Bülent Keneş, The Circle

Tarihi, muktedirler yazar, gerçekleri ise insanlar…
O insanlar ki, muktedirlerin kategorize ettiği gibi sadece rakamlardan ibaret değillerdir. Hisleri vardır, düşünceleri ve hayalleri vardır. Korkuları ve umutları vardır… Başlarına gelecek daha kötü şeylerden çekinirken, her şeyi bir anda değiştirmesini beklediklerine duydukları özlemleri vardır…

Tarihin kıyıcı değirmen taşları arasında öğütülen bu insanlar yaşar, hisseder, ağlar, güler, üzülür, sevinir…

Kimileri Herman Hesse’nin hem karakterine, hem de romanlarına damgasını vurduğu gibi kendi içine yönelir, tüm duygu ve düşüncelerini kendi derinliklerine doğru yaşar. Dış dünyaya karşı sır gibi saklanan o duygu ve düşünceler derinleştikçe deşilir, kanadıkça kanar…

Kimileri ise, üzüntülerini ve sevinçlerini şöyle ya da böyle çevrelerine de hissettirirler. Kimi adeta bir çığlık olur, kırgın ve bitkin sesini tüm dünyaya duyurmaya çalışır… Kimileri ise beyaz sayfalar üzerine kara kara dizilen kelimelere sığınır…

Türlü zulüm ve alçaklıklarıyla tarihe damga vurduklarını sanan muktedirler, devr-i iktidarlarında yapıp ettiklerinin yanlarına kar kalacağını sanırlar hep. Oysa ne tarih, ne de talih ekseriyetle onların gönüllerince akmasını istedikleri vadilerde akmaz ilanihaye… Zulümleriyle asla abad olmazlar. Saltanatlarının bir nihayeti vardır muhakkak.

Böyleleri, lanet olası sultalarını yürüttükleri dönemlerde tüm esip savurduklarının çer çöp tıynetinde birer propagandadan ibaret olduğunu bile kabullenmek istemezler… Çünkü, kendi yalanlarına ilk kendilerinin inanmaları en büyük hasletlerindendir… Talihleri dönüp de tarih bir güzel defterlerini dürdüğünde, adları geçtikçe tiksinilen bir yad-ı kerih olmak ise, şaşmaz kaderleridir.

TARİHÇİLERİN İNSANSIZ TARİHÇİLİĞİNDEN BIKTIYSANIZ ŞAYET…

Onların güçleri vardır. Kendilerini var kılan, çekip çıkardığında geriye kendilerinden bir şey kalmayan o kahrolası güçleri. Hani bitmek tükenmek nedir bir türlü akıllarına getirmedikleri güçleri… Onların ceberrut güçlerine inat, üzerlerinden silindir gibi geçtikleri mazlum insanların ise, sadeden de sade, ama gerçek mi gerçek hikayeleri vardır. İnsan olanların nesiller boyunca yad edecekleri insan hikayeleri… Tabii lütfedip anlatırlarsa, niyetlenip yazarlarsa…

Benim gibi siz de şayet geçmişin sadece savaşlardan ve barışlardan, insanların ise rakamlardan ibaret olduğu gibi bir yanılsamaya yol açan profesyonel tarihçilerin insansız tarihini okumaktan haz almayanlardansanız, bazı konularda sanırım daha kolay anlaşabiliriz. Biyografilerin, anıların, hikayelerin, romanların ve şiirlerin dünyasına birlikte yelken açabiliriz. Hiç tereddütünüz omasın ki, tarihe karşı tarihi var kılan yazıyı tercihimizde sonuna kadar biz haklıyız.
Çünkü, hangi tarihçi İttihat ve Terraki diktasına giden o çalkantılı süreci Ahmet Altan’dan daha çarpıcı anlatabilir ki? Hangi tarihçi, kendi elleriyle rakamlara ve siyasete, kine ve öfkeye hapsettikleri Ermeni tehcirini, o yüzkarası soykırımı ve o utanç verici nüfus mübadelesinin Ege’nin her iki yakasında sızlayan bir yara gibi bıraktığı acı dolu hatıraları Yaşar Kemal yetkinliğinde anlatabilir ki? Onun anlattıkları ne soğuk bir tarihtir, ne de bir ada hikayesi. Yazdıkları bu coğrafyanın insanlarının ve insan olana fazla gelen acılarının hikayesidir.

