Adem Korkut, The Circle

Kimi zaman hayatta karşılaştığımız birçok olguyu; korku, cesaret, acziyet vs.. gibi doğadaki unsurlarla ifade etmeye çalışırız. Aslan kadar cesur, tilki kadar kurnaz… bir de bunların içerisinde çınar ve kavak vardır ki ifade ettikleri aslında bir durumdan ziyade yaşanmışlıkların ta kendisidir.

Gençliğin hülyalarını, tecrübesizliklerini, sabırsızlıklarını kavağa daha doğrusu kavak yellerine benzetiriz. Çınar öyle değildir, adı anıldığında yaşamdan bir sürü tecrübe edinmiş ağır başlı insanlar gelir aklımıza.

Başta her ikisi de toprağın bağrına atılmış birer tohumdur esasında. Beslendikleri hava, su, güneş, toprak aynıdır fakat aslında bu iki tohum aynı zamanda iki farklı karakterdir.

Kavak acelecidir biraz, olduğu yerde durmaya pek tahammülü yoktur, gözü yükseklerdedir hep. Bir an önce filizlenip boy atmak ister. Kavağın bu arzusu geri çevrilmez ve istedikleri verilir. İste tam bu noktada görürüz hayatta hiçbir şeyin bedel ödemeden sahip olunamayacağını.

Talep eden istediklerinin karşılığında bazı şeylerden feragat etmek zorunda kalmıştır. Elde ettiklerinin karşılığında derinlere kök salamamayı, fırtınalara dayanacak güçte olamamayı, adının gençliğin hatalarıyla ve hülyalarıyla anılmasını bedel olarak ödemiştir.

Boyu göklerde gezse de çocuktur o, kırılıverir sert esen ilk rüzgârda, boğuluverir bir kaşık fazla suda, çekemez dalları gökten düşen pamuk tanelerini, solduruverir güneş yapraklarını. Zorluğa gelemez basar yaygarayı kâh kırılıp çatırdayan dallarıyla kâh yapraklarının şikâyetvari hışırtılarıyla.

Çınarın öyle aceleyle işi yoktur. Gövdesindeki halkalara eklenen her bir yeni halka hayatta emin emin atılmış bir adımdır esasında. Onun da bedel olarak ödediği şeyler kolay değildir. Talip olduğu şeyin farkında olduğundan çok ses etmez.

Suyunun köklerine gelmesini beklemez, arar bulur, uzatır köklerini toprağın bağrında aradığını bulana değin, sıkı sıkıya kucaklar toprağı aradığını bulmak için. Başını güneşe uzatmak için can atmaz, bilir onun gelip kendini bulacağını. Her ne kadar homurdansa da yaprakları zaman zaman kavak gibi ancak derinlerdeki kökleri sayesindedir sert esen rüzgârlarda ayakta durabilmesi. Dallarına konan kar taneleri yorsa da kollarını kavaktan farklı olabilmek için bilir “bu da geçer ya Hu “demesini.

Başta ikisi de toprağın bağrına atılmış birer tohumdu biri kolayı seçti, acele etti kavak oldu. Diğeri kemalatın talibi oldu sabretti adı çınar oldu. İnsan da aslında bu iki tohumdan farklı değildi. Her yönüyle daha fazlasını istemesi, elde ettiği şeylerin kalbinde tam bir tatmin oluşturmaması ve sürekli arayış içeresinde olması onun aslında dünyaya kemalat arzusuyla geldiğinin en büyük kanıtıdır. Hayat da insana hem kavak olmayı hem de çınar olmayı seçenek olarak sunmuştur ancak tercihinde özgür bırakmıştır.

Kemalat arzusu içinde olan bir insanın ödeyeceği bedel çınarınkinden elbette farklı olmayacaktır. Kimi zaman çıldırmışçasına esen rüzgârlar dalını budağını kıracak bazen zemheri ayazları kadar soğuk yalnızlığı iliklerine kadar hissedecek, bir yudum suyu çok görenlere inat toprakta suyunu arayan çınar misali derinlere kök salacak derinleştikçe derinleşecektir ama gelecek olan baharın esintisini teninde hissedecek ve sabredecektir.

Bu öyle bir sabır ki ateşe atılan yaş odunların çıkardıkları cızıltılar gibi değil en kızgın ateşlerin ortasına atılıp sessizce sızlanmadan, inlemeden yanan kuru odunlar gibi talip olduğu şeye ödediği bedel için sızlanmadan katlanmak gibi bir sabır.