Engin Sezen, The Circle

Ünlü talk-showcu David Letterman’ın Netflix’teki programının adı My Next Guest Needs No Introduction. Bu girizgahla başlayalım The Circle’daki Diyaspora’da Yaşayan Hizmet Hareketi Aydını adıyla yayınlanan Mülakatların sonuncusu için yazacağım mukaddimeye… Günlerden beri beklenen Dr. Ahmet Kurucan mülakatından söz ediyorum.

Bu cümlenin aynısı, daha önce The Circle’a mülakat veren bütün arkadaşlar için de rahatlıkla söylenebilirdi. Zira, The Circle’a konuşan aydınlarımızın her biri kendi sahasında söz sahibi insanlardı. Tartışma’ya çok önemli katkı sundu her biri kendi perspektifinden.

Bununla birlikte, iki nedenden dolayı Letterman’e referansla başladım Ahmet Kurucan mülakatının mukaddimesine:

Öncelikle, Ahmet Kurucan ismi, Cemaat içinde olduğu kadar Cemaat dışında da bilinen, tanınan bir isim… Söyledikleri, hem içeriden hem de dışarıdan daha özenle ve ince bir elekten geçirilerek  okunan biri… İçeride sevilen, dışarıda sayılan hakkaniyetli bir isim. Sanırım, Hizmet’te şöyle böyle bulunmuş herkesin hayatına bir şekilde dokunmuştur Kurucan Hoca. Cemaat’in maruz kaldığı bütün sistemik şeytanlaştırma hamlelerine rağmen, dışarından çok sayıda kimsenin Dr. Kurucan’ın tavrına ve perspektifine saygılarını koruduklarını biliyorum.

İkinci sebep de tamamen şahsi…  Kanada’ya geldiğim 2001 yılından beri Ahmet Abi’nin Ottawa, Toronto, London gibi şehirlere yaptığı ziyaretlerinde görüşme imkanları bulduk. Gayet tabii, zamanla bir muarefe, bir hukuk oldu aramızda. Kendi namıma, bu muarefetten ziyadesiyle memnunun. Ahmet Abi’nin bendeki bu özel yerini buraya kaydetmede de hiçbir beis görmüyorum. Çünkü bu, herhangi bir çıkar ilişkisine dayalı bir ilişki değil, gönülden gönüle, zihinden zihine bir hasbihal… ‘Ruh karabeti’ dediğimiz şey. Ol sebeple, Ahmet Kurucan Abi’ye bir mukaddime yazabilmek benim için hem zor, hem de kolay…ama daha çok, zor! Ve zorlandım da. Yazılabilecek o kadar çok şey var ki!

Ahmet Abi’nin kendime yakın hissettiğim yönleri neler?

Bir kaç kelamla…

Kendisini tanıdığım ilk gündenberi ondaki düz bir insan, ‘yoldaki insan’ olma bilinci. Eli kalem tutan, gözlemci ve analizci bir mütefekkir olması. Eleştirel de bakabilmesi.  Tipik bir İlahiyatçı formasyonuna sığmaması… Bu ve benzeri vasıflara ek olarak, bu 3 Bölümlük mülakat serisinde sizlerin  de görebileceği üzre, öne çıkan bir diğer hususiyeti de Ahmet Abi’nin Cemaat’in tam merkezinde olmasına rağmen, maddi ve manevi olarak ‘birey’ olabilmesi,  kalabilmesi, özgünlüğü, deyim yerindeyse eyvallahsızlığı oldu… Bunu da uyumla ve geçimle yapabilmesi. Bu vasıflarıyla da Cemaat içindeki geniş bir kitle için rol model olması.

Dr. Kurucan verimli bir dimağ. Kitaplar yazdı, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce ve ruh dünyasını tasvir ve teşrih eden, onun Sohbet ortamını yansıtan yazılar kalem aldı, Gülen’in kitaplarına mukaddimeler yazdı. Şu an üzerinde çalıştığım ‘İslami Grup Terapi Teorilerine Giriş: Gülen Hareketindeki Sohbet Atmosferi’ adlı doktora tezimde çok istifade ettiğim ve kullandığım kitapları kaleme aldı Dr. Kurucan.

Kuzey Amerika Fıkhı’nda genel itibariyle Fethullah Gülen teolojisinden beslenen özgün bir perspektif ortaya koydu. Fıkıh vadisinde, Kuzey Amerika’nın sosyolojik bağlamında ortaya çıkan meselelerde, ailevi ve toplumsal münasebetlerden, heram-halal mevzularına, Mortgage meselelerine, Devlet’ten Sosyal yardım alma konularına kadar geniş bir sahada sahib-i ahkam oldu.

Abdülhamit Bilici, ÜBER aralarında vermişti mülakatını. Görebildiğim kadarıyla da, Abdülhamit Bey’in ÜBER’de çalıştığını anlatması, o mülakatın en ilgi çeken kısımlarından biri olmuştu. Ahmet Abi’de de yaşadım aynı durumu. O da, el’an temin-i maişet için çok farklı işlerde çalışıyor. Entelektüel faaliyetlerini, TR724’teki yazılarını işte bu geçim hengamesinde yazıyor. Haftalık sohbetlerini, derslerini, Avrupa ve Kuzey Amerika genelindeki konferanslarını da ihmal etmeden…Bu mülakatı, masa başından değil de, işçi olarak çalıştığı Halıcı’daki işi aralarında verdi diyerek bir kayıt düşelim.

Evet, Ahmet Abi’yi bu mülakata ikna etmek kolay olmadı. Kabul ettiğinde ise, mülakat esnasında ısrarla şu hususun altını çizdi:  ‘Burda, Allah’a hesap veriyorcasına konuşuyorum. Şuna buna göre değil, tarih huzurunda ve derin bir muhasebe şuuruyla bu mülakatı veriyorum…’. Sanırım bu da okurun bilmeye hakkı olduğu bir kayıt.

Bu mülakat 3. Bölüm. Bugün Ahmet Abi’nin daha çok kendi hayatına dair olan kısmı yayınlanacak. Sonraki bölümler Süreç, Hizmet ve Siyasete dair.

Ez-cümle,

Ben Ahmet abiye şahidim. O konuşmalarında sık sık memleketi Tavşanlı’dan atasözleri, halksözleri iktibas eder. Onun şu sözüyle noktalayalım:

Bizim Tavşanlı’da bir laf vardır:

“Ekşi yemedik ki karnımız ağrısın.” Karın ağrısı olanlar düşünsün.

 

Kendi kelimelerinizle bize bir Ahmet Kurucan resmi çizer misiniz?

 Yolda olan bir insandır. Eskilerin ifadesiyle suretâ insan olarak yaratılmış, siretâ insan olma mücadelesi içinde bulunan birisidir. Hedefinin farkında. Kendisine Allah tarafından verilmiş olan imkân ve fırsatların da farkında. Bunları yerinde, zamanında, doğru bir şekilde değerlendirip o hedefi yakalamaya gayret etmekte. Onun için yolda dedim. Ve o yolculuk dünya hayatında ölümle bitecek. Allah iman-ı kâmilden ayırmasın. Akıbet ü encamımızı hayr eylesin.

Yani ‘salik yolda…’ Nasıl bir yol bu?

İki  şekilde açıklayabilirim. Birincisi Efendimizin bir hadisinden hareketle. Şöyle diyor  Allah Resulü(sas): “Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim.” Dünya yolda olan bir insanın altında gölgelendiği bir duraktır. Sultan Süleyman’a kalmamış bu ölümlü dünyadan bahsediyoruz. İki kapılı bir han olan dünyadan. Gelenin gittiği, gidenin de bir daha geriye gelmediği. İşte bu manada yolda olan insanım, herkes gibi ve herkesle beraber.

