizmet insanına ait “şu şöyle demiş, şu şöyle yapmış, o bunu ihbar etmiş, şu şunu ispiyonlamış…”  haberleri hizmet duygu-düşünceme ağır balyoz darbeleri indiriyordu. Şehirde ne okul ne dershane ne etüd merkezi, ne bir ev… hiç birisi kalmamıştı. Harami çetesi hepsine çöreklenmiş, adeta yağma-çapul paylaşmıştı. Ne gidip bir yudum çay içecek/dertleşecek yâran, ne içeri girince atmosferinden beslendiğin bir hizmet ocağı kalmıştı. “Artık her şey bitti” duygusu her geçen gün içime çörekleniyor, şeytan ürettiği vesveseler ve aveneleri sayesinde bu duygumun üzerinde tepiniyordu.

Bu arada İstanbul’daki evimizi bir arkadaş oradan apar topar yükleyip göndermiş, eşyaları bir mağazaya yığmıştık. Zaten birkaç yıl önce bitirilmiş akademik ve yöneticilik kariyerimden sonra yeni kurduğumuz reklam şirketini de kapatmış böylece çulsuz bir şekilde ortada kalmıştım. Birkaç ayı beyhude “ne iş yapabiliriz” arayışıyla geçirdikten sonra en yakınlarımdan başlayarak kapıların bana sürmeli olduğunu acı bir şekilde görecektim. Benden dolayı onlara zarar gelmesin diye ailem haricinde kimseyle yan yana görünmemeye dikkat ediyordum. Buna rağmen ara sıra ailemden birilerini ziyaret için çıktığımda beni görenler “herkesi aldılar bu niye hala buralarda geziyor” diye -bazıları hasedinden, bazıları garezinden- söyleniyorlardı. Bunlar da benim kulağıma geliyor, suyumun yavaş yavaş ısındığını düşünmeye başlıyordum. Gemileri yakıp bir karar vermem gerekiyordu. Kayınpeder-valideyle yaşadığımız bize ait evde 4 çocuk ve gelen gidenle eşim adeta ağır işçi gibi çalışıyordu. Üniversite okuyan kızımızın ihtiyaçları çoğalıyordu. Bebeğimiz daha yeni emeklemeye başlamıştı. “Agu-agu” çağındaydı. Elimizdeki para da kayınpederin desteğine rağmen hızla erimiş bıçak kemiğe dayanmıştı. Bütün bu şartlar altında gitmek-kalmak arasında karar vermeliydim. Gözümde en çok büyüyen ayağıma pranga gibi yapışan konu bebeğimden ayrılmak istemememdi. İlk adımlarına ilk sözcüklerine şahit olamadan, en tatlı zamanlarının ben görmeden geçmesine gönlüm razı olmuyordu. Bir yandan da gelip götürürlerse zaten kokusuna hasret kalacaksın iyisi mi kontrollü bir ayrılığı tercih et diye mantığım baskı yapıyordu.

Sonunda büyük bir risk alıp karakola yurt dışı çıkış yasağımın olup olmadığını öğrenmek için dilekçe verdim. Netice herhangi bir çıkış yasağımın olmadığı yönündeydi. Hem şaşırmış hem üzülmüş hem sevinmiştim. Zaman kaybetmeden evi arabayı satıp kardeşimin epeydir “abi gel” diye baskı yaptığı Amerika’ya gitmek üzere yola çıktım. Niyetim Amerika’da bir iş kurmak, kurduğum iş üzerinden “yatırımcı vizesi” almak ve o vizeyle de ailemi yanıma getirmekti. Ne olur ne olmaz diye anne-baba ve kardeşlerim haricinde kimseyle vedalaşmadan çıktım. Kafamda kurduğum plana göre 6 ayda ailemi yanıma almak vardı ama ne olacağını bilmediğim bir meçhule doğru yelken açarken içimde karmaşık duygular yumağından oluşan bir hüzün vardı. Sonuçta uzun süre hiç görüşememe ihtimalini de içinde barındıran bir riskle ailemden ayrılırken bir yandan da üzerimde oluşan müthiş manevi baskının beni nasıl ezdiğini uzaklaştıkça anlamaya başlıyordum. Her kilometre ilerledikçe adeta düğümlerimden çözülüyormuşum gibi bir ferahlık da oluşuyordu. Aylardır neyin içinde yaşadığımı hissetsem de ağırlığının üzerime bu kadar çöreklendiğini fark edememiştim. Psikolojik, manevi ve siyasi atmosferin ağırlığı ruhumu ezmiş adeta preslemişti.

Hepimizin inanmakta zorlanacağı bir şekilde sorunsuz olarak New York’a doğru havalandığımda bunun bir rüya olabileceği konusunda ciddi endişelerim vardı. Uçak havalandıkça beni neyin beklediğini bilmemenin verdiği endişeye rağmen adeta sıkıntılarım da dökülüyor, hafiflikten uçuyormuşum gibi geliyordu. Soğuk bir Aralık günü Kennedy havaalanına indiğimde daha önceleri gelmiş olmama rağmen ilk defaymış gibi bir yabancılık hissettim. Hayatımın kalan kısmının ne kadarını buralarda geçireceğimi bilemeden yeni bir “gurbet yıllarına” merhaba demeye hazırlanıyordum. Kardeşimin evine yerleşip bir namaz vakti kendimi “kültür merkezinde“ bulduğumda yaşadığım duyguları anlatmaya kelime bulamıyorum. Çölde uzun süre susuz kalmış seyyahın kendini vahaya attığında hissettiği duygu neyse ona benzer bir halin içindeydim. Aylardır, aşinası olduğum drahşan çehrelerden uzak kalmanın, müessesem dediğim bir kapıdan içeri girmenin yokluğunu yaşamış biri olarak ilk içeri girdiğimde adeta kendimi yeniden doğmuş gibi hissettim. İlk cemaatle namazı ömrümde ilk defa gördüğüm ama hasret kaldığım ahiret kardeşlerimle omuz omuza kılarken göz yaşlarımı tutamıyordum. Aylardır içinde yaşadığım psikolojik ortam bana sürekli hizmetin bittiğini telkin ediyordu. “Ömrünü adadığın her şey artık bitti” diye sürekli kulağıma fısıldıyor ve beni ümitsizlik gayyasına doğru yuvarlamaya çalışıyordu. Kültür merkezinde melek-nümun arkadaşlarla omuz-omuza namaz kılarken adeta herşey yeniden diriliyormuş, küllerinden yeniden doğuyormuş gibime geliyordu. “Oh! varmış, hala dipdiri ayakta duruyormuş, emekler zayi olmamış, hala her şey için çok geç değilmiş” diyerek şükürle secdeye kapanıyordum…