Allah aşkına bu tarih dediğimiz şey kimin, neyin tarihidir?

İnsanı alıp çıkardığınızda tarih dediğimiz şeyden geriye ne kalır?

Canıyla kanıyla, hisleri ve düşünceleriyle, umutları ve korkularıyla, acıları ve sevinçleriyle tarihte insan gibi insana rastlayamamamızın sebebi nedir? Bendeniz gibi sizin de tarihteki bu insan yokluğuna itirazınız, hatta isyanınız varsa şayet, işin başa düştüğü o eşiğe siz de dayanmışsınız demektir. Bilesiniz ki bu eşik, pek çokları gibi Ingmar Bergman’ın da dünya çapında bir isim olmaya doğru ilk adımını attığı o yerdir.

BU YAŞANAN ACILARDAN NE KALACAK GERİYE?

İsveç’in ikonik yazar ve yönetmenlerinden Bergman da birçok benzeri gibi hayatı boyunca yanında hep not alabileceği bir karalama defteri taşıyanlardandı. Bu yıl doğumunun 100. yılı kutlanan Bergman’ın “Tek satır yazamadığım bir gün geçirmem” şeklinde anlayabileceğimiz “Inte en dag utan en rad” sözünü kulaklarımıza küpe etmenin vakti bugün değilse ne zamandır?

Kaçak göçek yaşamlarda, yokluk ve tasayla dolu yıllanmış gaybubetlerde, “Acaba bu gece mi gelirler?” endişesinde, gözaltılarda, hapishanelerde, çığlıkların arşı sarstığı ıssız işkencehanelerde, en dost bildiklerinin yüreğe paslı bir bıçak gibi saplanan kem gözlerinde yaşanan acıları sen almazsan, ben almazsam kaleme bu yaşanan acılardan ne kalacak geriye?

Yanlış hatırlamıyorsam 1997 yılının güz aylarıydı. Bir grup gazeteciyle yolumuz İsrail’e düşmüştü. Gruptan bir gazeteci arkadaşla Kudüs’te bulunduğumuz birkaç gün boyunca fırsat bulduğumuz her vakitte namazı Mescid-i Aksa’da kılmıştık. O geziden geriye aklımda sadece Mescid-i Aksa’nın, Kubbet-ü Sahra’nın manevi hazları kalmadı tabii. Yine Kudüs’te bulunan ve bence şu yeryüzündeki en çarpıcı, en hazin anıt olan Yad Vashem’in düşünce ve his dünyamda yarattığı çalkantı da yer etti.

Yad Vashem’e giriş yaptığımız ilk andan itibaren hazin bir sesin yaşları ile birlikte sürekli okuduğu isimler çarpıyordu kulaklarımıza… Ve karanlığın ortasında sağda solda beliren çocuk yüzleri, hırpani ve yaşlı erkek-kadın suretleri… Öyle bir şok ki yaşatılan, adeta vurgun yemişe dönüyor insan…

Hitler’in her bir kurbanı yanan bir mumla temsil ediliyordu o mekanda. Bu bir yanılsamadan ibaretti. Çünkü, o büyük acının kuşatıcı tekliğine ithafen aslında tek bir mum yanıyordu o hüzün dolu mekanda. Tamamı aynayla kaplı olan mekanda yanan bu tek mum sayesinde sınırsız sayıda yanan mum görüntüsüne ulaşılmıştı. Bu mumun sonsuz yansımalarıyla göz gözü görmeyen bir zifiri karanlıktan ziyade ürperten bir alacakaranlık loşluğu oluşturulmuştu. İnsan olanın soykırım denen vahşeti iliklerine kadar hissetmesi sağlanmıştı böylece.

ŞU AN TÜRKİYE’DE KİMBİLİR KAÇ OREFICE, KAÇ DORA, KAÇ GIOUSE YAŞIYOR?