İkincisi; insanın bir yaratılış gayesi var. Allah bunu İlahi kelamında: “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” ayeti ile bildirir. İbadet, kulun kulluk şuuruna erdiği, o ufka yükseldiğinin göstergesidir. Yalnız bu şuura ermek, o ufka yükselmek ibadetleri şekil şartlarına uygun bir şekilde yerine getirmekle olmaz. Şekil şartlarına uygun olarak yerine getirilen ibadet, yolda olan insanın uğradığı ilk duraktır. Varılacak son durak kemal mertebesidir, insan-ı kâmil olmaktır, kalbin ve ruhun  derece-i hayatına çıkmaktır, tasavvufun kavramsallaştırması içinde seyr-i süluk yolculuğuna çıkıp “seyr-i ilallah” (Allah’a yolculuk),“seyr-i fillah” (Allah’ta yolculuk),“seyr-i ma-Allah” (Allah ile yolculuk)’u gerçekleştirip “seyr-i anillah” (Allah’tan yolculuk) durağına ulaşabilmektir. Literatürdeki ifadesiyle “fark ba’de’l cem” makamı. Bana nasip olur mu bilmem ama hayat, o makama ulaşıncaya kadar devam edecek bir yolculuktur Müslüman için. İşte onun için yoldayım dedim. Sanırım meramım anlaşılmıştır.

Okurlarımıza küçük  bir tarihçe-i hayatınızı verebilir misiniz?

1961 yılında Anadolu’nun o zamanlar itibariyle sakin, sokaktaki herkesin neredeyse birbirini tanıdığını Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdum. Muhafazakâr bir aileye mensubum.

Dedem-ninem, annem-babam ve kardeşlerimle birlikte mutlu bir yuvada çocukluğumu geçirdim. Dedem, dede mesleği dediği sıcak demirci. Ninem ev hanımı. Babam, gençliğinde Vefa, Altay, PTT, İstanbulspor gibi devrin birinci liglerinden transfer teklifi alan ve amatör milli takımına seçilmiş kabiliyetli bir futbolcu. Lakabı “Karayılan İzzet” Forvet oyuncusu. Fakat evin tek erkek evladı olduğu için ninem göndermemiş bu kulüplere. Amcamın 14 yaşında ince hastalıktan (verem) vefatının bu kararda etkisi büyük. Tunçbilek’teki kömür işletmelerinde kâtipti babam. Puantör derlerdi. Ne demek olduğunu bugün bile bilmiyorum. İşten sonra da dükkanımıza gelir, dedeme yardım ederdi. Annem küçük yaşta gelin olmuş, 15 yaşında iken beni kucağınaalmış ev hanımı. Biri 4 yaşında vefat eden erkek kardeşim Ergün dahil, 4 çocuk annesi.

İlk-orta ve lise tahsilini Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde yaptım. Çok güzel bir tahsil hayatım geçti. Liseyi bitirdiğimde takvimler 1978 yılını gösteriyordu. Üniversite imtihanını kazanamadım. Ekstra bir çalışmam olmadı. Kursa gitmedim. Bir tane bile olsun üniversite imtihanı soru kitapçığı alıp çalışmadım. Çünkü kazansam da gitmeyecektim.

İki sebebi var. Birincisi; tıpkı babam gibi erkek kardeşi ölen ve dolayısıyla bir evin bir oğlu olmam. İkincisi ve daha da belirleyici olanı sağ-sol çatışmalarının her geçen gün arttığı anarşik ortam. Günde onlarca üniversite öğrencisinin öldüğü ve öldürüldüğü bir zaman ve mekandan bahsediyoruz. Özellikle ninem, endişelerini sesli dile getirirdi, “Ya büyük şehirlere gider de anarşist olursa? Ya kör bir kurşuna giderse? Ne yapacağım o zaman?” Dedem devrede bu defa; “Okumasın, dükkanda çalışsın. Ya da babası gibi Tunçbilek’te kömür işletmelerine girsin memur olsun, işçi olsun.”

 Babam ise “Ben senin arkandayım” dedi bana. “Deden-ninen böyle diyor ama sen okumak istiyorsan varımı-yoğumu satar seni okuturum. Beni anam göndermedi büyük kulüplere; onun hicranını yaşıyorum hala. Aynı şeyi senin ömür boyu hissetmeni istemem.”

Bu arada belirteyim; bir gün babama kurban bayramında dükkanımızda kelle ütülerken sormuştum; “Büyük kulüplerin transfer tekliflerini kabul etseydin ne olurdun?” Verdiği cevap şuydu; “Bir Lefter olamazdım ama bir Metin Oktay, bir Cemil Turan, bir Tanju Çolak çok rahat olurdum.”

Çok iddialı bir söz. Siz hiç babanızın futbol oynadığını gördünüz mü?

1968’de veda etti babam yeşil sahalara. Çocuktum ama birçok maçına gittiğimi hatırlıyorum. Aktif oyunculuktan sonra yıllarca futbola başladığı Gençlik Kulübünde antrenörlük yaptı. O yıllarını iyi hatırlarım. Kale arkası ve mini futbol sahası maçları yaparlardı. Tek kelime müthişti. Gerçekten bir efsaneydi Babam. Tavşanlı’da o dönemleri idrak eden ve futbolla alakası olan kime sorsanız söyler babamın bu özelliğini. Ben bazı arkadaşlarına da sordum. Hemen hepsi de aynı şeyi söyledi. Allah rahmet etsin Kaptan Fazlı diye babamın takımından bir arkadaşı vardı. Ona sormuştum. Bizim oranın tabiriyle “Tanju halt etsin babanın yanında” demişti bana. 1963 Beyrut’a yapılan olimpiyatlara seçilmiş ama idmanlar esnasında sakatlanmış ve gidememiş Beyrut’a. Trabzon Sporun efsanevi antrenörü Ahmet Suat Özyazıcı ile orada tanışmışlar mesela. Tanışma nedeni olimpiyat takımında yer almaları, arkadaşlıklarını ilerletme nedeni ise ikisinin de namaz kılması.

Merhume validenizden de söz etseniz biraz bize?

Annem sessiz. “Siz ne derseniz, o olsun” modunda. Annemin bu tavrında aslında bir fevkaladelik yok. O dönemlerin tipik Anadolu gelini portresi. Kayınpeder, kayınvalide ve koca varken kadına düşen şey, sükût. Elbette herkes böyle demiyorum. Ama Anadolu’daki genel hava buydu. Dağlardan getirdiğimiz kil ve evde yapılan yeşil sabunlarla mahalle çamaşırhanesinde hane halkının çamaşırlarını yıkamak başta, evde radyodan başka ne çamaşır makinası, ne buzdolabı, ne fırın elektrikli aletin olmadığı, frenk ocaklarında yemeklerin piştiği, gelenin gidenin hiç ama hiç eksik olmadığı, üç çocuğu kayınpeder ve kayınvalidesi ile hırpani bir evin bütün yükünü üzerinde taşıyan bir kadındı annem.  İlk okul mezunuydu. Kur’an’ını aksatmadan okuyan, namazında niyazında, cömertliği, yardımseverliği, herkesin derdine derman olmak için koşan yanıyla iyilik severliği ve özellikle akrabalarımız arasında tutkal fonksiyonunu ile ön plana çıkmış bir insandı. ‘I mean it’ denir ya İngilizce’de; gerçekten ‘I mean it’. Heze insandı annem. 1999 yılında 54 yaşında iken cilt kanserinden kaybettik annemi….