Hikâyeyi çok uzattım. Neden bu kadar ayrıntıya girdim? Sizi hiç ilgilendirmeyen hayat hikayemi neden bu kadar teferruatlı anlattım? Aslında gördüğünüz gibi benim yaşadığım şeyler öyle abartılacak, büyütülecek, sarsıntı hasıl edecek şeyler değil. Yaşanan onca fecai cefai varken benimki devede kulak, çölde kum bile değil. İnsanlar neler yaşadılar ve yaşıyorlar. Bütün onlar dururken benim hayat hikayemin bir bölümünü size bu kadar teferruatla anlatmam hadsizlikten başka bir şey değil. Ama amacım bir şeyi vurgulamak. Yaşadığım o kadarcık şeyle bile içine düştüğüm halet-i ruhiyeyi bir de binlerce katıyla yaşayan mağdur, mazlum, mahkûm, mehcûr kardeşlerimizin ruh haletinin yanına koyun. Sizin hiçbir tesir etmeyeceğini düşündüğünüz en ufak bir olumsuzluk bile onların ruhunda bomba tesiri yapıyor. Yıllarını, malını, canını, canparesini uğruna feda ettiği yol üzerindeki minicik taşlar, çıplak ayaklarını kanatıyor, acısı yüreğine işliyor.

Kısa bir örnekle bunu da açayım: Bir dönem beraber çalıştığımız yurtiçinde-dışında haber ajansı müdürlükleri de yapmış bir arkadaşım daha darbe kumpasından önce tecrit edilmiş, kimseyle görüşemez olmuştu. Zaman zaman gizliden bana gelip dertleşme ihtiyacını gidermeye çalışıyordu. Bunalmıştı. Beslenememek ruhunda derin yaralar açıyordu. Herkese ve her şeye isyan doluydu. Sebebini bilmediği bir şekilde herkese kızıyordu. Tabi ki harami çetesine karşı daha bir nefret doluydu ama yürüdüğü yolun yoldaşlarına da içten içe sebepsiz kızıyor bu da psikolojisini olumsuz etkiliyordu. Kumpastan sonra zulmün geldiği seviye arkadaşın psikolojisinin kaldıramayacağı bir kerteye ulaşmış ve depresyona girmişti. Ben Amerika’ya geldikten sonra arada telefonla konuşuyor derdini dinlemeye çalışıyordum. Kafasının içindeki hesaplaşmaları bana açıyor, sürekli bir mücadele halinde olduğunu, beyninden bunu söküp atamadığını söylüyordu. Havuz kanallarından başka haber duyamamanın, o habis suratı ve sesi sürekli duymanın verdiği ıstırap dayanılmaz boyutlara gelmişti. Kendini dağlara vuruyor, doğa yürüyüşü, balık avı, fotoğrafçılık vs ile ruhunu teskin etmeye çalışıyordu. Ama durulmuyordu. Ağır depresyon ilaçları kullanmaya başlamıştı. Bir gün dedim ki “kendinle bu kadar mücadele etmeyi bırak.” Verdiği cevap kanımı dondurmuştu: “Ne kendimle mücadelesi, ben -haşa- Allah’la mücadele halindeyim.” Havuz şerareleri haricinde haber alabildiği tek kaynak olan twitter’da gördüğü duyduğu şeyler onu derinden yaralıyor artık hizmetin bittiğini düşünüyordu. Bir gün buradaki bizim arkadaşların çalıştığı charter schoolun dışından bir fotoğraf çekip gönderdim. Hâlbuki ahım-şahım bir görüntüsü de yoktu. Depodan bozma penceresiz büyük bir bina. “İnanamıyorum” dedi. Gözleri hem yaşardı hem parladı. “Burası gerçekten var mı? Hala böyle yerler var mı? Hizmet devam ediyor mu? dedi. Aynı benim birkaç ay önce, uzun süre görüşmediğim bir arkadaşın “abi buraya tayin oldum” deyip Japonya’dan beni aradığında hissettiğim duygu gibi. “Nasıl yani? Hala tayin var mı? Hala işleyen müessesler var mı?” diye içimin köpürdüğü gibi…

Son bir örnekle bitireyim. 30 yıldır kendimi bir şekilde hizmet hareketinin içinde tarif etsem de Hocaefendinin çok yakınında hiçbir zaman olamadım. Vaazlarda ve konferanslarda görmenin haricinde ne meşhur beşinci katlarda ne de şu anki kampta bulunma şansım olmamıştı. Hep o çok yakın atmosferin içinde bir gün ben de olurum diye hayal etmiş ama bir türlü bulunamamıştım. Amerika’ya geldikten sonra da hayatı bir düzene oturtma telaşesinden hem de çocuklar gelirse onlarla beraber gideriz düşüncesiyle hep ertelemiştim. Ailemin maceralı da olsa sağ salim gelmesinden sonra kampa gitmeye niyetlendim. O sıralarda Ahmet Kuru, Gökhan Bacık, Özgür Koca gibi yazarların direk Hocaefendiyi hedef alan eleştiri yazıları yayınlanıyordu. Tamamını olmasa da bir bölümünü okuma fırsatım olmuştu. 30 yılın sonunda ilk defa “dar dairede” Hocaefendinin atmosferinde bulunacağım heyecanı yaşarken kampa girdiğimde o yazıların ruhumda inanılmaz bir tahribat yapmış olduğunu hissettim. Çocukluğumdan beri hayal ettiğim o efsunlu havaya bir türlü giremiyordum. Adeta Ayasofya’nın ışıkları sönmüş gibiydi. Kamp atmosferinin her anında ruhumda manevi hazlarla ürpererek ibadetlerimi yapacağımı, evradımı okuyacağımı ve Hocaefediyi göz yaşları içinde izleyeceğimi hayal ederken hatta dayanamayıp bir yolunu bulup ona sarılacağımı düşünürken duygusal bir kabz haline bürünmüştüm. Gözüm sürekli kusur arıyor, şeytan durmadan vesvese püskürtüyordu. Maddi-fiziki şeylere takılıyor, şura niye böyle bura niye şöyle diye gözüm sürekli kamp ortamındaki aksaklıklara ilişiyordu. Normal zamanda olsa ruhumu feda edeceğimi düşündüğüm o koca abiler ortalıkta gezen alelade beli bükülmüş huysuz ihtiyarlar gibi gözüme görünüyorlardı. Hocaefendi sohbet ederken anlattığı şeylerden çok jest-mimiklerine, tavırlarına odaklanıyor, ilk gördüğümde içim manevi bir huzurla dolacak diye beklerken, orada öylece donuk donuk seyrediyordum. Sonra düşündüm. O yazılar bende böyle bir etki hasıl ettiyse ya sıkışmış, bunalmış, daralmış, sırf hizmetle iltisakı olduğu için çekmediği kalmamış insanlar üzerinde nasıl bir tesir bırakmıştır?…

