Bilal Sarımeşeli, The Circle

Bir LEGO oyuncağının, odanın içinde dağılmış parçaları gibi dağılmış kelimeleri bir araya getirerek, üç harfin uğursuz bir şekilde bir araya geldiği KHK kelimesini hedefleyelim bu yazımızda. Ortaya çıkan her anlam, bir ok gibi çıksın yerinden ve o asık suratlı ‘üç harfli’nin kan, gözyaşı ve terle lekelenmiş göğsüne saplansın.

Evet bu eğlenceli bir oyun değil, dağılan hayatlar, kayıp giden yaşamlar, işler, evler ve kariyerler varken kelimelerin ne haddine bu dramı tasvir etmek. KHK dediğimiz, benim şahsen adını bile anmaktan rahatsız olduğum, ‘tek dişi kalmış’ bir sistemin her yuvaya kendisiyle uzandığı modern bir kırbaç aslında. Kölelerinin ve esirlerinin sırtında şaklayarak, izleyenlere de korku salarak heybet gösterişi yapan bir ceberut.

Bazen büyük resime kapılıp küçük detayları kaçırıyoruz. Bazen de detaylarda boğulup büyük tabloyu göremiyoruz. Ne yazık ki dramın bu çağdaki çapı o kadar geniş ki uğramadık tek kapı bırakmamış. Her gelen detay tekrar bizi silkeliyor; sarsıyor ve büyük resmin gölgesinden bir nebze sıyırıyor. Şu süreçte kimsenin derdi başkalarınınkiyle karşılaştırılarak küçümsenemez. Her bir dert, sıkıntı ve bunalım ağırdır, ve kişiyi hayatının orta yerinden vurur.

Ayaklarımız gurbeti vatan addedebilmenin sancısıyla ve minnettarlığıyla ilerlerken göz ucuyla ve “acaba”larla da Türkiye’yi dikizliyoruz bir siperin arkasına gizlenmişçesine. Dürbünü kullanıp tekrar büyütüyoruz bir manzarayı. Görüntüden önce bir çığlık ulaşıyor kulaklarımıza fizik kurallarına münafi olsa da. Üretken, sempatik, bir derya ve onu besleyen çağlayanlar misali bir doktor ve akademisyen geliyor dürbünümüzün ucuna. “9 ayım kaldı” diyor ve artık yorgunluğun verdiği sitemle müstebit bir idarenin baskısının Azraille uğraşmaktan zor olduğunu ifade ediyor. Binlere mezar olan Meriç’e kendini salmayacağını, çığlık çığlığa ölmek istediğini seslendiriyor. Kendisinin ne kadar pozitif, sempatik ve inanç dolu olduğunu bizzat tanışarak ve yazışarak anlamıştım.

Haluk Savaş’ın sedası beni sabah okula giderken yakaladı ve gün boyu yankılandı kulaklarımda. Ölümün ayak seslerini işiten ve mağaradan ışığın ucunu görmek isteyen bir dünyaydı onunki. Sitemi derindi. Sesini duymayan yığınların son bir ümitle, son bir çığlıkla uyanacağını uman.

Kendimizi onun yerine koyalım; pasaportlara bağlanmış nice hayatları düşünelim. Pasaport bende artık kenarları açılmış şekliyle bir darağacını resmediyor. Haluk Hoca bir baba, bir insan ve sadece hayatta kalmak istiyor sevdikleriyle. Bir hükümetin hizmet götürmekle mükellef olduğu kendi insanına, bu kadar eziyetini koyabilecek bir düzlem, bir mekan ya da ufacık bir kara parçası bulabiliyor musunuz?

“Dünyayı dar etmek” tabirinin KHK eliyle insanımıza dayatıldığı günlerden geçiyoruz. Daralan dünyadan sıyrılıp çıkmaya çalışanlara sınır kapısı değil de kabir kapısını işaret eden bir görevli geliyor gözümün önüne kendisiyle uğraşmanın “Azraille uğraşmaktan daha zor” olduğu. Zulme maruz kalmış toplumların, Uygurların, Rohingyalıların, Filistinlilerin, Ermenilerin, Yahudilerin, Kızılderililerin hayat hikayeleri bize tarihin levhalarında kalmış ya da ‘uzaklarda bir yerlerde’ gerçekleşen olaylar olarak geliyordu. Artık gözümüzün önüne geldi, ‘insanın insanın kurdu olabileceği’ ve vicdanını cüzdanına haset ipiyle bağlamış bir yığının her şeyi yapabileceğini  gösterdi gaflet gözümüze.

Rüzgârlı, fırtınalı ve buz gibi bir geceye uyandı gözlerimiz sabahı beklerken bir umutla. Kelimeleri iç dünyamda dolaştırırken, ışığını gizli kalmış yerlere tutarken ben de donakalıyorum. Haluk Hoca’nın sesi tekrar geliyor kulağıma. Artık uğraşmak istemediğini, huzurlu bir şekilde hayata dönmek istediğini, bunu hak ettiğini ama alamadığını düşünüyorum. Elimi uzatıyorum ama benim elim KHK gibi güçlü ve uzun değil ki. Hemen iteleyiveriyor elimi, bir darbe vuruyor ve acıtıyor beni de. Sanki Haluk Hoca’nın pasaportunu yüzüme çarpıyor ve “git buradan” diyor avına başka kimseyi yaklaştırmayan bir vahşi misali.

Haluk Hoca’ya uzanmış elimi semaya kaldırıyorum ben de. “Ya Rab!”, diyorum ve ekliyorum. Tüm gözleri Yaratan Basîr Sensin, görmeyi, ışığı, gölgeyi, retinayı, sinirleri yaratan Sensin. Kendi görmeyen hiç görmeyi yaratabilir mi? Tüm bunları görüyorsun, biliyorsun, belki mühlet veriyorsun; bilemiyorum, “anlaşma şartları” Sen’de ve ben buna Razıyım. İnleyen kullarının “çığlıkları” da eklendi bu velveleye, duyuyorsun da. Artık bekliyorum sadece, bu dediklerim de şahit olsun hepsini Sana havale ettiğime. Mazlum, mağdur ve mahpus kullarına yardım et. Yusuf(as) zindana, kuyuya suçlu olduğu için düşmedi, bu insanlar da bu baskıya suçlu oldukları için maruz bırakılmadı. Yusuf düşmeseydi zindana melik olamayacaktı; tabir edemeyecekti rüyasını melikin ve kuyuya düşen çocuğa bedel belki binler çocuk kıtlığa düşecekti. Yusufların hepsi zindanda, darda ve sıkıntıda. Sen hayırlara tebdîl eyle!