Gözlerim doldu şu an. 57 yaşındayım ama anneden söz edilince herkesin çocuk olduğu gibi ben de çocuk gibi hissediyorum kendimi şu an. Dahasını söylemeye tahammülüm kalmadı. Allah rahmet etsin. Bu satırlar onun yarlıganmasına vesile olur inşallah.

Hizmet’le tanışmanız?

Ben bu yıllarda Tavşanlı’da Hizmetle tanıştım. Tahmin edeceğiniz sebeplerden dolayı isimlerini veremeyeceğim. Dualarımda ismen kendilerini hep hayırla yâd ettiğim dünya iyisi insanlar vesilesiyle. Söz ve eylem bütünlüğünü yakalamış ne güzel insanlardı onlar. Melek gibi gelirdi bana hepsi de. Sabahtan-akşama insanımıza hizmet için koşup duran. Maddi-manevi fedakarlıklarda bulunan çok ama çok güzel insanlardı onlar.

Sadece bir tanesini vereyim; Hüseyin Pembe. Ona da bir şey yapamazlar diye veriyorum. Çünkü vefat etti bu süreçte kanser rahatsızlığından. Doktor raporlarına rağmen tahliye etmediler. Hastanede ellerinin biri hasta karyolasına kelepçeli, basında asker görüntüleri zihnimde canlandığında hala beni dilgir eder, hüzne boğar.

Onlardan birisi nedendir bilmem benim üniversite tahsili yapmam konusunda çok ısrarlı davrandı. Ben bu arada demirci dükkanımızda çalışıyorum. Aynı zamanda başka arayışlar içindeyim. 18 yaşındayım. Demirciliği uzun vadeli olarak yapma düşüncesinde değilim. Bir arkadaşımın da katkısı ve desteğiyle nalburiye dükkânı açma girişimleri yapıyorum. El arabası-kazma, kürek vs. kaba inşaat malzemelerinin satışına kendi dükkanımızda deneme mahiyetinde başladım. Ondan alıyorum, satınca parasını veriyorum, bir daha alıyorum. Pulluk bıçağı, saban demiri, at nalı, orak-çekiç, keser, balta, kaldırım çekici vs. gibi el emeği ile yaptığım malzemelerden kazandığım paradan daha çok para kazanıyorum. Fakat yukarıda dediğim gibi o ağabey benim üzerimde ısrarla duruyor. Evimize, dükkanımıza sürekli geliyor. Benden yana tamam ama ailemin ikna edilmesi gerekiyor. Neyse sözü uzatmayalım; ikna oldu ailem ve ben İzmir Akyazılı Vakfının Basmane’de açmış olduğu üniversite hazırlık kursuna gittim.

Hatırladığımda bugün bile gözlerimi yaşartan amatör ruhla yapılan bir dershanecilik. Oradan Manisa’ya Kurşunlu Han yurdundaki kursa transfer oldum belli bir müddet sonra. Sonuç; Ankara İlahiyatı kazandım. O puanla Hacettepe Tıp’a gidebiliyordum. Çok sevindim. Çünkü gerçekten İlahiyata gitmek istiyordum. Şimdi birisi hapiste, bir diğerinin nerede olduğunu bilmediğim iki arkadaşımla beraber yapmıştık tercih listesini. Tabii hocalarımızın da yardımı olmuştu.

Tam bu sıralar benim üniversite tahsili yapmam için uğraşan birisi daha var. Allah rahmet eylesin, ikisi de rahmet-i Rahman’a kavuşan halam ve eniştem. 3 tane erkek çocukları var. Kuzenlerim. Üçü de ilk okul sonrası okumadı. Ellerindeki imkâna rağmen. Onun için “Benim zıpırlar okumadı, ben Amedi okutcem” diyor Eniştem bizim oranın lehçesi ile. İlave de ediyor; “Bütün masrafları benden.” Belçika’nın Antwerpen şehrinde oturuyorlardı. 1973 yılında terk etmişlerdi Tavşanlı’yı. Çocuktum ama hatırlıyorum bugünkü gibi. Nice göz yaşı dökmüştü ninem halamın ardından. Anarşik ortam devam ettiği ve ben de okuma taraftarı olduğum için babamın oluru ile gizliden gizliye pasaport işlemlerine başladım tam üniversite imtihan sonuçlarını açıklanacağı günlerde. Gizlediğimiz kişiler tahmin edeceğiniz gibi dedem ve ninem.

İşte bu atmosferde yaşarken Ankara İlahiyatı kazandığımın belgesi geldi. 1980 yazından bahsediyorum. İhtilalden sadece bir kaç ay önce.  Tam bir muamma.  Anarşi hızını artırmış devam ediyor, sağ-sol çatışması Tavşanlı’nın sokaklarında bile kendini göstermeye başlamış, özellikle öğretmen ve işçi sendikaları sağcı ve solcu bölünmüşlük içinde birbirlerinin lokallerine molotof kokteyliler atıyorlar her akşam. Geceleri sokağa çıkmak neredeyse imkânsız. Öte tarafta Eniştem “Al pasaportunu, vizeni alalım gel artık” diyor. Her şeyi ayarlamış. Dil kursuna gideceğim, ardından üniversite. Beri taraftan Ankara İlahiyat.

İlahiyatı kazandığım haberi evimizin içine bir bomba düşmüştü sanki. Belçika alternatifini de babam söyledi bu aşamada.  Dedem: “Ahmet’i yuvadan uçurursan bu kuş bir daha bu yuvaya dönmez” diyor babama benim yanımda. “Ne Belçika, ne Ankara” diyor diretiyor. Ninem “Anarşistler” diyor başka bir şey demiyor. Belçika’ya da gönlü hiç razı değil. Babam ise iki arada bir derede. Gitsin diyor ama nereye Ankara’ya mı Belçika ya mı? Merhume annem kenarda, mütevekkil bir biçimde kanaat izhar etmiyor.

Sonuç, ismini vermediğim o ağabeyin büyük etkisi ile Ankara’ya gitmeye karar kıldık. Kayıt yaptırdım Ankara İlahiyat’a ve hemen paçaları sıvayıp Arapça öğrenmeye başladım. Yanlış hatırlamıyorsam Ekim başında açılacaktı üniversiteler. 12 Eylül 1980’de ihtilal oldu. İhtilalin ne olduğunu bilmiyorum ama anarşi ortamının son bulması, artık haber ajanslarında çatışma ve ölüm haberlerinin gelmeyişi başta ninem olmak üzere herkesi çok sevindirdi. Ve benim Ankara İlahiyat maceram böyle başladı.

Çok uzattım sanırım. İlahiyat tahsilim için çok şeyler yazabilirim ama bir-kaç cümle ile geçeyim.  1985 yılında bitirdim fakülteyi ve Hocaefendi’nin yanına ders okumaya gittim. 1988 yılında ayrıldım. Diyanet’in vaizlik ve müftülük imtihanını kazandım. Antalya’da 3 aylık bir eğitim seminerinden sonra Manisa’nın Ahmetli ilçesinde vaiz oldum. Vaizliğim esnasında Manisa Ülker yurdunda, Turgutlu Güllupınar yurdunda kalan İmam-Hatip Liseli çocuklara Arapça dersleri okuttum. İzmir İlahiyat Fakültesinde okuyan, evlerde ve yurtlarda kalan gençlerle tefsir, fıkıh ve hadis’ten klasik denebilecek kitapları mütala ettik. Takviye dersi mahiyetindeydi bunlar. Hatırlayabildiğim kadarıyla tefsirden Sabuni’nin Safvetu’t-Tefasir’ini, hadisten Müslim’in Sahih’ini, fıkıhtan da Mevsili’nin İhtiyar’ı ile başladık, sonra daha başka kitaplar da okuduk.  2006 yılında da Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam hukuku bölümünde doktora yaptım. Tezimin adı İslam Hukukunda düşünce özgürlüğü. Bu tez İslamda düşünce Özgürlüğü adıyla da Zaman Kitaptan yayınlanmıştı.