Son bir haftadır Ahmet Dönmez beyin yazıları üzerine kopan fırtınada etkili eleştirinin hizmet hareketinin “merkezinde” meydana getirdiği tesirin somut örneğini görmüş olduk. Ahmet beyin ısrarlı takibi neticesinde aslında hepimizin içine su serpen AFSV açıklamasının gelmesi bir veridir. Fakat gözden kaçan bir veriyi daha söyleyeyim. Ahmet beyin ortaya sürdüğü iddiaların her şeye rağmen bazı belirsizlikler içermesi ve konunun ele alınış biçimi, hadiseyi bütün ayrıntılarıyla bilmeyen insanlar üzerinde sarsıcı bir etki bıraktı. Haber, Hizmet tabanında havuz medyasının ve Ergenekon’un hizmet hareketine karşı uzun yıllardır kullandığı “merkezde, bir güçler mücadelesi olduğu, Hocaefendi’den habersiz iş çeviren bir kripto yapının olduğu, Hocaefendiye rağmen hareket eden -tabiri caizse- onu ayakta uyutarak tabana etki etmeye çalışan bir çetenin varlığı” argümanlarının subliminal mesaj olarak verildiği intibaını uyandırdı. Bu, bir taraftan Ahmet beye sert reaksiyon olarak yansıtılırken, hadiseleri etraflıca okuyamayan ve gerçek bilgiye ulaşma imkânı/zamanı/takati olmayan insanlar üzerinde “nasıl yani ben yıllarımı, canımı, malımı, cananımı bunun için mi feda ettim” etkisi bıraktı. Hizmetle olan gönül bağına ağır darbe vurdu. Bunu, haberlerin altındaki yorumlarda ve etrafımda içim acıyarak/kan ağlayarak müşahede ettim. İşte haftalardır yazmaya çalıştığım “eleştiride denge” uyarısının hedefi buydu. Eleştiri olarak ortaya koyduğumuz bilginin doğruluğu biryana, ele alınış biçimi/tarzı ve arada bırakılan boşluklar, bilgiyi gerçeklik algısından koparıyor. Bilginin, aslında kast edilmeyen mecraya doğru kaymasına ve o bilgiden farklı anlamlar çıkarılmasına sebep oluyor. Bu tür durumlarda tahribatın önlenmesi adına mevzunun herkesin bilgisine ham haliyle ve kabaca sunulmasındansa doğrudan ilgili mercilere sunulması veya uygun bir platformda tartışılarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunun için daha önce öne sürdüğüm “eleştiri akademisi/eleştiri platformu” gibi bir yapı oluşturulmalı ve orada çözüme sunulmalıdır.

Son bir haftadır ortaya konan tartışmalar benim gibi görece daha “tuzu kuru”, doğru bilgiye ulaşma imkânı daha rahat olan biri üzerinde bile yaptığı tesir inanılmaz sarsıcıydı. Yazma iştiyakımı, okuma şevkimi bile kaybedecek duruma geldim.

Kendinizi şunun yerine koyun: Hayatınız başarılarla dolu, çok iyi bir kariyer yapmışsınız veya çok büyük servetiniz, malınız, mülkünüz, itibarınız var. Hepsini hizmetle iltisakınız olmasından dolayı kaybetmişsiniz. İtibarınız sıfırlanmış, kariyeriniz bitirilmiş. Yetmemiş bir de hapse atılmış, günlerce, aylarca anlatmaya utanacağınız işkencelerden geçmişsiniz. Bütün bunlara da hizmetin bir ferdi olduğunuz için katlanmışsınız. Biraz rahatlayınca, görüşte biri size şunu diyor veya henüz çıkmışsınız ve sosyal medyada şununla karşılaşıyorsunuz: “Hizmetin içerisinde senin bütün bunları yaşamana sebep olan bir çete varmış” “Tepedekiler birbirinin ayağını kaydırmaya çalışırken meğer siz kurban gitmişsiniz” … Ne düşünürsünüz? (Şimdi bazıları diyecek ki: “Yok mu?” Cevap AFSV’nin bildirisinde gizli: Size gelen her bilgi akıl ve vicdanla değerlendirilmeli, Hizmet prensipleriyle bağdaşmayanlar reddedilmelidir.)

Şimdi bütün bu insanları düşünelim. Eğer bizler eleştiri yapacağız diye edindiğimiz bilgilerin doğruluğunu test etmeden direk paylaşırsak bu, doğru bir bilgi bile olsa paylaşım şeklimizden dolayı o bilgi gerçeklikten uzaklaşıp zan şekline dönüşebilir. Bu durumda insanlar umutla ve heyecanla içinde bulunduğu sıkışıklıktan kurtulup yeniden aşkla şevkle hizmete koşturmayı hayal ederken yaşadığı travmanın da tesiriyle nereye savrulur? O psikolojiyle gerçeklik algısından kopan bilgiler, duygusal harmanlamayla hayatını hizmetten başka hiçbir sevdası olmayacak şekilde kurgulamış insanlar üzerinde aldatılmış bir maşuk tesiri bırakmaz mı? İnsanların psikolojisi bu ağır travmaları atlatmakta zorlanabilir ve şer şebekesinin pompaladığı “hizmet bitti” argümanı kafalarına yerleştirebilir. Onun için öncelikle insanların manen zinde kalmalarını sağlayacak ümit dolu müjde dolu mesajlar vermek, insanlara umut aşılamak gerekir. Eleştireceğim diye insanların bel bağladığı manevi dinamikleri, baltalamamaya özen göstermek gerekir. Zorluklar içerisinde savaşan, mücadele eden insanların psikolojisi, sizin eleştirinizi ölçüp tartıp soğukkanlılıkla değerlendirmeye uygun olmayabilir. İnsanların kafasında “hizmet bitmiş” algısı oluşturacak söylemlerden uzak durmak lazım.

