Engin Sezen, The Circle

Mehmet Sacit Arvasi, özel bir soyisme sahip. Arvasiler, fazilet, hikmet ve irşad ehli seyyidandan bir aile. Şair Necip Fazıl Kısakürek’in de hocası olan Seyyid Abdülhakim Arvasi, bu soy ağacının geçen asrımızdaki en meşhurlarından. Ülkücülerin de rağbet ettiği gönül sultanlarından Abdülhakim Arvasi, eserleriyle bir dönem mukaddesatçı muhafazakarların en müessir isimlerindendi.

Uzunca süredir Amerika’da mukim Mehmet Sacit Hoca işte bu aileden. Sosyal medyadaki keyifli, kitabın ortasından anlattığı sohbetleriyle dikkatleri çekiyor. Halkın kulağına göre konuşuyor. İçten ve hakperest söylemiyle, anlatımıyla geniş halk kesimlerinde ciddi bir alakaya mazhar oluyor. Arvasi Hoca, Süreç’te Hizmet Hareketi’nin içinden çıkan ilginç bir ses oldu. Bu mülakatımızda Cemaat ile olan münasebetini, iltisakını, Süreç’te neden Cemaat’in yanında yer aldığını da anlatacak…Beğeniyle okunacağını tahmin ediyorum.

Kah İngilizce kah Türkçe anlatımıyla, kah Temel fıkraları kah Sufi hikayeleriyle bezediği  kendine özgü bir üslubu var hocanın. Onu, zaman zaman fıkh’ın en çetrefilli meselelerine çağdaş bir yorum getirirken, zaman zaman da siyasetin en netameli mevzularına insaflı bir perspektif sunarken görüyoruz.

Sacit Bey’le meslektaş da sayılırız. Kendisinden, Hapishane Chaplain’liği hakkında teori ve pratiği harmanladığı, yine kendine mahsus anlatımla ve deneyimleriyle zenginleştirdiği bir kitap bekliyoruz. Böylesi bir çalışma elzem.

Arvasi hocayla gerçekleştirdiğimiz mülakatımızı 2 Bölümde yayınlayacağız. İlkinde kendisi ve hapishane deneyimleri hakkında, sonraki bölümde ise Cemaat hakkında konuşacak Arvasi Hoca.

Okurlarımıza iyi haberler alacakları, sıhhatli ve huzurlu bir hafta dileriz.

 

Bize kendinizi tanıtabilir misiniz lütfen?

Klişe bir şeyle başlayacaksam: 1973 yılında Van’ın Erciş ilçesinin eski adıyla Kanzak yeni adı Kırkdeğirmen köyünde doğdum. İlkokulu Erciş’te, Ortaokulu Kastamonu’da, liseyi de Bursa’da bitirdim. Sonra Uludağ Üniversitesi Biyoloji bölümüne başladım, ama okula devam etmedim. Ardından aynı üniversitenin İşletme bölümüne geçtim “Ruhuma uygun bir yer değil burası niye geldim?” dedim ve bu sefer aynı üniversitenin İlahiyat fakültesini kazandım ve oradan mezun oldum. 28 Şubat, İlahiyat fakültesi mezunlarının öğretmenlik hakkını kaldırdı. Öğretmen olmak için Ankara İlahiyat’a gidip en az bir sene eğitim formasyon dersleri almak gerekiyordu. Ben de boş verdim.

Amerika’da mobilya şirketi olan bir arkadaşım yanında işe başladım. Türkiye’de firmasının temsilciliğini yüklendim. Daha sonra 2006 senesinin Kasım ayında İthalat müdürü olarak Amerika’daki şirkete geldim. Rahatım iyidi, geliri tatmin ediciydi, ama bu bana göre bir iş değildi. İşi bırakıp 2010 senesinde master’a başladım. Aynı sene gönüllü olarak hapishaneye baş vurdum. Şimdi beş seneden beri Dallas Eyalet hapishanesinde kadrolu imam olarak çalışıyorum.