Ankara İlahiyat yıllarınızdan söz etseniz biraz?


Ankara İlahiyat denince bir taraftan hamd u sena, bir taraftan pişmanlık hisleri ile dopdolu olurum. Hamd u sena, iyi ki Ankara İlahiyat’ta okumuşum düşüncesiyle Rabbime sunduğum teşekkürleri ifade eder. Nispetler perspektifinden bakınca ulaştığım sonuç bu. O zamanlar Fakülte olarak Erzurum İslami Bilimler ve Ankara İlahiyat var. 6-7 tane de Yüksek İslam Enstitüsü. Fakülte olmanın eğitim müfredatına katkısı tartışılmaz. Daha da önemlisi 1949 yılından beri fakülte bizim okuduğumuz okul. Dolayısıyla hem müfredatı hem de kadrosu oturmuş. Fakülte yayınları zaten bunun en büyük göstergesi. Devasa bir öğretim kadrosu var. Bazı isimler vereyim isterseniz. Hüseyin Gazi Yurdaydın, Necati Öner, Süleyman Hayri Bolay, Hüseyin Atay, Abdülkadir Şener, Merhum Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu ve Remzi Barışık. İslam tarihi, mantık, felsefe, kelam, İslam hukuku, hadis, tefsir ve Arapça hocaları bunlar. Hepsi de dersimize girdi. Sonra Mehmet Aydın, M. Sait Hatipoğlu, Beyza Bilgin, Sabri Hizmetli, Mustafa Fayda, İbrahim Çalışkan, Hasan Onat, Merhum Merhum Esat Coşan, Salih Akdemir, Orhan Karmış ve Demirhan Ünlü. Daha başka hocalarımız da var. En önde gelenlerini saydım. Hayri Kırbaşoğlu asistan o dönemlerde. Ama çalışkanlığı ile herkesin dilinde. İşte beni hamd u senaya sevk eden böylesi bir kadrodan dersler almış olmam.

 Beni hamd u senaya sevk eden ikinci bir unsur ise; bu hocalardan istifade adına köklü bir ön yargıya sahip olmamam. İlginç gelebilir size, ben bunu İmam-hatip mezunu olmamaya bağlıyorum. Lise’ye başlangıç yıllarımda Tavşanlı’da İmam-hatip yoktu. Orada okumam için ya her gün Kütahya’ya gidip geleceğim ya da yatılı kalacağım. Ailem ikisine de razı değil. Onun için sanat okulu ve lise alternatifleri var önümde. Yukarıda söyledim. Mesleğimiz demircilik. Dükkanımız da var. Sanat okulu torna tesviye bölümünde okuyabilirim mesela. Hatta ailede bunu konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Ama nedense liseyi tercih ettik. Lise mezunu bir insan olarak Arapça öğrenmeye kendimi saldım. Önüme çıkan her fırsata tabir caizse asılıyorum. Aynı evde kaldığım bir arkadaşımdan emsile-bina okuyorum. Rahmetli olduğunu duyduğum İsmail Hamsici Hoca vardı; Ulucanlar’da cami imamı. Medrese usulü Arapça öğretiyormuş diye duydum. Onun derslerine katılıyorum. Merhum İsmail Cerrahoğlu okul bitiminde haftada iki gün Celaleyn tefsiri okutuyor, oraya katılıyorum. Cemaatin evlerinde kalıyorum. İsimlerini bugünkü Türkiye şartlarında sıkıntıya düçâr olmalarını istemediğim için söylemeyeceğim üç ayrı hocadan ders okuyorum. Öyle ki saniyelerim dolu diyebilirim.

Ben böyle iken aynı evde kaldığımız İHL mezunları dahil herkes bilmişlik havasında. Arapça öğrenimi adına belki haklılar ama diğer derslerde de aynı hava içindeler. İtirazlar, itirazlar. İmam-hatip seviyesindeki bilgileriyle sırf ezberleri bozulduğu için itiraz ediyorlar hocalara. Pekala ben ne yapıyorum? Ben her iki kesimin de söylediği şeyleri ilk defa duyuyorum. Hüseyin Atay Hoca kendine has şivesiyle “tasavvuf şirk” diyor; talebeler itiraz ediyor, ben ise onları kafamda ölçüp biçip tartıyorum. Blok ders yapılırken akşam namazı vakti geçecek, namaz için izin istiyoruz, Mustafa Fayda “cem edin” diyor. Karşılıklı olur olmaz tartışmaları yaşanıyor ve ben iki kesimden de çok şeyler öğreniyorum. Şunu da ifade edeyim, Mustafa Hoca “cem edin”demesine rağmen ben namazı vaktinde kılacağım diyen herkese izin verirdi.

Burada şunu sorabilirsiniz bana; kaldığınız cemaat evinde gerek hocalara gerekse anlattıklarına yönelik hiç mi telkin olmuyordu? Şöyle maziye doğru bir yolculuk yapıp hafızamı yokluyorum; isimler verilerek hocalarımızın şahıslarına yönelik menfi bir yönlendirme  olduğunu hiç hatırlamıyorum. “Şu hoca şöyledir, bu böyledir, dinlemeyin onu.” Hayır, hiç hatırlamıyorum ama genel manada çok da müspet bir bakışın olduğunu da söyleyemem. Fakat fikirler ekseninde cemaatten ders aldığımız hocaların aksi görüşler ileri sürdükleri ve bunları zaman zaman sohbetlerde hatta derslerde işledikleri olmuştur.  Oradan aldığım telkin sınıfını geçme notu aldıktan sonra gerisi önemli değil, önemli olan hizmet şeklinde. Yoksa bugün dünya yarın ahiret, Allah’a hesap vereceğiz, ben cemaatin ne idari kadrosundan ne de bizlere ders okutan hoca abilerden bu bağlamda bir telkine şahit olmadım. Olduysa talebeler olarak kendi aramızda, müşahade alanımız içine giren şeylerden hareketle kendimizin edindiği intibalar vardır. Mesela Merhum Esat Çoşan Hocanın fakültede olduğu zaman vakit namazlarına gelmesi ama başka hocaların gelmemesi çok konuşulan bir mevzuydu aramızda. Buradan hareketle kıyaslamalar yapıp çeşitli kanaatlere ulaşan arkadaşlarımız vardı.

Mesela bir örnek verir misiniz?

