Bilal Sarımeşeli, The Circle

Kapıyı aralıyorum parmaklarımın üzerinde, bir gıcırtı yayılıyor odaya. Bir “hoş geldin” sesinin dokunmasını bekliyorum heyecanla ve atan utangaç kalbime. Gecikti bu ses ve ben de yalnızlığımı, gurbete düşmüşlüğümü çiğneyip geçmek için “hoş geldim mi acaba? ” diye yokluyorum yansıyan sesimle odanın duvarlarını. İnsan sürekli evinip devinen, kalbi inkılaplarla eğilip bükülen, aklı bin bir düşüncenin çemberinde dolana ve sürekli yollarda olan varlık. 

Bazen sarp yokuşlar, bazen dümdüz yollar bazen de derin çukurlar çıkıyor karşısına. Bu macerada,  bir dilek ya da canlanmayan bir rüya oluyor bazen nasibimiz.  Bazen de tokmağına dokunduğumuz kapı ardına kadar açılıyor. Yaşamın bir bilgisayar gibi, bir ve sıfırlarla örülü olmadığı; belirsizliklerin ve düzensizliklerin oluşturduğu bir düzenin içine düşmüşüz hasılı. Kimimiz savruluyor yalpalarla “olukların çift olduğu” cereyanın bağrında; kimimiz de yelkenin kontrolünde akıntıya direniyor ve kendi soluğunu işliyor sayısız dalgalara.  Bu yazıyı ikinci oluktan beslenenlerden olma isteğiyle ama birinci grubun mensuplarından olma saikıyla, ‘kapıyı tıklama’ edasında ve kapının ardından “hoş geldin” diyen Engin Bey’in davetiyle ele alıyorum.

İçeri girince kapının ardındaki odanın köşeleri, uçları olan klasik dörtgen bir odadan ziyade çember seklinde olduğunu görüyorum. Hayalimde yuvarlanan çember çağrışımlar saçıyor dağınık zihnime. Bir merkezi vardır çemberin ama her noktasına eşit yakınlıkta-uzaklıkta demiyorum- ve çemberin köşeleri, uçları ve kenarları yoktur. Kimse uca itilmez, köşe kapmaya çalış(a)maz ve kenara itilmez.

“The Circle” bende,  kitlenip sonuç almaya çalıştığınız bir meselenin etrafına çizdiğimiz çemberin çağrışımını yapar. Tam odaklanma, hedefe koyma yani. Daire değildir bu, içi önceden doldurulmuş değildir. Rahatsınızdır, kendinizi ifade edersiniz ve içerideki boşluğu rahatlıkla kullanırsınız. Buna binaen, sadece bir “merhaba” yazısı bu, formlara ve formalitelere takılmadan; içimden geldiği gibi dokunuyorum tuşlara. Yeni bir yıla yelken açtığımız aklıma geliyor hasarlı bir gemiyle; ve okyanus bitecekmiş gözükmüyor. Kara önümüze ufak bile olsa bir ışık saçmıyor, ya da yalnız bir deniz feneri. Bu gemiyle 2019’a nasıl açılacağız, gemimiz güvertesinde ya da saklı, gizli bir kamarasında ümit ışığı taşıyor mu? Dünyanın her tarafında ağlamalar, acılar, dökülen masum kanı, yıkılan evler, hapislere doldurulan binler hatta bebekler, baskıcı rejimler …

Liste uzar gider, ve dünya var olduğu günden beri liste kopyalanıyor kah uzayarak kah kısalarak değişik kağıtların üzerinde ve farklı kalemlerle. Melekçe bir sual ya da istifsar var ortada “yeryüzünde kan dökecek bir tür mü?”. İngilizce konuşan dostlarımızın her soruyu takdirle karşılayıp “that’s a good question” demeleri gibi, bu soru büyülüyor beni. Olukların çift aktığı, birinden nur döküldüğü  birinden gayzerler gibi kir fışkırdığı ve ikisinin de gözyaşı ve kanla karışarak önümüze çıktığı bir dünya bu. Gemimiz su anda yaşanmakta olan bir tufanın ardından Cudi’nin tepesine oturur mu? Dünyaya getirdiğimiz çocukların yüzü güler mi ‘çatışan ve tek dişi kalmış medeniyetlerin’ demirden duvarları içinde. Bu değişim, dönüşüm, kıvrılma, bükülme, uzama hiç durmaz ve `fraktal geometri` ya da `kaos fiziğinde` açıklandığı gibi düzensiz ve karmaşa gibi görülen durumlarda bir düzen, sanat ve nizam ortaya çıkar. Hep bahar olmaz, dişi eksi gözüken olaylarda bir `düzen` vardır kaostan mütevellit. Kışta çehrelere  yansıyan güneş gibi; ya da kavurucu sıcakta esen meltem gibi her şey iç içe ve içkin birbirine. Önümüze heybetli siluetiyle dikilmiş yeni yılın mutlak iyi bir yıl olmasını beklemek gerçekçi olmaz; gelenek yine devam eder ve kişiler izafi olarak “nur” ya da “kiri görürler.

Ufak bir geçmişe dönüş manevrasıyla sorarım kendime: Bir hülyada mıydım pembe renkli? Ben dünyayı böyle bilmiyordum, acılarla yoğrulduğunu ve sevinçlerle tekrar ıslandığını hamurunun. Şöyle bir umudum da var naif ve ince de olsa sicim sicim düşen yağmur gibi. Umarım demirden `çember`ler oluşur her yerde kötülüğün hapsedildiği, umarım çelikten çemberler kuşatıverir zulmün çiğnediği toprakları, umarım yine her yerde çemberler halka halka birleşir; zincirleşir; toplar zinde dimağları ve şimşekler içinde hakikat doğar! Daha fazla uzatmadan;

“The Circle“, bence çoğulcu, açık, yürekten ve gayretli duruşuyla, büyüyen çapıyla çağına sesleniyor ve takdire şayan bir duruş sergiliyor. Kolaylıklar dilerim, umarım The Circle çoksesliliğin -kaotik görünen tabiatı içinde- hoşgörünün, düşüncenin ve insanlığa inancın düzenli ve mütevazi bir sesi olur.