Başka ifadelerle kendimi tanıtacak olursam, sözü yirmi sene önceki Sacit’e bırakmak istiyorum. 30 senedir ara ara tuttuğum günlüklerimde ruhumum portresi resmedilmiş. Onlardan sadece bir tanesini kaydedeceğim. Mesela 28 Temmuz 2001’de akşam 19:31 şunlar dökülmüş kalemimden. “Halime vakıf olanlar mezar taşıma belki de yazılacak en uygun yazının şu olduğunu kabul ederler. Hayatı boyunca istikametin peşinde oldu. Nefes aldığı müddetçe büyüklüğü yakalamağa çalıştı. Hep iyi niyetli oldu. Ama o bir irade-zedeydi. İstikamette olamadı, küçüklüğün altında ezildi, niyetten öteye geçemedi. Bunları yazıyorum ama bunları kabullenemiyorum. Kabullenmeyeceğim de…Yemin olsun ömrümün sonuna kadar bu arayışlardan vazgeçmemeğe.” Şimdi yazsam kendimle alakalı malesef pek farklı şeyler yazamayacağım. Kendimle barışığım” diyen insanları zaman zaman kıskanıyorum. Çünkü ben kendimle hep kavgalıyım, hep kavgalı.

Hapishane’de kadrolu imam olduğunuzu belirttiniz. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Hapishanede chaplain veya imam olmak esasen «Aç açabildiğin kadar sineneni, ummanlar gibi olsun. Kalmasın el uzakmadık mahsun bir gönül» fehvasınca; Yanlız ve yanlız cenab-ı Hakkın rızasını esas alıp; toplumda tutunamamış, düşmüş mücrimlere, yani katillere, hırsızlara ve suçlulara el uzatarak, onlara merhamet ederek Rahmet-i Sonsuz’un merhametine talip olmaktır.

Hapishanede chaplain veya imam olmak aynı zamanda, içerideki müslümanlara iman ve İslam’ı öğretmek ve mekarim-i ahlakı yaşayarak anlatmak suretiyle onları ehl-i sünnet anlayışı içerisinde ihsan şuuruna ulaştırmaya gayret etmektir. İçerideki gayr-i müslimlere ise İslam’ın hakikatını anlatıp imanlarına vesile olmaktır.

Durum böyle olunca hapishane imamlığı bir görev değil, bir hayat tarzıdır. Hapishane imamı da bir yolcudur, kendisine yakin, yani ölüm geleceği zaman kadar da bu yolculuğuna devam eder.

Hapishane imamı bu yolculuğunu dört esas üzerine sürekli olarak örgüler

1-Allah, Allah resulu ve İslamla alakalı bilgiyi delilleriyle öğrenir

2-Öğrendiği ile amel eder

3-İnsanları İslama davet eder

4-Bu daveti yaparken, karşılaşacağı her sıkıntıya sabreder.

Aslında bu dört şey Asr suresinde her mümine tavsiye edilen prensiplerdir. Aksi takdirde “Asra yemin olsun ki insanlar ziyanda” olurlar.

Ben de haftanın üç günü Kanada Federal Hapishanesi’nde çalışıyorum. Mahkumların çoğu müebbet. Orda, haftanın bir günü sadece Müslüman mahkumlarla, diğer günlerde ise her inançtan bayan mahkumlarla birlikte çalışıyoruz. Bireysel, grup terapi seansları ve çeşitli eğitsel programlar yürütüyoruz Chaplaincy ofis olarak. Doğrusu, yorucu bir iş. Siz, bunu bir iş olarak değil de ‘hayat tarzı’ olarak gördüğünüzü söylediniz yukarıda. Hapishanede full-time çalışmak sizi zihnen ve ruhen nasıl etkiliyor?