Hilafetin Kureyşiliği meselesi aklıma gelen ilk örnek ve oldukça çarpıcı iki hikayesi var. İlki şu; M.Sait Hatipoğlu “İmamlar Kureyş’tendir” hadisi üzerine en geniş çalışmayı yapan hadis hocamız. Tez çalışmasıydı sanırım. Sonra da “Hilafetin Kureyşiliği” adıyla yıllar sonra kitap olarak yayınlandı bu çalışma. Hocamız bu çalışmasını anlattı yarım ders yılı boyunca. Hafta içi bazı akşamlar ve hafta sonları yaptığımız derslerde Yüksek İslam’da okurken Hocaefendiden takviye hadis dersleri almış  ve bize derse gelen hocamız ile müzakere ediyoruz bu meseleyi. Hatipoğlu Hoca, halifenin illa Kureys kabilesinden olmasının şart olmadığını savunuyor, o abimiz ise tam aksini. Hoca delillerini ileri sürüyor, bizim hoca abimiz de deliller sunuyor. Ben bu ikilem içinde halife Kureyşten olmalıdır canibinde yer aldım ve neredeyse her ders Hatipoğlu Hocamız ile yaptığımız müzakerelerde baş rol oynadım. Dönem sonu imtihanında Hocamız bir tek soru sordu; ‘Halifenin Kureyş’ten olması ile alakalı düşüncelerinizi delillerinizle beraber yazınız.’ Ben de gerek kendi yaptığım okumalardan edindiği bilgiler, gerek o hoca abimizin bize anlattıklarından hareketle ulaştığım kanaati özgürce yazdım. Şunu düşünmedim; ‘Hocamızın görüşü malum. Sınıftaki tartışmalar neyse ama bu imtihan. Eğer onun görüşünün aksine bir şey yazarsam sınıfta kalırım.’ İnanın hiç düşünmedim. Çünkü Hatipoğlu Hocamız bunu yapacak bir insan değildi. Açık fikirli, talebelerinin düşüncelerine değer veren, zaman zaman Hz. Peygamber dediği zaman sınıfta ağlayacak kadar engin bir gönle sahip insandı. Sonuç diyeceksiniz; yanlış hatırlamıyorsam 90 ile o dersi geçtim.

Hikayenin ikinci kısmı daha da ilginç. Hocaefendinin yanında ders okuyoruz. Bir gün ihtimal Buhari dersinde bu mevzu gündeme geldi. Hocaefendi; “Halifenin illa Kureyş kabilesinden olması şart değil. Bu o günkü konjonktürde Kureyş’e bakış açısının ürünü. Siyasi bir yaklaşım. Dini değil. Amaç da toplumun Kureyş’ten bir insanı daha kolay kabullenecek olması.” Ben orada koptum. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Hatipoğlu Hocanın dediği aynı şeyi söylüyordu Hocaefendi. Kendi kendime biz boşuna mı mücadele ettik diye içimden geçirdim.:)) Bize ders okutan o abimiz bunu bilmiyor mu diye düşündüm. Belki bilmiyordu. Bilseydi bize öyle telkinde bulunmazdı. Veya çok az ihtimal vermekle beraber biliyordu fakat kendisi Hocaefendinin bu yaklaşımını kabul etmiyordu. Geçmiş gün, bilemiyorum.

Bugünden düne bakınca şunu diyorum, lise mezunu birisi olarak İmam Hatip düzeyinde dini bilgiye sahip olmamak, şartlanmışlık içinde bulunmamak hem hoca-talebe tartışmasına neden olan konular hem de  tartışma üslubu açısından bana çok şeyler kazandırmış. Hocalarımızın konuların derinliğine vakıf olmadan talebenin yaptığı itirazlar karşısında takındıkları mütehammil tavırlar ayrıca takdire şayan.

Pişmanlık hislerime gelince; keşke daha fazla istifade edebilseydim o insanlardan diye düşünüyorum. Çok açıklardı. Ofislerinde geçirdikleri zamanları vardı. Çaylı-kahveli ikili sohbetlerle saatlerinizi geçirebilirdim iki ayrı kategoride isimlerini saydığım hocalarımızla.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim, Ankara İlahiyat yılları benim dini bilgilerim ve ilmi kimliğimin şekillenmesinde müthiş bir rol oynadı. Sadece benim mi? Hayır, bana göre sınıf arkadaşlarım hepsi için geçerli bu tespit. Şimdi isimlerini sıralamaya kalksam sizin “Aaaa, o da mı sizin sınıf arkadaşınız?” diye şaşıracağınız meşhur kişiler hepsi de. Kendilerine zarar gelir endişesiyle müsaadenizle söylemeyeyim isimlerini. Sen Kurucan ile aynı sınıfta okumuşsun diye kim bilir belki istintaka tabii tutulurlar. Böyle bir yanlışa sebebiyet veren ben olmayayım.

Amerika’ya gidinceye kadar iş ve Hizmet hayatınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

 

1988 Ağustos ayında ayrıldım Hocaefendinin yanından. Diyanet işleri başkanlığının vaizlik-müftülük imtihanını kazandım ve Antalya Mehmet Gebizli Eğitim merkezinde tam 3 ay kurs aldım. Sonrasında Manisa’nın Ahmetli ilçesine vaiz olarak atandım. Komisyon beni müftü yapmak istedi, Arapça seviyem  ve kurstaki başarımdan dolayı ama ben idealisti bir insan olarak İmam-Hatip’li ve İlahiyat’lı talebelere takviye dersler okutmak istediğim için vaizlik dedim başka bir şey demedim. İkna edemedi beni komisyon. Fahri Demir Hocanın çok yoğun ısrarları olmuştu. Ahmet Yaman diye bir başka Hocamız vardı kursta. O da çok ısrar etti.

Ahmetli yeni ilçe olduğu için henüz müftü atanmamış.  Ulu caminin yanındaki Kur’an Kursu binasının üstünü müftülük binası yapmışlar. Hatta ben gittiğimde mal müdürü Kaymakam vekili idi, kaymakam bile atanmamıştı henüz. 4 yıl görev yaptım orada. İki müftü ile çalıştım. Biri trafik kazasında vefat eden Ali Osman Kasapoğlu, diğeri ise 2011 yılınca vefat eden Halit Korkusuz Hocaydı. Salı ve Cuma günleri vaaz ediyordum. Bütün köylerini gezmişimdir. Camiler haftasında il müftülüğünün programına uyarak bir hafta Manisa’nın ilçeleri ile beraber köylerine kadar giderdik sair ilçe vaiz ve müftüleri ile bereaber. Kutlu Doğum haftasında da hakeza.

1992 yılında İzmir Aliğa ilçesine tayinim çıktı. Ben istedim tayinimi. 2 yıl kaldım orada. Celaleddin Coşkun Hocaydı müftümüz. Orada da haftada iki gün vaazım vardı. Bergama da dahil köy köy, kasaba kasaba dolaşmışımdır Aliağa’nın. Cezaevi’ne giderdim orada haftada bir gün.

Ahmetli ve Aliağa halkına ben bir şey verebildim mi bilmiyorum ama ben bu iki güzide ilçemizden ve insanımızdan çok şeyler öğrendim. Hatıralarımı yazsam inanın bana iki kitap eder.