Bütün bu söylediklerimizi insanlar eleştirinin önünde bariyer olarak görüyor ve “n’apalım, hiç eleştirmeyelim mi yani” diyorlar. Halbuki biz onu değil şunu diyoruz:

  • Eleştiri yapın ama iftira atmayın.

  • Hakkaniyet çizgisinden çıkmayın.

  • Eleştiri diye öne sürdüğünüz bilginin doğruluğundan emin olun.

  • Mutlak doğru bilgi bile olsa herkesin bilmesinin bir faydası var mı yok mu tartın, lüzumluysa söyleyin.

  • Doğru bilgiyi verirken oluşturacağınız algı bilginin tam tersi bir tesir yapar mı yapmaz mı ölçün.

  • Bilgiyi aldığınız kaynağın güvenirliğini test edin. Havuz kaynaklı “söylentileri” bilgi diye paylaşmayın.

  • Sosyal medyada hizmet terminolojisini kullanarak şayia yayanların operasyonel hesaplar olabileceğini gözden kaçırmayın.

  • Kızgınlığınız, kırgınlığınız ölçüyü kaçırmanıza sebep olmasın.

  • Dertlerinizi bir hayırhaha açmayı tercih edin. Sosyal medyada rahatlamaya çalışmayın. •Sizin yaşadığınız ruh haletini karşıdaki kendi içinde bulunduğu ruh haleti sebebiyle düzgün algılamayabilir.

  • Aslında sizin yanlış gördüğümüz şey sadece sizin için yanlış olabilir fakat bunu ortaya döktüğünüzde hiçbir şeyden habersiz başka biri üzerinde hayalinizin çok ötesinde tesir bırakabilir…

Vesselam…

Yazıyı gereğinden fazla uzatıp hala söylemek istediğim şeyleri tam olarak söyleyemediğimi düşünmek de acemi yazarlığın handikaplarından olsa gerek. Halbuki 8 yazıdır anlatmak istediklerimi Mahmut Akpınar bey tek yazıda mükemmel özetlemiş gidin oradan okuyun 🙂


Yazarın Önceki Yazıları

Eleştiride Denge ve Kantarın Topuzu- 3

Eleştiride Denge ve Kantarın Topuzu-2

Eleştiride Denge ve Kantarın Topuzu- 1

Eleştirinin Metodolojisi Üzerine 4

Eleştirinin Metodolojisi Üzerine-3

Eleştirinin Metodolojisi Üzerine-2

Eleştirinin Metodolojisi Üzerine-1

Meded Ya Hu

Kelimelere Yüklediğiniz Anlamlar Sizin Dünya Görüşünüzü Yansıtır

Hamaset Üreten Tarih Anlayışından Kurtulmalıyız

Sürece Dair Bir Analiz Denemesi-2 Umumi Bir Musibet Beklentisi Doğru Mu?

Bizim Allahımız var

Sürece Dair Bir Analiz Denemesi-1 Neden Evlerine Ateş Düşmedi?

5 COMMENTS

  1. O dönemde medya takip etmemek bence yanlış bir hareketti. 15 Temmuz ilgili bilgi eksikliğine neden olacak bir şey. Medya takip etmeyip direk t724 15 temmuz haberlerini okuduysanız, he tiyatroymuş diyip geçersiniz çünkü.

    15 temmuz sonra direk yurtdışına çıkılması gerekiyordu, siz çok mantıklı hareket etmişsiniz. Bylock operasyonlarının bankasya falan olacağı belliymiş şimdi bakınca görülüyor her şey, bu konuda bi fikrim yok açıkcası cemaatin tutumu nasıldı? Çıkın mı deniliyordu yoksa kalın memurlukta ifşa olana kadar mesleği yapın onların sivil imamlarıda takibe devam etsin mi vs. bilmiyorum. Ama 16 temmuz saat 00:30 Erdoğan açıklamasından sonra bir hareket başlatıp hemen yurtdışı yapılsa, en az %50 insan kurtulurdu. Bu da ayrı üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.

    Mağdurların depresyon yaşamasına gelincede , bu kaçınılmaz bir süreç. İnsanlar o acıyı yaşıyor yaşayacak. Bana sorsanız, o depresyonu o acıyı yaşamamak ister miydin, kesinlikle hayır derim. O acı insanı olgunlaştırıp gerçeğe döndüren bir acı oldu. Sonuçta çok fena bir ilaç etkisinde uyuyan biri, ve uykusunda da sürekli bıçaklanıyorsa, bırakalım uyumaya devam etsin denilmez. O uyanacak, uyanınca o bıçak yaralarının acısınıda hissedecek, gerçek dünyaya rüyalardan döndüğü için gerçek dünyanında da tüm stressini hissedecek. Ve kendisini bıçaklayan kişilerinde en sevdiği kişiler olduğunu anlayınca da bir şok ve acıyı yaşayacak. Bu acı nasıl hafifler, bıçaklayan kişiler her şeyi itiraf edip özür dilerse hafifler. Ben kıtalararası keşfettiğimde acım hafiflemişti, yalnız değilmişim demiştim. Yani o acıyı hafifletmenin yolu çok, ama bunu tekrar uyutalım bunlardan biri değil. Bu cemaatte üstekiler pis işlere bulaşmışsa ben ateist olurum diyen birine, siz pis işleri saklayarak ne kadar uyutmayı düşünüyorsunuz, onun yerine adam akıllı islamın ne olduğunu anlatmak gerekir, seçilmişlik gibi şeylerin olmadığını anlatmak gerekir, hem seçilmişlik gibi şeyleri eleştirme islama hiç dokunma hem de cemaatin üstekilerin pisliklerini anlat olmuyor, o yüzden bir kesim pislikleride anlatma sus ve bekle diyorlar, ama adam uyanmış zaten bunun farkını anlamıyorsunuz, yaraları zaten acıya neden oluyor, vaktinin çoğunu sen bilgi vermeyince başka yerlerden bilgi edinmek ve puzzle parçalarını birleştirmek ile harcıyor. O yüzden A. dönmez yazıları acıya değil tam aksine rahatlamaya neden oluyor, çünkü kafasında zaten bir soru işareti var ve saatlerce bilgi edinmek için sağı solu okuyan biri en sonunda o soru işaretinden kurtulmuş oluyor, evet diyor a. öksüz imammış diyor . Gerçekler elinde sonunda ortaya çıkar, insanların depresyona girmesini istemeyen bu işin islamı yönünü yazar. Çünkü adil öksüz imam olduğunu öğrenen biri, evet rahatlıyor bir yandan kafasında soru işareti gidiyor diğer yandan, ama Gülen peygamberimizle istişare etmiyor mu bu adam nasıl sızmış oraya sızmadıysa Gülen ona emir mi verdi ben nasıl bir hareketin içine girdim diye gene düşünüyor. Sorular çok ve cevap aramaya başlıyor, acısı maalesef 3 maymunu oynayarak erdoğan’ı eleştirerek dinmiyor dinemiyor, uyanan birinin acısı ancak gerçekler ile diner. Bu hareketteki çoğu kişide zeki, çoğu da uyanmıştır tahminim, yani öyle lafı dolandırmayla falan susarak hiç bir şey olmaz, belki yaşlılar ve çocuklar tekrar uyuyabilir. Bide itikat noktalarına islama girmeyin diyorsunuz ama, 14 temmuzdaki ben ölsem ahirette napardım bilmiyorum, şuan da bilmiyorum tabi, ama 14 temmuzdaki gibi kafamda hurefeler yok, o hurefeler kurtulmak çok acı oluyor ama gerekli, dünyada depresyona gidecek diye ahireti tehlikeye mi girsin ?