Bu güne kadar gördüğüm en çarpıcı enstalasyon olan bu mizansen, Hitler’in kurbanlarını birer rakam olmaktan çıkarmış ve her birini en azından kimlikleri olan bir isim haline getirmeyi başarmıştı. Ama başarabildiği de ancak bundan ibaretti. Devasa bir bütçeyle yüzlerce insanın çalıştığı bir araştırma merkezinin ürünü olan Yad Vashem, benzerleri arasında fersah fersah ilerideydi ileri olmasına belki ama, bana göre, İtalyan yönetmen Roberto Benigni’nin 1997’de hem yönettiği hem de başrolünü oynadığı “Hayat Güzeldir (La vita è bella)” filminin yarattığı etkinin fersah fersah da gerisindeydi. Sevinç ve hüzünleriyle, gülüşleri ve ağlamalarıyla Guido Orefice, eşi Dora ve oğulları Giosuè, Yad Vashem’deki sayısız ismin ve resmin aksine, ete kemiğe bürünmüş kanlı canlı insanlar olarak vardı karşımızda.
Anıt müzenin kapısından henüz çıktığım anda bile Yad Vashem’in o karanlık koridorlarında dolaştığım süre içerisinde tüylerimi diken diken eden o ses tonuyla aralıksız okunarak kulaklarıma çarpan yüzlerce soykırım mağdurunun isminden tek bir tanesi bile kalmamıştı. Enstalasyonun amaçladığı etki hala üzerimdeydi ve aradan geçen 21 yılın ardından bile o etkiyi hissetmek mümkün. Ama günün sonunda orada hissetiklerime dair anlatacaklarım da bundan ibaret.

Gaz odalarında veya benzeri yöntemlerle katledilen 6 milyon Yahudi’den Yad Vashem’de sürekli isimleri okunanlar arasında hiç şüphesiz ki Anna Frank da vardı. Ama Anna Frank, ne bir rakam olarak kalmaya, ne de bir isimden ibaret olmaya sığmayacak kadar hafızalarda yer etmeyi başardı. Nasıl mı? Yazarak tabii… “Kitty” adını verdiği günlüğüne başından geçenleri aklından geçtiği, içinden geldiği gibi yazarak…

Anna Frank’ı, benzer bir kaderi paylaşan 6 milyon Yahudi’den ayıran fark işte bu yazdıklarıydı. Bu küçük Yahudi kızının yazdıkları, o yazıları kaleme aldığı günlerde sadece bir günceydi belki ama, savaş sonrası dünyasında geride kalanlar için içeriği insan olan en çarpıcı belge haline geliverdi.

İşte bu yüzdendir ki, yazı deyip geçmeyin.

Başımdan geçenleri, gördüklerimi, duyduklarımı ben yazacağım da n’olacak, ne değişecek?” demeyin.

Anna Frank gibi alın kalemi elinize, ne düşünüyorsanız, ne hissediyorsanız yazın. Yokluğunda tarihin bile olmadığı, tarihin ancak varlığıyla başladığı yazıyı hiç hafife almayın. Unutmayın ki, 13 yaşındaki Anna Frank’ın iki yıl boyunca tuttuğu günlüğü, hiçbir işe yaramadıysa bile en azından tarihin diğer kaderdaşlarına layık görmediği bir konumu ona bahşetmesine vesile oldu.

YAŞADIKLARIMIZI, HİSSETTİKLERİMİZİ ANNA FRANK GİBİ CİDDİYE ALSAK…

Anna Frank, ailesi ile birlikte Nazi zulmünden kaçmış ve Hollanda’ya sığınmıştı. Hitler’in Hollanda’yı işgal etmesi ve çevrelerindeki çemberin gün be gün daralması üzerine bazı dostlarının yardımıyla Amsterdam’da bir çatı katında gizlenmek zorunda kalmışlardı. Anna, 12 Haziran 1942’den itibaren yazamaya başladığı günlüğünde o tavan arasında yaşadıkları her şeyi, her günü, her anı kayıtlara geçirdi ve ölümsüzleştirdi.

Nazilerin, Frank Ailesi’nin saklandıkları yeri buldukları 4 Ağustos 1944 gününe kadar Anna yazmaya devam etti. Ailesi ile birlikte Bergen-Belsen toplama kampına gönderildi. 1945 Mart ayında, yani savaşın bitmesine sadece 2 ay kala, bu kampta hayatını kaybetti. Gördüklerini, yaşadıklarını, hissettiklerini içinden geldiği gibi yazarak 16 yaşında terkettiği dünyaya Hitler’in ve peşine düşenlerin nasıl canavarlaştıklarını ispatlayan çarpıcı bir eser bırakmayı başardı.