1994 yılı sonlarında Zaman Gazetesi Elmalı’lı Hamdi Yazır’ın tefsirini, Vehbe Zuhayli’nin Dört mezhebe göre İslam fıkhını  ve merhum İbrahim Canan’ın tercümesini yaptığı Kutub-ü Sitte’yi okurlarına hediye olarak vermeye başladı. Yeniden dizilip basılacak kitaplar. Yayınevleri ile öyle anlaşılmış. Mustafa Başarı İzmir’den tanıdığım dostum, arkadaşım. Adem Kalaç gazetede yayın koordinatörü. Ben akıllarına gelmişim. Gel dizgi ve tashih işinin başında ol dediler. Kabul ettim. Haftada üç gün, bazen işin durumuna göre 4 gün İstanbul’a geliyor ve sabah-akşam mesai yaparak yeni dizgileri tashih yapıyorum. Bu arada evliyim ve 2 çocuğum var. Git-gel uçakla bile olsa zor oldu. İstanbul’a tayinimi istedim. Amacım evi taşımak, 2 gün vaaz, geride kalan günlerde tashihe odaklanmak. Kabul etti Diyanet ve Kadıköy ilçesine tayinim çıktı. Ama ikisini birlikte götüremedim. Bir taraftan matbaaya tashihli nüshaları yetiştirmek, öbür taraftan Kadıköy ilçesinin sınırlarında yer alan camilerde vaaz etmek. Vakit yetmiyordu. İstifa ettim. Ve tüm mesaimi gazetenin promosyon olarak verdiği kitaplara ayırdım. İlginç bir şey, tam istifama denk gelen günlerde Kadıköy ilçe vaizliğinden İstanbul merkez vaizliğine terfi etmek üzereydim.

Promosyon olarak verilen kitapların tashihi bitince  Akademi sayfasına geçtim. Hocaefendinin yazılı ve görsel malzemelerinden derlenen metinlerden oluşan ve haftada bir yayınlanan bir sayfaydı bu. Latif Erdoğan’dan devir aldım bu vazifeyi. Yaklaşık 2 yıl kadar da bu sayfayı hazırladım. Bu arada İrşad Ekseni, Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, İlayı Kelimetullah ve Cihad, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar kitapları ile Fasıldan Fasıla ile Prizma serilerini hazırladım. Sonsuz Nur’un hadis tahricini yaptık can dostum bir arkadaşımla beraber.

1997 yılında Zaman Gazetesinde yönetim kademlerinde değişiklik oldu. Hüseyin Gülerce yayın yönetmeni oldu. Bu değişiklikle birlikte kendimi yayın koodinatörü olarak buldum. Yaklaşık 2 yıl  bu vazifede bulundum. 1999-2000 yılları arasında ise yayın danışmanlığı yaptım.  2000 yılında Amerika’ya geldim ve o gün bugün buradayım. Burada dil eğitimimden sonra özel bir okulda Sosyal Ahlak derslerine girdim. Diyalog kurumlarında ve su an kapanmış bulunan Everest Prodüksiyon şirketinde danışman olarak çalıştım uzun yıllar.

Bu arada 1992 yılında ‘Fıkıh Dünyası’ başlığını taşıyan köşe ile Zaman Gazetesinden başlayan köşe yazarlığım var. 1997 sonrası adını ‘Yaklaşımlar’ olarak değiştirdik köşenin. 2001-2003 arası hiç yazmadım. 2003’de Yorum sayfasında 15 günde yeniden yazı hayatına başladım. 2006’da  ise Ekrem Dumanlı Beyin teklifi ile fıkıh yazılarıma geri döndüm. Zaman gazetesine kayyum atanmasından sonra çıkan Yarına Bakış ve Yeni Hayat gazetelerinde de devam etti yazılarım. Şimdilerde TR724’de yazıyorum.  Sonuç itibariyle, aradaki kesintileri bir kenara bırakacak olursanız 1992 yılından beri de köşe yazarlığım da devam ediyor.

 Şu an Amerika’sınız. Neyle iştigal ediyorsunuz?

15 Temmuz yüzbinlerce insanın düzenini bozdu. Herkesi ihtiyarlattı. Üstad Bediüzzaman 1. Dünya savaşını kastederek “Harbi umumiyi göre ihtiyardır” diyor. Buradan mülhem “15 Temmuz’u yaşayan ihtiyardır” diyorum ve ben de o ihtiyarlardan biriyim.  18 yıldır Amerika’da yaşıyor olmama rağmen darbe sonrası yaşanan tenkil sürecinden çok etkilendim. Tenkil, kollektif ceza verme, topluca etkisizleştirme, ortadan kaldırma, yok etme manalarına gelen bir terim Arapça’da. Bununla beraber yakın bir dostumun dediği gibi “Nefes aldığınız müddetçe hayat devam ediyor.” Devam eden bu hayatta, hayata tutunmaya çalışıyorum. Derin kelimesiyle anlatabileceğim travmanın etkilerini atmaya çalıştım yaklaşık iki yıldır. Başardığımı söyleyemem. Şimdi travma ile birlikte yaşamaya çalışıyorum. Artık onun hayatımın bir parçası olduğunu kabul ediyorum.

 Hayatımı maddi olarak idame ettirme adına yapmam gerekli olan şeyi yaptım. Helalindan para kazanarak ailemin geçimini temin etmek için sorumluluğumu yerine getirmeye çalıştım ve son nefesime kadar da çalışacağım. Birçok arkadaşımızın yaptığı gibi Uber, Lyft şoförlüğünden, Amazon flex denilen paketleri evlere servis etmeye, büyüklü-küçüklü binaların temizliği, tamir ve tadilatını yapan bir şirkette “handy veya handyman” vasfıyla çalışmaktan, online halı satan bir firmanın shipping bölümünde çalışmaya kadar bir çok iş.

 Yalnız hayatın tabii akışı içinde on binlerce insanın karşılaştığı bir gerçek olduğu için bunları söylemekte bir mahzur görmüyorum. Bir başka zaviyeden bakınca da mazlumiyeti ve mağduriyeti istismar etme gibi geliyor bana. Kaldı ki şu an itibariyle hiç kimse bana maddi açıdan mazlumsun ve mağdursun diyemez. Ticaret hayatında yerlerini alan çok yakın, çok candan, çok samimi dünya-ahiret kardeşlerimin, arkadaşlarımın, yol göstermeleri ve yardımları ile başka işlere de teşebbüs ettim. Onlardan bir tanesine şunu dedim hatta: ‘Ben senin yerinde olsaydım, senin bana yaptığını ben bana yapmazdım.’ Onun için çok iyi bir düzeydeyim şu an Allah’a hamd olsun. Dolayısıyla mazlumiyet ve mağduriyetleri benimle mukayese edilmeyecek derecede ileri olanlar yanında bunu gündeme getirmeyi en azından yakışıksız buluyorum.

Bu arada, halı işi yapan bir depoda yayınlanan videonuz yansıdı sosyal medyaya?

 Evet,  o videonun kayda alınış gerekçesi ile geldiği nokta çok farklı. Aynı iş yerinde çalıştığım eşim, o videoyu çocuklarımıza ve torunlarımıza hatıra olur diyerek kayda aldı, ben de amenna dedim. Ama sonra onu söz konusu videoya metin yazan arkadaşımın eşine göndermiş bir vesile ile. Bunu da benimle gece yarısı paylaştı. “Bir yerde kullanacakmış eşi” dedi. Bunu duyar duymaz o arkadaşa telefon açtım. “Ne yapacaksın?” dedim. Niyetini söyleyince katiyen rızam olmadığını ifade ettim. Bana “Tamam abi, siz kanaatinizi söylediniz” dedi. Aradan 5-10 gün geçti. Bir gün Kanada’ya gidiyordum. Havaalanında uçağın kalkış saatini beklerken Twitter’da gördüm o videoyu. Başımdan kaynar sular döküldü. Sıkıldım, utandım, şaşırdım. Hemen ilgili arkadaşa telefon açtım. O da “Siz bu cemaate mal olmuş bir insansınız. Nihai karar verme size ait olamaz dedi. Başkalarına örnek olma açısından buna çok yoğun ihtiyaç var. Ben fikrine değer verdiğim bazıları ile istişare ettim ve yayınladım.” dedi.