Hapishaneden etkilenmemek mümkün değil. Zira her konuda en uç, en dehşet örnekleri bulabileceğiniz bir yerdir. Gelip dizinizin dibinde müslüman olan insanlarla tarifsiz bir sevinç yaşarken, bir sonraki gün “beni İslami bütün programlardan sil -because I am not Muslim any more- çünkü ben artık müslüman değilim.” Şeklindeki bir mektubun sizi gark ettiği bir hüznü sırasıyla yaşıyorsunuz. Criminal mind ile yaptığı onca kötülüğe rağmen hiç bir şekilde kendisine toz kondurmayan egoist ve narsistlerle, İslam’la hayatında inkılap yapmış Ömer ruhlu insanlarla bir anda muhatap oluyorsunuz. Bir de bunların aile hikayeleri var ki duyduğum zaman “Ben ömrümde ilk defa böyle bir şey duydum.” diyorum. Bu sözü o kadar çok söylüyorum ki!

Ne hikayeler var, eğer dinlemeye tahammülünüz varsa…

Evet apayrı bir dünya olan hapishaneden çok etkileniyorum. Bütün eğitimlere, uyarılara ve profesyonel tavsiyelere rağmen alt üst olduğum zamanlar hiç de az değil. Özellikle mahkumlara yakınlarının ölüm haberlerini vermek, onların çaresizce ağlamalarına şahit olmak çok kolay bir durum değil. Eğitimlerde bize “Evvela kendinizi koruyun. Yardım etmeniz için sizin yardıma muhtaç olmamanız gerekir. Oksijen maskesini evvela kendinize takın sonra yanınızdaki çocuğa. Yoksa yardımcı olamazsın.” diyorlar. Kısacası mahkumların veya teselli verdiğiniz insanların acıları içinde kaybolmayın diyorlar. Gerçi ben bu sözü tamamen doğru bulmuyorum. Karşımdaki mahkumun acısını hissetmeyeceksem nasıl teselli verebilirim ki…Kendimce buna şöyle bir izah getirdim. Karşındaki insanın acısını hissetme, ama içinde boğulup gitmeme meselesi vücut ısısı gibi olmalıdır. Normal olan 37,5 derecedir aşağısı veya yukarısı anormaldir. Ama bu her zaman mümkün değil.

Mesela annesi veya bir sevdiği gayr-i müslim olarak ölen bir müslümanın “Artık ona dua edemem değil mi, o cehenneme gidecek, sonsuza kadar orada kalacak değil mi?” sözleri duyun, size yalvarırcasına bakan zavallı gözlerine bakın, sonra da etkilenmeyin!…Mümkün mü?.

Bir gün hemen hemen bütün İslami derslerde gördüğüm müslüman bir mahkuma annesinin ölüm haberini verdim. Ağladı, ağladı, ağladı…ardından gitmek istedi “Olmaz, seni böyle göndermem lütfen biraz daha burada kal.” dedim. Kaldı ve biraz ailesinden bahsetmeğe başladı. “Babam denen adamı hiç görmedim, tanımıyorum, ben bebekken bizi terk etmiş. Kardeşlerime ve bana annem baktı.” Sesi titredi bakışları yere indi. “Annem bize bakmak için bedenini satıyordu. AİDS’e yakalandı. Hastalıktan çok acılar çekti imam ve çok gençken öldü, annem kırk yaşındaydı.” Bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. Ve salak gibi “annen ez azından bundan sonra o acıları çekmeyecek” deyiverdim. Birden başını kaldırıp bana baktı, kurşun bakışlarını gözüme dikti. “Ne acı çekmemesi?…Onun için esas acı şimdi başlayacak, o müslüman değildi. O ebedi olarak cehennemde kalacak.” Neye uğradığımı bilemedim Hay ağzım kurusaydı dedim içimden. Yer yarılsaydı da içine girseydim veya bir el uzanıp ofisimin tepesinden, alıp beni uzaklara uzaklara atsaydı dedim. O gün eve geldiğimde arabanın içinden uzun bir müddet çıkamadım. O yüz ifadesi veya ruh haliyle ailemin yanına gitmek istemedim. Arabada biraz Kur’an okdum, ilahi söyledim hatta biraz komik bir Kürtçe şarkı mırıldandım sonra derin derin nefesler aldım, içeri öyle girdim ama pek kar etmedi.