    ^^ruhumda inanılmaz bir tahribat yapmış olduğunu hissettim. Çocukluğumdan beri hayal ettiğim o efsunlu havaya bir türlü giremiyordum^^ Hocam bak bunu diyorsun ya, aynı şeyi Akp oy verenlerde diyor, düşünmek zaten kendisi stressli bir şey, sen kendini bir şeyhe bir siyasi lidere adar düşünmez isen ruhun hep sakin huzurlu olur tabi, ben bunu tarikattakilerde gördüm, seçimlerden önce hocamız erdoğana oy verilsin diye açıklamayı aldıklarında, o kadar mutluydularki, yani her şey düzelir ülke iyiye gider, hocamız öyle dediyse yeter, sohbetlerine gidiyorlar huzur içindeler uçuyorlar adeta çok mutlular, maneviyatları zirvede, ruhları halden hale giriyor, şeyhlerinin yanında adeta kabe kokularını duyuyorlar vs vs. Yani bunların niye olduğunun falan izahına girmicem hiç sonuç olarak siz kendinizdeki bir durumu bana göre yanlış yorumlayıp kötü görüyorsunuz ve genelleme yapıp Türkiye’dekiler daha kötü olur diyorsunuz. Bense tam tersini söylüyorum, bende gene bana ve etrafıma o yazılar çok iyi geldi diyorum bende genelleme yapıyorum. Ama şunu da diyorum islamı açıdan da o acıları yaşasalar bile buna itikatları için katlanmak zorundalar. Gene gerçekler insanı rahatlatır, gerçeklerin önü alınamaz, her insanında da gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Evlatlık bir çocuğa büyünce sen evlatlıksın denir o çocuk şoku yaşar ama keşke demeseydiniz bunu bana diyen bir çocuk var mı ? Ama işte belli bir yaşa kadar beklenir vs diye bir yorum yaparsanız, bizim olayımızda böyle bir yaş yok, 2,5 sene geçti türkiye en az 5 sene daha böyle. Çoğu insan zaten kanserden ölüyor, sen sussanda eleştirsende kanser oluyorlar. o ölen kişinin, bazı şartlarda daha büyük menfaat için soruda çalınır kul hakkına da girilir kadrolaşılırda vs diye bir inanışla mı ahirette gitmesini istersiniz, yoksa islamda böyle bir şey yoktur anlayışıyla mı ?.

    Açtıkça açılacak deştikçe deşilecek bir konuda ama ben hizmetten olupta , 15 temmuz konuşulduğunda biri odatvde şöyle haberlar var dendiğinde kulağını kapatıp dinlemek istemiyorum diyen birini görmedim. O yüzden çözüm türk medyasından önce Gülen herşeyi anlatması. Biri size ihanet ettiğinde de, eski filmlerdeki krallar gibi haberi getireni sinirlenip öldürmek saçma, siz o acıyı haberi getiren size haber verdiğinde anlıyorsunuz tabiki, ama bu haber verenin suçu değil. Kıtalararasındaki yazıların yazılmasına sebep olanlar utansın.

    A. dönmez de Temmuzdan beri araştırmış o kadar yazabilmiş, sorun kendisine bilgi verecek muhattap olmaması. Yani şunu iyi anlamak lazım, a. dönmez gibiler öyle yazılar yazmazsa, yarın bir gün 2. 15 temmuz olacak 24 haziran olayı gibi çok çok ve çook acılar yaşanacak. Ya o acıyı yaşar millet, ya da sadece dönmezin dönmezden kaynaklamayan nedenler ile belirsiz haberini okuyup o hafif acıyı yaşar(depresyon vs hepsi hafif kalır o yazıda geçen şeyler gerçekleşseydi). Burda dönmezi milletin eline iğne batırdı diye eleştiriyoruz da, öbür taraftan o kişi milletin kazığa oturmasını engelliyor bunu görmek lazım, ayrıca dönmez yerine Gülen konuşsa hem olası kazığa geçirilmekten kurtulur insanlar hemde o iğneyi yapan kişi tanıdığınız sevdiğiniz biri olur çok acı hissetmezsiniz, ve bir dozda iğneyi yapar, her gün her gün millet iğne yemek zorunda kalmaz. Gülen konuşup bir çırpıda defteri kapatmayınca, sürekli yeni bilgiler yeni şeyler çıkacak, ve ufak iğnenin her gün batması gibi insanlara acı verecek.