Uçağa bindim, 2 saatlik bir yolculukta hep ne yapacağımı düşündüm. Bu safhadan sonra benim yapabileceğim iki şey olabilirdi; kamuya açık bir şekilde şimdi açıkladığım şeyi açıklamak, rızam olmadığını söylemek. İkincisi; Youtube başta olmak üzere videonun düştüğü platformlara müracat ederek rızam olmadığını ifade ederek, videonun kaldırılmasını sağlamak.  Kanada’ya inince hemen sosyal medyaya girdim. Baktım, iş işten çoktan geçmiş. O iki saat içinde o kadar çok yayılmış ki, ne yapsanız sonuç alamayacaksınız. O gün bugün hala beni derinden derine üzen bir hadisedir bu.

Neden?

O videonun merkezine benim ve ailemin oturtulmasını hâlâ kabullenebilmiş değilim. Keşke, o video çok daha geniş kapsamlı olsaydı. Türkiye’den işini kaybeden iş adamlarından, KHK ile devlet memuru görevlerinden atılan insanlara kadar her birisinin hayatla mücadelesi ve yaptığı işler gösterilseydi; ben de o karelerden sadece bir kare olsaydım; daha makul, daha kabul edilebilir olurdu. Her neyse, bu vesile ile bu kanaatimi paylaştığım için çok mutluyum şu an.

Fakat şunu da ifade etmeden geçmeyi haknâşinaslık sayarım; bazı yerlerde ve kişilerden tenkit almasına rağmen çok müspet tesir de icra etmiş o kısa video. Model olarak gösterilmiş. Zamanı geri getirme imkânı yok. Herkes inşallah niyetine ve niyetinin derinliğine göre sevap alır.

Bu bağlamda söyleyeceğim son şey, benim bana rağmen o görüntüleri metin yazarak video yapan arkadaşa hiçbir kırgınlığım yok. Nedenini söyleyeyim. Bir; öğrencilik yıllarından beri tanıdığım ve samimiyetine, iyi niyetine inandığım birisi. İkincisi ise, zihniyet. Ben de o zihniyetin çocuğuyum. Ağaç kabuğundan çıkmadık biz. Bizi yetiştiren bir aile var, içinde büyüdüğümüz bir toplum var, ilk okuldan üniversite hatta doktora dahil neredeyse 25 yıl bizi hamur gibi yoğuran bir devlet ve o devletin eğitim sistemi var ve adına Hizmet dediğimiz bir hareket var.

Dolayısıyla haksızlık etmeyelim, bizim zihnimizi oluşturan sadece Hizmet değil, ailemiz, toplumumuz, devletimiz de var. Daha da ilave edebilirim; okuduğumuz kitaplar var, seyrettiğimiz filmler, diziler var. Şimdilerde çok yoğun kullanılan sosyal medya platformları var. Sonuç itibariyle bizim zihniyetimizi oluşturan unsurlar bunların toplamından oluşuyor. Bu zaviyeden bakınca şöyle düşünüyorum; samimiyetine inandığımı söylediğim o arkadaşın yerine bir başkası olsaydı belki o da aynı şekilde davranır, bana aynı şeyleri söylerdi. Ne diyeyim bundan başka?

Şimdilerde TR724’de yazılarıma başladım. İslam hukuku okumalarımı merkeze koyarak yazılar yazacağım inşallah.

Kitapla aranızın çok iyi olduğunu biliyorum. Biraz da kitaplardan konuşsak?

 

Çocukluğumdan bu yana kitapla aram her zaman iyi idi. Okumayı tercih ettiğim kitaplar adına çok sistemli olduğumu söyleyemem ama sistemli bir okuma programına sahip olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir başka ifadeyle ne okunması gerektiği biraz amatörce ama nasıl okunması gerektiği konusunda geride bıraktığım yıllara bakarak amatörlüğün üzerinde bir yerde durduğum sanırım söylenebilir. Eş zamanlı okumalar yapıyorum. İlgi duyduğum, hayatın tabii akışı içinde benim işime yarayacak, gerek mesleğimin aslını teşkil eden ilahiyat ve onun içinde özellikle İslam hukuku bilgilerimi artıracak, gerekse ansiklopedik bilgilerimi teyit ve takviye edecek kitapları okurum.

Gün içinde zihnimim yorgun veya dinç olma vakitlerine göre de bu kitapları tasnif ederim. Yatağımın baş ucunda, oturma salonunda, çalışma masamın üzerinde, her zaman yanımda taşıdığım çantamda birbirinden farklı konularda ve dediğim gibi zihni dinç ve yorgunluğu merkeze alarak dağıtırım bu kitapları.

Her kitaba bir zaman tayin ederim. Beş-on gün içinde bitecek diye.

Önemli gördüğüm yerlerin altını mutlaka çizerim. Cedel usulü ile okurum genelde. Böyle bir isimlendirme var mı bilmiyorum kasdım şu; kitabın yazarı sanki karşımdaymış gibi hayal eder ve onunla tartışa tartışa okurum. Kabullendiğim yerlere bir işaret, kabullenmediğim görüşlerin olduğu yerlere notlar yazarım.

Kitap bitince de onu masamın üzerinde bir yere koyarım. Aradan beş-on gün geçince o kitabı masamdan tekrar alır, altını çizdiğim, notlar aldığım yerleri bir daha okurum. Tabii daha az zaman ayırarak. “Kara kalem notları” diye bir dosyam var bilgisayarımda.

Oraya kendi düşüncelerimi de ilave ederek notlar karalarım. Ya da “Okuduğum kitaplardan notlar” diye ayrı bir dosyam var. O dosyaya iktibaslarda bulunurum.

Fakat 15 Temmuz’dan bu yana eskisi kadar okuyabildiğim söylenemez. Fiziki yorgunluğa, yukarıda söylediğim birlikte yaşamaya alışmaya çalıştığım travma ile yaş faktörü ilave edilince eski okumalarımı ben de arıyorum. Okumalarımı Allah’a binlerce hamd ve sena olsun 3 ayrı dilden yapıyorum. Türkçe, Arapça ve İngilizce. Arapça eski dönemlerime nispetle biraz daha geride. Genelde mesleğimle alakalı konularda kapısını çalıyorum Arapçanın. Kaynak eserlere müracatta kullanıyorum o dili. İngilizce, Arapçanın yerini aldı şimdilerde. Türkçe ise ağırlığını koruyor.

Bir de 3-5 arkadaş ile müzakare usulü ile okumalar girdi devreye son bir yılda. Tasavvufu merkeze koyduk bu okumalarda. Yaşın ilerlemesi, yüzümüzün gençlik zamanlarımıza nispetle dünyaya değil de ahirete yönelmesinin etkisi var mıdır bu seçimde bilmiyorum ama tasavvuf merkezde.

Neler okuyorsunuz?

İbn Arabi’nin “Kitabu’l-Marife”sini okuyoruz. Her bir cümlenin üzerine ciddi eğilerek ve tartışarak. Diyebilirim ki bir anlamda İbn Arabi’nin irfan sistematiğini ve yoğun kavramsal dünyasını deşifre etmeye çabalıyoruz. O yüzden sırada birkaç kitabı daha var.