Anna Frank artık ne sadece bir rakamdan, ne de sadece bir isimden ibaretti. Günlüğünü gizlendikleri çatı arasının zemininde, Nazilerin ortalığa saçtığı kitaplar arasında bulan Miep ve Elli bile onun sayesinde tarihteki yerlerini aldı. Tıpkı ablası Margot, annesi Edith, babası Otto, Peter, bay ve bayan van Daan gibi. Çünkü Anna Frank, çocuk yaşta olmasına aldırmaksızın hem kendisini, hem sevdiklerini, hem de yaşadıklarını ciddiye almıştı ve yazmıştı.

Kendime görev edindiğim bir uğraş vesilesiyle bu süreçte Türkiye’de zulüm görenlere, gözaltına alınanlara, tutuklananlara, kaçırılanlara, işkence ya da kötü muamele görenlere, hayatlarını kaybedenlere, zulümden kaçarken Meriç ya da Ege’nin soğuk sularında yitirilenlere ve kalpleri yaşadıkları kahra artık dayanmayanlara dair her gün bir şeyler yazmaya gayret ediyorum. Bir grup arkadaşımla birlikte tarihe not düşmeye çabalıyorum.

BİR RAKAMDAN YA DA İSİMDEN İBARET KALMAK MI KADERİMİZ?

Ama üzülerek söylemeliyim ki, bu yapıp ettiklerimiz, yazının başında pek bir kıymet atfetmediğim tarihçilerin yapıp ettiklerinden çok da farklı değil. Çünkü, içinde bulunduğumuz şartlar, yaşanan onca acıyı ve zulmü, belki kırık dökük de olsa, ancak rakamsal olarak belgelememize müsaade ediyor. O rakamların her birine karşılık gelen insanların, on insanların ailelerinin, çocuklarının, dostlarının neler yaşadıklarını ise bilemiyoruz. Şu an için bir rakamdan ya da en fazla isimden ibaret olan bu mazlum insanlar, şayet kendi hikayelerini bizzat kendileri yazmalarsa ya da bu süreçte yaşadıklarını, şahit olduklarını yazanlara anlatmazlarsa bu süreçte neler yaşadıklarını belki de asla bilemeyeceğiz.

“Yaşadıklarımızı ve şahit olduklarımızı anlatıp anlatmamak, yazıp yazmamak bireysel tercihimizdir,” demeye Allah aşkına ne kadar lüksümüz var?

Zulmü beşiktekilere ve hatta ana karnındakilere kadar ilişen harami despot Erdoğan rejiminin yapıp ettiklerinden kendi payımıza düşenin sadece bizi ilgilendirdiğini mi sanıyoruz yoksa?

Yaşanan zulümler bireysel olduğu kadar külli de değil mi? Yaşanan dramlar şahsi olduğu kadar umumi de değil mi? Şayet biz bizzat kendimiz yaşadıklarımızı ve tanık olduklarımızı şiire, yazıya, anıya, hikayeye, romana, müziğe, filme vs aktaramazsak, bunların yapılmasını kimden bekleyeceğiz? Yaşadıklarını, anılarını yazanlar, bloglar açanlar, hislerini şiirlere dökenler olduğunu biliyorum ev bunları herkes gibi takdir ediyorum. Ama bu, bir iki insanın gayretiyle olabilecek bir mesele mi?

Bu dönemde yaşananları, bizim yapmaya çalıştığımız gibi, kayıt altına almaya çalışanlar için birer rakamdan, en fazla bir isimden ibaret olan bu devrin mazlumlarının isimsiz rakamlar, ruhsuz ve soğuk istatistikler alacakaranlığından çıkıp gelmelerinin, ve gerçekleri yazmalarının vakti gelmedi mi daha?..

1 COMMENT

  1. Hikaye değil gerçekler var yazılacak.Yazana ve okuyana ağır şeyler.Yazanin hain yazdiranlarin kahraman olduğu gerçekler.

Comments are closed.