    Sizin bu yazınızında uzman bir psikolog tarafından okunup değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani psikologlar çıkıp yazsın, gerçekleri bilmek mi kişiyi rahatlatır, gerçeklerden kaçmak mı, bu insandan insana değişen bir durum mu vs ? İslamı açıdan cevap gerçeğin bilinmesidir, ahireti sağlama almak için(benim görüşüm). Ama piskolojik açıdan nedir madem bu kadar çok mağdurlar derin etkileniyor aman aman yorumları yapılıyor, bir de o açıdan yazılsın.

    o en son verdiniz ölçüler var ya, o ölçülere göre ben Dönmezin yazısında bir sıkıntı göremedim. iftira atmadı, hakkaniyet çizgisinde, paylaşabildiği kısmın doğruluğundan emin, herkesin bilmesinde kesinlikle fayda var 14 temmuzda yazılsa bu yazı 15 temmuz bile olmayabilirdi, tam tersi bir tesir yapmıyor zaten hizmet içinde pis bir klik var diyor yazıda alınması gereken mesaj zaten bu havuz medyası çarpıtmamış bir şeyi, diğer kriterlerlede alakası yok zaten durumun, yani Dönmez’in yazısına ya da eleştirisine hiç bir laf dememeniz gerekir o kriterler ile. Yani biz onu demiyoruz tabiiki eleştirilsin diyoruz diyorsunuz da siz tam olarak eleştirilmesin diyorsunuz. Yani ben senin buraya ev yapmana karşı değilim ama beton ağaç toprak vs vs bunları kullanamazsın. Tabiki kriterlerize lafım yok, o kritler ile sizin pratiğiniz farklı, kıtalararasında da hiç bir sıkıntı yok gene o kriterlere uygun. Sadece bir yazının girişi vardı, bir din adamı sekreteriyle birlikte olmuş malcom ondan ayrılmış sadece o kısım sizin kriterinize uygun değil o koca sitedeki(kıtalararası + maviyorum) 100 küsür yazı içinden. Yani yukardaki dediğiniz arkadaşınız gibi bir depresyona girdiğimde, tek tek okumuştum hepsini öyle rahatlatıyorduki insanı o yazılar.

  2. Sevgili Ahmet Bey!
    Çok uzun yazımı değer verip üşenmeden okuyarak en az onun kadar uzun bir yorum yazmanızı taktirle karşılıyorum. Emek verip yazımı sonuna kadar okumanıza saygı duyarak ben de sizin yorumunuzu sonuna kadar okudum.
    Çok uzun yazıda her iddianıza cevap verecek değilim, zaten öyle bir misyonum da yok. Fakat bir konuyu düzeltmezsek diğer her şey boş konuşma olacak. Öncelikle bütün kurgunuz 15 Temmuz’un içerisinde bir şekilde hizmetin iradi olarak bulunduğu (söyleminizden öyle anlaşılıyor ki Hocaefendi’nin de bilgisi dahilinde) ve hizmetin tepesinden bir kliğin bu işi (hizmet için her şey mübah düşüncesiyle) organize ettiği yönünde. Hal böyle olunca 24 Haziran olayını da aynı ekibin tezgahladığını ön kabul olarak veri haznenize koyuyorsunuz. Tabi bu kafada olan bir yapının da aynı düşünceyle bir çok fecaiye imza atabileceğini gerçek bilgi olarak kabul ediyorsunuz. İşte ben konuşularak insanlarda ameliyat-ı cerrahiye yapacak meselelerin bu olmadığını düşünüyorum. Sizin öğrensinler ve rahatlasınlar dediğiniz şey bu değil. AFSV’nin bildirisinde en çok üzerinde durulması gereken konu “duyduğunuz şeyleri hizmet prensipleri, akıl ve vicdan süzgecinden geçirerek değerlendirme” meselesidir. Çocukluğumdan beri içinde olduğum bu hareketin hiç bir kademesinde ve hiç bir zaman diliminde “hizmetin menfaati için şuna fiske vurabilirsiniz” diye bir telkin, bir öğreti duymadım/söylemedim. Dolayısıyla değil hizmet hareketi içerisinde yer almış birinin, çayını içmiş birinin bile iradi olarak sivil halkın üzerinde doğrudan kurşun sıkmasına ihtimal vermem. Hele kaos planlama ve bu kaosun sonucunda kendi yol arkadaşlarının kılına zarar gelmesine göz yumacağına asla ihtimal vermem. Tam da söylemek istediğim şey olan yanlış kanaldan ve doğru olmayan bilgiden beslenmenin sebep olacağı travmayı aslında tam olarak yaşayan siz olmuşsunuz bana göre. Ve o travmanın etkisiyle doğru olma ihtimali olmayan bir çok bilgiye de hakikat urbası giydirerek (başta Hocaefendi olmak üzere) olmadık insanlar hakkında suizan ediyorsunuz. Hem kendinize hem de etki edebileceğiniz insanlara yazık ediyorsunuz. Ahmet Dönmez’in haberlerine doğru veya yanlış demiyorum. Doğruysa bile yanlış urba giydirerek söylüyor diyorum ki o urba da -aynı sizin gibi- 15 temmuz ve 24 haziran tezgahlarında hizmetin tepe yönetiminin iradesinin olduğu ön kabulüdür. İlginize teşekkür ederken bir çok yazının altında size ait çok uzun yorumlar görüyorum. Bilgi dağarcığınızın daha geniş kitlelere ulaşması adına direk TheCircle’a makale olarak yazmanızı tavsiye ediyorum. Saygılar…

    • Teşekkür ederim hocam , bazen silinsede yorum yazmak daha iyi anonim daha güvenli(devletin gelip sana bulaşması açısından).