Evet, bu gibi durumlarla hemen hemen her gün karşılaşıyoruz hapishane ortamında. Paylaşmanızda mahzuru olmayan, sizi derinden etkileyen bir hatıranız var mı hapishanede?

Unutamadığım o kadar hatıra var ki hangisini yazsam bilemiyorum.Yine de iki tanesini paylaşayım:

2013 senesinin Temmuz ayında şimdiki hapishanede vazifeye başladım. Normalde sisteme aldıklarını, görevlerine göre iki, üç veya dört hafta hapishane sisteminin kendi akademisinde eğitmeden işe başlatmazlar. Ama Ramazan münasebetiyle iki haftalık eğitimimi Ramazandan sonrasına ertelediler. Ramazanın son haftası Cuma günü berber salonunu aradım ve uygunsa traş olmak istediğimi ifade ettim. Sorumlu “İmam saat 10:40 olmuş, biliyorsun 11:00 herkesi koğuşlarına göndermek zorundayız.” Eğer şimdi gelmezsem eğitim için akademiye gideceğimi söyledim. Bunun üzerine adam “Pek iyi gel o zaman” dedi. Gittim berber okulunda sadece sorumlu memur, bir mahkum bir de ben vardım. Normalde on koltuğun her birinde birisi traş olur, on tane berber orada çalışır, en az on-onbeş öğrenci olur, on kişi de sırasını bekler. Yani kırk-kırk beş kişinin olduğu yerde sadece üç kişiydik. Berber traşa başlayınca muhabbete koyulduk. Adam “İslama ilgi duyuyorum ama hayat tarzın bana göre değil.” dedi. Ben “evvela bir Yaratıcı var mı ona karar vermeliyiz.” dedim. Berber “Ben tanrıya inanıyorum.” dedi. “o zaman ikinci soruyu sormak mecburiyetindeyiz “O bizi niye yarattı ve bizden ne istiyor.” Berber “Mantıklı bir soru” dedi. Bunun üzerine berbere “Gördüğün gibi İngilizcem o kadar iyi değil. Onun için ben sana bir hikaye anlatarak maksadımı ifade edeceğim.” dedim. “Olur” demesi üzerine, “Bir padişah bir hizmetkarına on altın vermiş ve ‘git bununla kendine güzel bir elbise al’ demiş. O da gidip kendisine çok güzel bir elbise almış çünkü on altın büyük bir paradır. Başka bir zaman ikinci bir hizmetkarına bin altın vermiş ve “Cebine bir liste koydum, sana verilen bu bin altınla listedekilerini al gel’ demiş. İkinci hizmetkar bin altınla pazara gelmiş ama ne için geldiğini unutmuş, cebindeki listeye de hiç bakmamış. Yemiş, içmiş, kumar oynamış sonunda ‘Ben buraya bir amaç için gönderildim ama neydi?’ diye kendine sormuş. Neticede ‘Galiba ben de birinci hizmetkar gibi elbise almaya geldim’ diyerek bir terziye gitmiş ve bütün parasını uzatarak ‘bana bir elbise ver’ demiş. Terzi de ona çok kötü bir elbise vererek göndermiş. Bu hizmetkar padişahın huzuruna geldiğinde, padişah “Listedeki her şeyi aldın mı?’ diye sormuş. Hizmetkar listeye hiç bakmamış ki. ‘hayır’ demiş. ‘Pek iyi para nerede?’ demiş. Onu da zayi etmiş. Burada berbere dönerek “sen padişah olsan bu hizmetkarı cezalandırır mıydın?” diye sordum. “evet!” cevabı üzerine, “Şimdi işin hakikatini anlamaya çalışalım. O padişah bizim yaratıcımızdır. Birinci hizmetkar hayvanlardır ikinci hizmetkar insan. Hayvanların kabiliyeti on altın değerindedir. Onlar bu kabiliyetleriyle yer içer, süt – bal yaparlar. Ama insanın kabiliyeti bin altın değerindedir. Bu kabiliyete mukabil yaratıcı bizden ne istiyor, onu listeler halinde bizim cebimize koymuş. Yani peygamberler vasıtasıyla kitaplar göndermiş. Şimdi biz bu kitaplara bakmadan, yaratıcımız bizden ne istiyor sorusuna cevap bulmadan sadece hayvan gibi yer içersek bu kabiliyetleri heba etmiş oluruz. Neticede cezaya müstehak oluruz. İşte biz müslümanlar yaratıcının en son gönderdiği kitaba göre bir hayat tarzı yaşamaya çalışarak O’nun istediklerini yerine getirmeğe çalışıyoruz.” dedim. Berber “Çok güzel bir analoji.” dedi. Traşı bitti, oradan ayrıldık. Saat 13:00 Müslüman mahkumlar Cuma namazı için çağrıldı. Cuma namazını kılıp ofisime geçtim. Cübbemin henüz bir kolunu çıkarmıştım ki içeriye müslüman bir mahkum girdi ve “İmam şahadet getirmek isteyen biri var.” dedi. Dışarıya çıktığımda bir de ne göreyim, bizim berber. Hemen büyük salonda etrafında halka oldular. İmanın altı şartı kendisine kısaca izah edildi ardında şehadet kelimesi Arapça ve İngilizce olarak getirttik. Elhamdülillah.

