Engin Sezen, The Circle

Babam şu anda hastanede. Dua edin.

Haftasonu da Babalar Günü.

Kendisini en son 2013’te gördüm.

Babamla olan ilişkim üzerine düşündüm biraz bugün…

Ona dair bir ‘şey’ anlatmak istedim bu yazıda:

Babamın ağladığı sık görülmüş bir şey değildir. Çocukluk günlerimden hatırlayabildiğim kadarıyle sessiz bir adamdır; fakirliğin belini erken denebilecek yaşlarda büktüğü dalgın biridir. Benim liseli yıllarıma denk gelen zamanlardan itibaren de daha bir sessizliğe bürünmüştür. Mesela benim kaçıncı sınıfa gittiğimi bilmezdi. Veli toplantılarıma hiç katılmamıştı… 

Genelde dalgın olan bu adam, tuhaftır, çocukken, gözüne girebilmek için kendisine bir şeyler anlattığımda beni sonuna kadar sabırla dinler, hatta kimi sorular sorardı. Böylesi anlarda gözlerinin gururla parıldadığını fark ederdim. İki oğlundan biriydim, küçük olanı… Anlattıklarımdan mı, yoksa heyecanlı anlatış biçimimden mi etkilenirdi tam kestiremesem de, beni dinlemesi, dinlerkenki o masum gülümseyişleri,  kendisine anlattığım şeylerle mutlu olması ne çok hoşuma giderdi! Bu bedbaht adamı bir nebze de olsa mutlu edebilmek, çocukluk günlerimde tekrar be tekrar yaşamak için fırsat kolladığım hazlarımdandı. Okul günlerinin o yorgun Sonbahar akşamlarında, maşıngada kısık ateşte biteviye kaynayıp duran tarhana çorbasının dumanları daha bir huzurla kaplardı kerpiç duvarlı köy evimizin odalarını…

Babam, duygularını pek belli etmek istemese de, içli biriydi. Sonra, sanırım hayat onu küçük şeylerde mutluluklar bulmak zorunda da bırakmıştı. Zaman zaman o aradığı ‘şey’i bulduğunu, yüzüne yansıyan; hatırladıkça şu anda da hala içimi ısıtan o güven dolu tebessümlerinden anlayabilirdim.

Yine, nadir de olsa, bugün düşündüğümde beni şaşırtan ince bir şakacılığı vardı. Kendi çocukluğuna dair, her bir ayrıntısını ezberlediğim bir kaç öyküsü vardı. Yegane zevki, kocaman bir çaydanlık çay demleyip onu son yudumuna kadar içmesidir. Çayın ocakta hazır beklemesi, bu çayı size ikram etme hevesi ona apayrı bir huzur verirdi. Uzun yıllar, tiryakisi olduğu sigara meretini güç bela bıraktırmıştım kendisine, ama annemden duyduğuma göre son yıllarda yine başlamış.

Çok az zaman geçirdiğime yanarım da yanarım babamla…

Buna rağmen, anlatacak az da şeyim yok aslında babama dair. Peşim sıra İstanbul’a gelmesi, bu büyük şehirde ayakta kalabilmek için verdiği zorlu mücadele, zaman zaman mesut, ama daha çok da sefaletli yıllar…

Bilmem ki onu öyle çileden çıkaracak şeyler yapmış mıydım hiç! Benim hiç bir şeyime karışmadı. Ne okuyacağıma, ne olacağıma, paramı nerelere harcadığıma, kimle evleneceğime, kimlerle arkadaş olacağıma, nerede yaşayacağıma, ne zaman askere gideceğime…Ben de mahcup etmedim kendisini.

Sen, benden de iyisini bilirsin…” der geçerdi. Bu tavrı, bana olan güveninden miydi, yoksa aldırmazlığından mı, bugün bile hala tam anlayabildiğimi söyleyemem!

Herhangi bir tavrımı onaylamadığında, “Baba ol da anlarsın…’ demelerini hatırlıyorum. Sanırım, o genç yaşlardaki kimi umarsızlıklarıma alınıyor olmalıydı. Burnumun dikine gittiğim o serazat yıllar…

Başbaşa olduğumuz zamanlarda, sessizce otururduk, çay içerdik; bana çaktırmamaya çalışarak uzun uzun beni süzdüğünü hissederdim.