      aslında 15 temmuzdan sonra hizmetle ilgili devlet elinde ne varsa boşattı(bazılarında şöyle bir mantık var biz zaten kötü bir şey yapsak devlet ispat eder yargılanırdık dosyalar niye boş diye. Dosyaların boş olmasının nedeni devletin doldurmakla uğraşmasına gerek olmaması ve ucunun akpye de dokunamacak olması benim görüşüm, üst düzey kişilerde zaten kişi ortada da yok çokta uğraşılmıyor), yani siz 15 temmuzdan önce havuz medyasını takip etseniz yada herhangi farklı bir medyayı çokta mantıklı güzel argümanları yoktu, 15 temmuzdan sonra bu biraz değişti. Ayrıca o olayın şoku ile , çoğu insan bi araştırma derdine düştüğü için geçmişte hiç umursamadığı mesela Ergenekonda içeri girmiş biri bu adam beni mağdur ettiler dese bile kimse tutup bunu falan izlediği dinlediği okuduğu yoktu, bu kişilerde daha ön plana konuldu(perinçek gibi olanlar konuldu, tabanı mağdur ediyorsunuz diyen sanıkları sizin keşfetmeniz gerekiyor), zaten hizmetin bir medyası yok kalmadı, türkiye ilgili haberleri bunlar veriyor, medya takip ettiğiniz sürece farklı kaynaklardan çok farklı bilgiler edinme imkanınım oldu. Yani 15 temmuz öncesi medya ile sonrası medya farklı, ve insanların bir hayatı var zaman gazetesini okuyup 30 dk gidiyorsa gidip 3-4 gazetede yanına koyamazdı iş meşgalesi altında, ama 15 temmuz şokuyla böyle bir şey kalmadı. Benimde kalmadı ve okudum. 15 temmuz olduğu için bizzat Gülen’in emriyle bir klik karışmıştır diye %100 bir görüşüm yok. Ve en büyük dayanak noktam da bu değil. Ama kırılmamın ve her noktayı 15 temmuza çekmemim nedeni, bir yukarda söylediğim medya olayı, ikincisi de aşağıda söyleyeceğim bir kaç husus. A. Dönmez’in yazını okursanız 2 ihtimal söylüyor, o iki ihtimale göre de Gülen hariç bir klik koltuk kavgasına girişmiş ya da devletin devşirmesiyle ya da değil bir kalkışma planı hazırlıyor. Bunu şundan diyorum, bu bilgi önemli çünkü Dönmez’e güveniyorum ve evet bilgi hazneme cemaatin üst düzey bir klik her türlü pisliğe bulaşabilir diye bir kod ekledim(ama bu kodu daha önceden başka veriler ile eklemiştim zaten 15 temmuzla alakası olmayan veriler ile sadece çift dikiş oldu). Ama o zaman 15 temmuzu da yapmıştırlara gitmedim, 15 temmuz çok soru işareti olan cidden kimsenin düzgün bir teori koyup anlatabildiği bir olay değil. o yüzden ben 15 temmuzu tamamen sildim. Hiç böyle bir olay olmamış gibi kalan veriler ile değerlendirmemi yapıyorum. Kalan veriler 15 temmuz öncesi kronolojik geriye gidersek Mit tırları, selam tevhid, taşhiye, 17 aralık , 25 aralık, 2012 mit operasyonu, ergenekon, balyoz vs. Buralarda olan olaylar 15 temmuz gibi muğlak değil, çok daha net deliller var, ama bu üşengeçlikte ve depresyonda kimsenin açıp binlerce sayfa kitap haber delil okuyacağını düşünmüyorum. 2. bir delil kaynağım ise, cemaatin üst düzeyindekilerin tepkileri ve Gülen’in tepkileri. 15 temmuzdan sonra 1 sene her türlü medya okumak zorunda kaldım neden Gülen çıkıp bir şey demedi, adil öksüzle ilgili tanımam ifadesini 1 sene sonra verdi, neden bylock mylock o nedir bilmem gibi bir şeyi gene 2 sene sonra dedi ve bunlar da bir açıklama değil maalesef. 15 temmuzdan sonra susmak, işi Dönmez gibi gazetecilere paslamak, ulusları yargı merci kurulsun(böyle bir şey olmayacağını herkes biliyor) demek, bizim zaten alakamız yok üzerimize suç attınız diye cevap vercek değiliz siz ispatlayın gibi bir açıklama vardı gene. Yani bunların denmesi Gülen’i mahveden bir şey. Adil öksüzün o tarlada bulunması kadar vahim şeyler. Gülen’i nasıl o clikin pisliklerinden azede etmedim, 15 temmuz sonrası demediği suskunluğu sayesinde. tr724 ‘te ergenekon balyoz ilgili 1 tane yazı var mı diye bakıyordum, çünkü bu insanlar çok detaylı bir şekilde mağduriyetini anlatıyordu. Ve o dönemde bu konularda bir yazı yoktu, varsa bile- taşhiye ilgili video kaydı falan vardı faruk mercan, a.bilici- çok boş şeyler diyordu . Biri size bir suç isnadı yaptığından karşı tarafın delilleri + sizin suskunluğunuz + sizin konuştuğunuzda saçmalamanız demogoloji çekmeniz = bu 3 delil birleşince evet ben kodlamaları mı yaptım. Bugün kamil maman geçmiş dosyaları açıp bir şeyler diyor, 2 sene sonra o konuşmaya başladı kendi imkanlarıyla, sonuçta bir gazeteci olayların dıştan görünüme vakıf, çok tatmin edici cevaplar vermiyor, genel olarak o videolardan çıkan sonuç türkiyede herkes pislikti zaten bak bu pislik adamlar şunları şunları yaptı, bizim de şöyle iyi yanlarımız var bu kemalistler özeleştiri yapmadan ben yapmam tarzı videolar. Tüm bunların sonucunda elimde türkiye gerçeklerine dair baya bilgi birikti. 2. sorulması gereken soru, Gülen bu işin içinde midir? Dediğim gibi gülen’in suskunluğu bana yetti. 3. sorulması gereken soru neden yanlış yapıldı ? Bu konuda da zaten ayrı bir derya, geleneksel fıkhıda, said nursiyide suçlayabilirsiniz, bu noktada her şeyi suçlayıp bir hata bulabilirsiniz. Kıtalararası bu noktayada değiniyor. Bu noktadaları değiştiğinizde zaten, din-devlet-siyaset- birey ilişkilerini sol görüşlere kayıyorsunuz. Siz sol görüşlere kayarken, Gülen Necip fazıl kısakürek’ten hala üstad olarak bahsediyor. Ee zaten Gülen’i çizmemiş miydin diyebilirsiniz evet bunlarda çift dikişleri oluyor hep. Yani ben pratikteki yapılan suçları ve günahları bulduktan sonra, neden kısmınıda büyük ölçüde buldum. Neden kısmı benim çift dikişim oldu. Ve işte 15 temmuz niye milat ? 15 temmuzdan önce hizmet insanları veli saçılığı takip eder miydi ? Eee şimdi sen o adamı takip edip, bu devlet bize bunları yaptıysa ermeni soykırımıda doğrudur gibi önermeler yapıyorsan, hizmetin geçmişini geçmişinide eleştiriyorsun. Gülen nasıl komünizmle mücadele derneklerine katılır vs diyorsun. Bunu işte 15 temmuzdan önce diyemiyordum. Bir hdpli fikirlerini bir solcuyu ben asla okuyacak değildim. Benim kardeşlerim ülkücüler, akplilerdi köküne kadar devletçi bakıyordum. 15 temmuz o yüzden çok büyük bir kırılma, ama mevzu sadece adil öksüzün o tarladan çıkması değil. Yarın bir gün 15 temmuz tamamen tiyatro çıkarsa, aptallık yapıp bu ? bol olaya odaklanmayayım, sonra suizan yapar kendimi boş yere üzerim diye bende düşündüm. O yüzden 15 temmuza olabildiğince girmiyorum, odaklanmamaya çalışıyorum. Kıtalararası benim , 3. aşamama denk geldi, neden bunlar oldu kısmını arıyordum, o yüzden ordaki yazıları okuyunca evet birileri daha güzelce görmüş analiz ediyor dedim. Ama siz 1. aşamada o siteyi okuduysanız, ne hissettiğinizi bilemicem. Ama her türlü o manevi haz gidiyor. O giden şey gerçekten manevi haz mıdır, kabz hali midir, bilmiyorum. Namazı huşu içinde kılan liseye giden biri, iki tane ateist ile konuşsa o namazdan o huşu alamaz çünkü aklına soru işareti gelir kafası takılır vs. Peki doğru olan konuşmamak mıdır ? Kesinlikle konuşmaktır inanıyorsan, neye inandığını bileceksin, risaleler niye o kadar detaylı akıl yolula bir şeyleri ispatlamaya çalışıyor yoksa. Ee o zaman huşum niye gitti ben kötü bir şey mi yaptım ? İşte bu noktada efsunlu hava, huzur gibi şeyleride düşünüyorum. Sonuç olarak ben tüm bu aşamalardan sonra dönüp dolaşıp 15 temmuzu niye Gülen bilgisi dahilinde bir clik olarak görmüyorsun diyebilirisiniz. Ben sadece bilmiyorum, o olay çok meçhul ne olduğu belli olmayan bir olay. Ama cemaatin üst düzeyine bu işi yapalayan yorumlara girmiş olabilirim. Bu biraz terazinin kefesinin o tarafa doğru bende ağır basmasındandır. Ama ben şu bilgiler ile hiç 15 temmuza girilmemesi kanattindeyim. Sizin bahsettiğiniz travma olayında da, onu da kendi kendime düşündüm, olmayan şeyleri olmuş gibi görüp kendi kendime niye acı yaşatıyorum diye, gerçekten böyle mi yapıyorum diye. Yani ben öyle yapmadığım kanatindeyim, havuz medyasını yada odatv gibi siteleride takip ederken dikkatli ediyorum, onlar dışındada çok iyi gazeteciler ve insanlar mevcut. Liberaller, solcular, hakkaniyetli dindarlar vs. bu insanlar da benle aynı kanaatlere sahip, kıtalararasıda öyle tabikide, o yüzden ben kıtalararasını okurken sadece rahatlıyorum yalnız değilim diye. Ve hizmette bu insanlara karşı karşı bir argüman yok, Gülen sadece susuyor, etrafındakiler susuyor. Çıkıp şu adam bunu demiş bunun cevabı budur diye bir şey cevap veren bile yok. Böyleyken siz niye benim gibi düşünmüyorsunuz. Benim görüşümde, çoğu insanda kendi küçük beldesindeki hizmet böyle değildi ben görmedim kabul etmiyorum görüşünde yani ben gözümlü hiç bir kötü şey görmedim sistemsel bir eleştiri de yapmadıkları için sisteminide düzgün görüyorlar(sistemsel eleştiri zaten ilk aşamada yapılmıyor ben yapmadım yani, Gülen’i silmeden böyle bir şey yapamadım) . Bu bir kırılma noktası ikinciside insanların acıya dayanma noktası olarak düşünüyorum. İnsan sonuçta hayatta kalmaya çalışıyor, sizi ağır depresyona sokup belki intiharınıza neden olcak bir travmayı yaşamamanız sizin için daha iyi. İnsanlar sanki oto-kontrol gibi bir mekanizma ile yani nasıl elini kimse ateşe sürmez ya da sürünce kaçırır aynı onun gibi acıdan kaçıyorlar, kendilerini mutlu edecek şeylere inanıyorlar gibi geliyor bana.