Ne hoş bir hidayet hikayesi.

Evet, başka bir hatıra var ki senaryoya dökülse film olur.

Yaşından ve kendisine duyulan saygıdan dolayı herkesi kendisine şeyh dediği Mahkum benimle özel konuşmak istediğini söyledi. Odamdakilerden çıkmalarını rica ettim. Yanlız kaldığımızda: “Bir kardeşimizin ciddi bir problemi var.” dedi ve anlatmağa başladı. Duyduklarımla neredeyse küçük dilimi yutuyordum. Adamın biri eline bir silah almış ve bir kadının şey şeyini gasb etmiş, kocasına beş el ateş etmiş ama adam ölmemiş. Daha sonra hapse atılan bu mahkum Müslüman olmuş, nihayet benim hapishaneme nakletmişler. Buraya kadar suçlular için fevkaleden bir şey yok. Asıl hikaye burada, benim hapishanemde başlıyor. Meğer o kadın ile kocasının oğlu benim hapishanedeymiş. Bu mahkum şeyhe gelip şunu demiş: “Silah zoruyla annemin her şeyini alan, babama beş el ateş eden bu adam şimdi gözümün önünde dolaşıyor. Durumu bilenler sürekli beni tahrik ediyor, intikam almam gerektiğini söylüyorlar. ‘Bu bir onur meselesidir.” deyip onu şişlemem gerektiğini haykırıp duruyorlar. İman ettikten sonra Allah’ın her şeyi bağışladığını biliyorum. Hakısz yere müslüman kanı akıtmanın Hak katında ne demek olduğunu da biliyor ve Allah’tan korkuyorum. Ama kurtaramıyorum beynimi kemiren düşüncelerden, bana yardım edin.” Şeyh “Ben ona bir şeyler söyledim, ama söylediklerimden tatmin olamadım. Do you have some advice for this brother, bu kardeş için senin bir kaç nasihatın var mı?” diye sordu. İlk etapda ne diyeceğimi bilemedim. “Bu çok zor bir durum Şeyh bırak biraz düşüneyim dedim. Şeyh  “pek iyi” deyip ayrıldı.