Evet, 2013’ün o mesut yazının üstünden 6 yıl geçmiş. Dile kolay…

Şimdi, sizi bu son ayrılıktan 12 yıl öncesine götüreceğim, 2001’e. 28 Şubat Türkiye’sinden ayrılıp Kanada’ya  yerleşme kararı aldığım zamana.

Hiç unutamayacağım bir anım var babamla ilgili; gözümün önüne geldikçe burnumun direklerini sızlatan bir resimdir o…Evet, gözü pek de yaşlı olmayan babamın, çocuklar gibi agladığı anlar.…İsmail Sezen’in kendisini tüm çıplaklığıyla, acziyetiyle gösterdiği o baba halini hiç unutamıyorum. “İşte benim babam” dediğim o anı!

Ben vedalaşmaları evde yapmayı tercih ediyorum; benim için gerçekten zor geçen o anları terminallere, havaalanlarına bırakmak ayrılık acımı daha da pekiştiriyor.

Genç yaşımda “elveda vatan, elveda anne, elveda baba” dediğimde sabahın erken saatlerinde herkesle sıkı sıkı kucaklaştığımızda, babam, “ben de geleceğim sizle havaalanına” demişti. Ne kadar zorlasak da atıverdi kendisini taksiye! Öne oturdu. Rahatlatmak için bazı şeyler söylesem de, pek konuşmadı.

Baba müsterih ol, en geç bir yıla döneriz” diyerek teskin etmeye kalkıştım kendisini. Yok, nafile! Lal kesilmişti adeta! Belki de babalara mahsus bir gözle benim göremediklerimi görüyordu. Bana gönül koyduğunu tahmin ediyordum. Lisan diliyle olmasa da, görebiliyordum ki her haliyle “gitme kal…” diyordu. Gözgöze gel(e)medik. Cerrahpaşa’dan Yeşilköy’e kadar neredeyse hiç konuşmadı. Aracın penceresinden dışarıya bakıyordu mütemadiyen; sanırım ağlıyordu da…

Havaalanında, taksiden inince uzun uzun kucaklaştık. İşte o anda daha fazla tutamadı gözyaşlarını; artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu koca adam. Hayır, bu ağlamaktan daha başka bir şeydi…

Beş dakika kadar öylece kalakaldık; “anneme iyi bak, kendine iyi bak, her şey güzel olacak” yollu ifadeler döküldü dudaklarımdan… Ayrıldık.

İşlemler yapıldı, bavulları teslim ettik. Yürüyen merdivenlerle üstkata çıkarken cesaretimi toplayıp da geriye baktığımda gördüm babamı. Dışarıda telaşlı telaşlı ordan oraya yürüyor, bizi bir şekilde son kez görebilmek için çırpınıyordu; ben onun bu halini farkettiysem de, o bizi göremiyordu. Aynalı camlardan içerilere bakıyordu. Yüzündeki acılı, endişeli ifade uzaklardan da okunabiliyordu. Kendisini o şekilde görmek sarstı beni. Telefonla aradım. “Baba nerdesin, bindin mi tranvaya?”

Hıçkırıktan konuşamadı(k)…

Sevgili babamı son kez kucakladığım 2001’in o Ağustos sabahından yıllar sonra görecektim…Yaşlanmış, çökmüş, daha da sessizleşmiş olarak…

….

Kendisini bir daha dünya gözüyle görür müyüm bilemiyorum; ama benim için ahiretin var olduğuna en büyük delil, orada babamı görme ihtimalidir.

Canım babam, keşke yaşlılığında, bana en çok ihtiyaç olduğu bu ahir ömründe yanında olabilseydim. Şu anda yattığın hasta yatağının başında senle olsaydım!

İnşallah babacığım…

Bir gün tekrar görüşürüz. Kucaklaşırız.  Sen yine çay demlersin, yine saatlerce otururuz… ve sen beni süzersin uzun uzun…

Bu son cümleyi yazınca kalktım odasında uyuyan oğlumun yanına gittim; yüzünü seyrettim, kokladım, öptüm…

Evet baba, “Seni artık çok daha iyi anlıyorum.”…

1 COMMENT

  1. Hem güzel bir oğul hem de baba olunca gönül dili dile gelir… Bir de edebi bir zevkle kaleme alınırsa, böylesine hoş ve kalıcı yazılar ortaya çıkar. Tebrikler…

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here