Bilal Sarımeşeli, The Circle

Oldukça karanlık, ve dar bir yer. Artık çıkmam istiyorum. Bu göbeğimdeki artık iyice beni sıkmaya başladı. Buradaki duvarlar sanki yavaş yavaş beni baş aşağı çevirmek üzere üzerime geliyor. Boğuk sesler duyuyorum; ama ritmik atışlara karışmış o tatlı ses oldukça berrak geliyor. Anlayamıyorum; göremiyorum sadece duyuyorum. Arada ellerim ve kollarımla yokluyorum “duvarları” ve damarlarımda dolaşan, hiç durmayan “güp güp” sesinin yakınlığını hissediyorum. Acıktığımda, ihtiyacım olduğunda, korktuğumda hasılı hissettiğim her şeyde o sesin benimle beraber değişip rezonans olduğunu net olarak biliyorum. Kapalı bir dünya İşte benimki, bunun çıkışı yok mu?

   Aaaa, ne oluyor? Baş aşağı oldum, dünyam tersine döndü yine ama duvarların beni sanki başka bir dünyaya açılmak üzere sıkıştırdığını ve çok alıştığım dünyamın sanki beni “istemediğini” fark ediyorum. Ritmik ses eskisi gibi değil, heyecanlı. Atışı bir farklı bugün. Niyeyse dışarıdan uğultulu hayli de rahatsız edici sesler duyuyorum. Dünyamı rahatsız ettikleri belli; ama anlayamıyorum. Göbeğimden içeri endişe, korku ve heyecan “gıdaları” akıyor. Anlam veremediğim ama beni rahatlatan fısıltıların ritme eşlik ettiğini anlıyorum ama. İyice sıkıldım, çıkmak istiyorum ama o çok alıştığım dünyam ne olacak? Her gün benimle beraber dans eden o sesi duyamazsam ben ne yaparım? Tek sığınağım elimden kayıyor, kapılar açılıyor. Dışarıdan haykırış sesleri geliyor. Bir kaygı, korku ve endişe beni tekrar sarmalıyor. Ayaklarımdan başıma doğru sımsıkı, bir kundak gibi sarıldığımı hissediyorum ve gidiyorum, ne oluyor?

Burası neresi? O ses nerede? Gözümden içeri parlak bir şey süzülüyor, ve iki ışık pınarı beni sarmalıyor; kokluyor ve bağrına basıyor. Hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim. Sen de kimsin? Beni kucaklıyor, öpüyor ve göbeğimden içime akan kaynak göğsünden şefkatle taşıp ruhumu ve bedenimi gıdalandırıyor. Konuşmak istiyor; “seni seviyorum” demek istiyorum. Dünyam gitti gideli hiç bu kadar huzurlu olmamıştım. Adını da bilmiyorum daha ama sevincim uzun sürmüyor. O çift gözde sanki yıldırımlar çarpıyor; yağmur bulutları toplanıyor. Yerinden çıkacak gibi; çakmak çakmak oluyor gözleri dışına çıktığım dünyamın. Etrafımızı mavi elbiseli, şapkalı kişiler sarıyor. Dünyam beni alıyor, bağrına basıyor ve o ritmik sesi içimde hissediyorum. Hiç böyle olmamıştı. Dünyamın kollarına gri renkli yuvarlak bir şeyler takıyorlar. Kolundaki bileziklere benziyor. Gözyaşları akıyor, ve yanağından yanağıma düşüyor. Üşüyorum, gözlerim kapanıyor….

Etraftan dünyamın adının “anne” olduğunu  öğreniyorum. Bir gariplik var. Annem mutlu değil; olamaz. Burası neresi? Ben böyle duymamıştım dışarıyı. Yine duvarlar var; “güneş” ve “gökyüzü” filan diyorlar ama bilemiyorum ne olduklarını. İlk öğrendiğim kelimeler yer ediyor aklımda. “Anne, mama, sayım, tahliye, özgürlük, masumiyet, KHK…” Baba kelimesini de duyuyorum ama onu hiç göremedim. Annemin babamdan her bahis açıldığında karardığını, büküldüğünü görüyorum ve yanağımı ıslatıp beni üşüten gözyaşının tekrar demlendiğine şahit oluyorum. Ben tekrar duvarlarla çevrili bir dünyaya geldim, babam da aynı dünyadaymış. Hiç göremedim onu. Hissediyorum onun da “dünyadan” çıkmak istediğini. Ben duvarları şefkatle çevrili dünyadan soğuk ve beton duvarlarla örülmüş çukurdan ve demirden bir dünyaya düşürülmüş bir bebeğim. Bunu hak etmedim, diğer çocuklar gibi emeklemek toprakta, babama sarılmak ve özgürlük havasını içime çekip gerçek “dünyayı” görmek istiyorum ve artık sadece evimizin duvarlarını görmek istiyorum…