O gittikten sonra işittiklerimle yerimde kala kaldım. Şu mahkumun yüreğinin büyüklüğü karşısında kendimdem utandım. “Allah’tan korkuyorum!” ifadesi zihnimde çınlayıp durdu. Sanki ilk defa duydum bu ifadeyi. Güya hocayım, yıllardır insanlara namaz kıldırıyor, sohbetler ediyorum. Sevgiye merhamete dair hikayeler, bu meyanda tasavvufun derin manalı ifadelerini yaldızlı sözler, makyajlı ifadelerle anlatıyorum. Konuşmak, ah konuşmak ne kadar kolay. Ben bu mahkumun yerinde olsaydım ne yapardım? Biri canımdan aziz bildiğim anama silah doğrulsaydı, sonra 20 yıl önce kaybettiğim ama çok çok çok özlediğim babama beş kere ateş etseydi, sonra gelip gözümün önünde dolaşsaydı, “affettim seni, mademki müslüman oldun, Allah için seni affettim” diyebilir miydim? Konuşmak ah konuşmak, ne kadar kolay.

Ertesi gün onu hücresinde ziyaret etmeğe karar verdim ama ben hala ne diyeceğimi bilmiyordum. “Olan olmuş, akıllı ol, burada başka ceza alıp da ömrünü çürütme, o kadar seviyorsan ananı babanı, bitir cezanı ve git onlara hizmet et” mi desem. Mahkumların neredeyse tamamı harbi konuşmayı severler. Kibar sözlerden ziyade yalın hatta sert sözler daha fazla tesir ediyor gibi görünüyor. Bilmiyorum ne diyeceğimi, emin olamıyorum. Tevekkeltü alellallah deyip odamdan ayrıldım. O mahkumun hücresine doğru ilerlerken zihnimde hala bir şey yoktu. 33 yaşından sonra öğrenmeye çalıştığım dilden ne olurdu ki. İngilizcem yetersiz, aksanım kötü, bilgim az. Nasıl teselli verecektim bu kardeşe. Of Allah’ım of! Ne kadar acizim ne kadar da zavallı. Bana samimiyet ver Allahım! Kelimelerini dilime koy, beni sen konuştur Allahım. dedim ve hücrenin önünde durdum. O da sanki beni bekliyor gibiydi. Parmaklıkların arkasında ayakta duruyordu. Çok doluydu anyı zamanda çaresiz bir hal içindeydi. Nasılsın-iyi misin faslından sonra bana açıldı. Tek kelime etmeden, gözlerimi gözlerinden kaçırmadan, beden diliyle “ben buradayım, hiç bir yere gitmeden seni dinleyeceğim” mesajını vererek dinledim. O da içindekiler boşalana kadar anlattı. Ardında “What am I ganna (going to) do? Ben ne yapacağım?” diyerek sustu. Benim sıram geldi. “Kardeş bu cok zor bir durum, senin yerinde olsaydım gerçekten ne yapardım bilmiyorum. Sana imreniyorum, sen Allah’tan korkuyor ve onun koyduğu sınırlar içinde kalmak istiyorsun. I know that it hurts, biliyorum ki bu acıtır. Bu duygu, yüreğini çok acıttığı zaman secdeye kapan ve Rabbine derdini anlat. Allah’ım çok zor durumdayım, içim acıyor, beni tahrik ediyorlar, bu intikam duygusu bir ateş gibi beni yakıyor. Ama sen bu adama hidayet verdin, biliyorum ki hidayet verdiğin insanların geçmiş günahlarını affediyorsun. Bana sabır ver. Senin affettiğin adamı, affetme gücünü bana da ver. Bu intikam duygusunu benden al. Bunun yerine bana ve aileme dünyada ve ahirette hasene ver, de!” dedim. Gayr-i ihtiyari gözlerimi kaptmışım. Gözlerimi açtığımda mahkumu bir heykel gibi durmuş, gözlerini bana dikmiş halde buldum. Zayıflık emaresidir, onun için Amerikan hapishanelerinde mahkumlar ağlamaz. Ama ağlamak sadece gözlerden iki damla gözyaşı yuvarlamak mıdır? Nice sessiz ağlayışlar vardır, ne gözlerde yaşı olur ne de boğazlarda hıçkırığı. Ama o basbayağı için için ağlamaktır. Bence bu mahkum da işte böylece gözlerinde yaş olmadan ağlıyordu. Benim berbat bir aksanla söylediğim sözler değildi elbette onu ağlatan. Başka, başka bir şeydi. Ancak duyulacak bir sesle “as selam aleyküm” diyerek bir gölge gibi hücrelerin arasında süzülerek kapıya yöneldim. O mahkum iradesini ortaya koydu, kardeşine bir zarar vermedi. Daha sonra aynı cemaatte Cuma namazlarını beraber kıldılar. Belli aralıklarla bu mahkumu her gördüğümde “Seni tebrik ediyorum, sen Allah’ın emrini nefsinin isteklerinden daha üstün tuttun.” dedim .