  3. Yok kantarın topuzuymuş, yok dengeymiş. Kimsenin inkar edemeyeceği somut birkaç gerçek; Türkiye’de sağcısıyla-solcusuyla-milliyetçisiyle-kürdüyle-entellektüeliyle-avamıyla cemaatten nefret eden % 99 bir kitle var. Yurt dışında cemaat üyeleri sefil ve perişan durumda. Hicretle hiç alakası yok, kimsenin malını, ikinci hanımını paylaştığı filan yok, yardım alabilenler yardımla, alamayanlar cemaatin son kalan paraları ile geçim derdinde, yabancılar da 15 temmuz nedeniyle şüpheyle yaklaşıyor, cemaat üyeleri de bu şüpheleri pekiştirecek kripto hareketlere devam ediyor.
    Türkiye’de on binler hapiste ve çıkma ihtimalleri yok, yüzbinler işsiz ve iş bulma ihtimalleri yok, cemaat de 15 temmuzu açıklayamıyor, çünkü açıklanabilecek tarafı yok. Bir grup sabah akşam hocaya “Bu süreç çok iyi oldu, dünyada herkes bizi tanır oldu, hicret eden arkadaşlarımız çok güzel hizmetler ediyor, süreç cemaat için lütuf oldu” diye yalancılık ve yalakalık yapmakla meşgul. Anlamsız rüyalar ve seçilmişlik saçmalığına tutunabilmekten başka çareleri de yok.
    Uzatmayayım; başta hoca olmak üzere, verdikleri yanlış kararlar ve yaptıkları yanlış uygulamalarla, cemaatin başına gelenlere sebep olan herkesin Allah belasını versin, verdi de, daha da versin. Amin…

  4. Maşallah.Hem Ahet hem de Ekrem ismini kullanan sahislarin hizmetten olma imkan ve ihtimali yok.Zaten her yazinin altina bakinca anlarsiniz.Sizin asil derdiniz trolluj yapmak ama neysersin ki saf cemaat mensuplari da bunlari kendilerinden zannedip okuyor.

Comments are closed.