Benim çalıştığım hapishanede Müslüman mahkum sayısı şükür ki, genel nüfusa göre fazla değil. Sizde nasıl acaba? Bir de Müslüman mahkumlar genelde hangi suçlardan dolayı ceza almışlar?

Benim hapishanemde genellikle adam öldürme, hırsızlık, uyuştucu ticareti ve tecavizden insanlar yatıyor. %40 yakını müebbet.  600 yakın müslüman mahkum var. Biri Ürdünlü gerisi Amerikalı ve nerdeyse %90 içeride Müslüman olmuş.

Biraz da size dönelim. Amerika’da hayatınız nasıl geçiyor?

Koşuyorum, hayatı yakalamağa çalışıyorum. Her şey çok hızlı. Bir de bunun üzerine Türkiye’deki zulüm süreci işin tuzu biberi oldu. Bazen kafamın tamamı Türkiye ile meşgul oluyor. Hasbel kader sosyal medyada da biraz göründüm. Hakkı saatlerce anlatılmak olan bazı konuları iki dakika yirmi saniyeye sığdırmaya çalışıyorum. Twitter zaman olarak 2,2 dk üzerine çıkan videoları bedava yayınlamıyor. Hal böyle olunca çok uğraşıyorum. Her şeyini kendim yapıyorum. Bazen yedi-sekiz saatimi alıyor. Bazen kesiyor,biçiyor, kırpıyorum video 2,22 dakika oluyor halbuki 2,20 olması lazım. Çok zor oluyor benim için.

Amerika’da müslüman bir din bilgini olmak?

Ben alim değilim, hatta talebe bile değil ama talebe olmağa çalışanım. Sosyal medyada bazı insanları buna inandıramıyorum. Alim değilim deyince “Hocam mütevazilik de size yakışıyor.” diyorlar. Evet alim değilim, dinimi öğrenmeğe çalışıyorum, yoldayım.

Sevgili hocam, sohbetiniz, hitabetiniz çok keyifli. Zatınıza mahsus bir üslubunuz var.

Peki yazıyla aranız nasıl?

Yazmak çileli iş. Emek ister. Yazmanın temel taşı kelimeler, her gün ilgi isteyen nazenin çiçekler gibidir. Onlara yeterli ilgiyi gösterdiğin zaman onlar da sana saygı duyuyorlar. “Haydi!” dediğin vakit en güzel kostümlerini giyip en çarpıcı manalarla cümlelerine diziliyorlar. Ama gerekli ilgiyi göstermezsen, yani her gün bir şeyler okup yazmazsan onlar da sana olan saygısını yitiriyorlar. Bir şeyler yazacağım “Haydi bakalım” dediğin zaman seni umursamıyorlar. Türkiye’deyken onlara çok ihtimam gösteriyordum onlar da bana saygı duyuyorlardı. Şimdi Amerika’da bu saygıyı yitirdiklerini görüyorum. Nankörler! Sanki Bursa’nın mehtaplı gecelerinde sabahlara kadar onlar için zaman harcamadım? Gökdere notalara dökülmemiş şarkılarla akarken, Setbaşı’ndaki tarihi evin balkonunda onları, Fuzuli’den Necip Fazıl’a, Ümit Yaşar Oğuzcan’dan Ahmet Arif’e hatta Nazım Hikmet’e kadar besleyip tımar etmedim? Capcanlı renklerle boyayıp cilalamadım?  Onca emek verdiğim kelimeler anlayışsız çıktı. Yeni bir dünyada yeni bir hayat kurarken içine düştüğüm hengameyi anlamadılar. Amerika’ya ilk geldiğimde 33 yaşında bir babaydım. Ama dil bilmediğim için kendimi üç yaşındaki bir çocuk gibi hissediyordum. “Şunu ver, bunu ver, kaç para, iyi akşamlar.” Kabus gibi… Bir posta geldiği zaman, elimde mektup bana yardımcı olacak birisini arıyordum. Ne zoruma gidiyordu be… Neyse uzatmağa gerek yok. Ben bu hengamedeyken kelimeler onları eskisi gibi tımar etmemi, sabahlar kadar başlarını okşamamı istiyorlardı. Olmayınca da bana küstüler. Ama yavaş yavaş arayı buluyoruz gibi.

Eli kalem tutan biri için hapishanelerde çok hikayeler vardır.

Evet çok hikaye var. Aslında notlar tutuyordum ama malesef bilgisayarım bozuldu, hard diske de yanlışlıkla format atıldı. Yoksa tuttuğum notlar çoktan hacimli bir kitabı bulmuştu.  Amerika’ya gelmeden önce bir ara senaryo yazarlığına merak sardım. Kitaplar aldım bunun için. II. Bayezit’in gemiler gönderip Endülüs’ten Yahudileri kurtarmasını senaryolaştıracaktım. Müslüman ve Yahudileri öldüren Hıristiyanlar, Yahudileri katliamdan kurtaran Müslümanlar. Üç dini birbiriyle kıyaslayacak aynı zamanda samimi olarak dinlerini takip edenlerle, dindar görünüp bu üç dini şahsi amaçları ve hırsları için kullanan karakterleri ortaya koyağa çalışacaktım. Ama Amerika’ya gelince, yeni bir dünyada yeni bir hayat kurarken ertelemek zorunda kaldım. Hapishaneye ilk başladığım zamanlar bu kurtlar yeniden depreşti. Bir iftira ile Amerika’da hapse atılan tasavvuf ehlinden biri ve onu savunmayı üzerine almış bayan bir avukat arasında gelişen bir aşk hikayesi içerisinde aşk-mecazi ile aşk-ı hakiki işlerken bir yandan Amerikalıların İslam’a olan önyargıları ile onların bu ön yargılarını besleyenleri anlatayım dedim. Şimdi zaman zaman mahkumlar aile hikayeleriyle beraber bir hapishane dizisi olur mu acaba diye aklıma gelip gelip gidiyor.

6 COMMENTS

  1. Yaşatma ideali bu. Biz. H.E anlayamadık..

    ustat hazretlerinin bahtiyar kimdir tarifi;

    bahtiyar odur ki ,kevseri kuraniyeden suzulen , buyuk yuklu bir havuz kazanmak için bir buz parçası nevindeki şahsiyet ve enaniyetini o havuz içserisine atıp eritendir diyor.

    Sacit hocamdan ALlah Razı olsun..

    @LonelyManT

Comments are closed.