Merhum Avni Konuk’un, İbn Arabi’ye ait olan “Füsusu’l Hikem” kitabına yazdığı Mukaddime’yi müzakere ediyoruz. Anne Marie Schimmel’in “İslamın Mistik Boyutları” kitabını herkes kendisi okuyor, sonra mütala ediyoruz. Bilindiği gibi Cîlî de bu ekolde önemli bir kurucu, onun da “Meratibu’l vücud”unu müzakere ettik. Müzakerelerimizde İmam Şarani’ye sık sık atıflar yapılıyor, sanıyorum ondan da birkaç kitap okuyacağız. Nifferi, Hakim, Tirmizi ve belki aşk mektebi ve geleneğinden birkaç önemli simaya da uzanabilir bu ortak gayretimiz. Son olarak Mustafa Merter’ın Modern psikiyatri ile İslam irfan geleneği arasında kısmen mukayeseler kısmen de eleştirel yeni bir irfanı yorum denemesi mahiyetinde bir çalışma olan “Dokuz Yüz Katlı İnsan” kitabını ferdi olarak okuyoruz.

Şahsi olarak yaptığım okumalarda ise şu an itibariyle elimde olan kitaplar; James Hollis’in “Why Good People Do Bad Things/ İyi insanlar niçin kötü işler yapar”, George Lakoff’un “Don’t Think of an Elephant; Know Your Values and Frame The Debate/ Fil gibi düşünme; tartışmada değerlerini ve çerçeveni bil”,  “Sonja Lyubomırsky’nin The Myths of Happiness/Mutluluk hakkındaki efsaneler”,  İ.Kafi Dönmez’in “Fıkıh Usulü İncelemeleri”, Muhammed Abid Cabiri’nin “Arap Ahlaki Aklı”,  Emin Ma’luf’un ”Doğunun Limanları”, Mahmut Aydın ve Süleyman Turan’ın “Tek Dünya Çok İnanç, Diyaloğa Farklı Yaklaşımlar”, Simon Robinson’un “The Spirituality of Responsibility, Fethullah Gulen and Islamic Thought/Sorumluluk duygusunda manevilik, Fethullah Gülen ve İslami düşünce”  kitapları elimde. Okuma sırasında olan kitapları saymama gerek yok sanırım.

Son olarak şunu söyleyeyim; Timaş’ın “İyi ki kitaplar var” mottosunu çok beğenirim. Gerçekten inanarak söylüyorum; iyi ki kitaplar var. Kitapsız bir hayat düşünemiyorum ben.

Yaklaşık 20 yıldır Amerika’da yaşamaktasınız? Amerika sizce nasıl bir yer? Kurucan’ın Amerikası’nı tasvir edebilir misiniz?

Hangi Amerika derim ben bu soruya cevap olarak. Çünkü benim 18 yıllık ABD hayatım içinde bizzat yaşadıklarım, gözlemlerim, okumalarım, izlediklerim bana bu haklı soruyu sorduruyor. Şahısların dünyasına indiğinizde birbirinden farklı onlarca Amerika var. Beyaz Sarayı merkeze koyarak 3-4 millik bir daire çizerek onun etrafında kısaca bir tur atın. Homeless dediğimiz evsiz-barksız sokaklarda geceleyen yüzlerce insan görürsünüz. Dikkat edin Beyaz Saray diyorum. Dünyanın en önemli güçlerinden birisi olan Amerika’nın siyaseten idari merkezi olan yer. O homeless’ların her birinin ayrı hikayesi var. Siz de bunun farkındasınız zaten, onun için sorunuz da Kurucan’ın Amerika’sı diyorsunuz.

Genel manada şunu söyleyebilirim; din, vicdan ve ifade özgürlüğünün ne yazık ki Türkiye dahil kendisini İslam dünyasının bir parçası olarak gören yüzlerce ülkeden hem teoride hem de pratikte çok daha fazla olduğu bir ülke Kurucan’ın Amerika’sı. Dini inancını rahatlıkla yaşayabilen, milli ve kültürel kimliğini istediği ölçüde muhafaza edebilen, toplumun sosyal, çoğulcu, iştirake açık özelliği dolayısıyla söz konusu kimliklerini oluşturan özellikleri sürekli olarak geliştirebilen bir zemin benim için Amerika. Bununla beraber kimliğinizi ve kişiliğinizin farkında olmadan yaşarsanız “melting pot/eritici kazan” içinde erimeniz de mümkün. Onun için şuurluca yaşamak çok önemli. İngilizcede bunu ifade eden enfes bir kavram var; awareness. Türkçeye farkındalık diye tercüme edilebilir. Farkında olmak. Tasavvuftaki ifadesiyle kendini bilmek. Yaşadığın zemini bilmek. Artıları ve eksileri ile birlikte bütüncül bir bakışa sahip olmak. Gelecek planlamalarını bu farkındalık üzerine inşa etmek. Çocuklarımın eğitimi açısından da sanırım dünyanın başka hiçbir ülkesinde bulamayacağım imkân ve fırsatları sunan bir ülke.

 Amerika’dan Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

Türkiye ile duygusal bağlılığımın koptuğunu çok rahatlıkla söyleyebilirim. Türkiye, ana vatanım, bunu kabulde problemim yok. Ama eskisi ölçüsünde kalbimde, gönlümde yer alıyor mu sorusunun cevabı; hayır. Bunda hem şahsımın maruz kaldığı haksız ithamlar ve davalar hem de devlet eliyle siyasi iktidarın muhalifi olan her kesime yapılan orantısız zulmün etkisi var. Açık konuşayım, sadece cemaate mensup insanlara değil, başka kesimlere yapılan zulümler de aynı ölçüde beni rahatsız ediyor, üzüyor, perişan ediyor, hayattan kopartıyor. Dün cemat dışında farklı kesimlere yapılan zulmün farkına varamamanın da hicabını yaşadığımı bu vesile ile ifade etmiş olayım.

Mesela; geçenlerde 11 yasında Cizre’ye yapılan müdahaleler esnasında evden kaçan bir çocuğa verilen ceza beni iki gün uykumdan etti. Manzara şu; devlet tankıyla tüfeğiyle girmiş oraya, bombalıyor, çocuk da canını kurtarmak için kaçıyor; o kaçma esnasında asker-polis tarafından alınan çocuk “olay mahallinde yakalandığı” gerekçesiyle 15 yıl hapis cezası alıyor. Gerçekten insaf. Bu ve buna benzer çeşitli türden zalimlikleri cemaat için de yapılıyor şu an. İnsaf yok, iz’an yok, vicdan yok. Nasıl olsun ki? Ortada insan yok. İnsaf, iz’an, vicdan insana ait özellikler. Tabii ki olmaz.

Şimdi Amerika’dan Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz sorusunun cevabına geleyim: Hangi Türkiye’yi?

Sanırım şu andaki Türkiye’yi yani “Muhafazakâr Müslüman” diye kendini tanımlayıp 15 yıldır iktidarda bulunan İslamcı bir partinin bütün İslam dünyasına örnek olabilecek Müslüman Demokrat ülke olmanın eşiğine getirdiği, ardından U dönüşü yaparak diktatörlük limanına oturttuğu ve faşizme doğru sürüklediği bir ülkeyi kasdediyorsunuz.

Siyasal sistem ve rejimi itibariyle Türkiye’yi ben böyle görüyorum. Sosyal, demokratik, laik, hukuk devleti sözleri çok yıldızlı ve yaldızlı sözler artık. Hiçbir zaman böyle bir ülke olmamış zaten Türkiye’ye. Belki bazıları için olmuş ama herkes için değil.

Hasılı benim Amerika’dan gördüğüm Türkiye, devletin imkanlarını kullanarak kendi vatandaşına orantısız güç kullanan zalimlerin; mazlum, mağdur ve masumların göz yaşlarını ve kanlarını şeker-şerbet gibi içtiği, onların ıstırapla dolu iniltilerini bir eğlence ortamında musikal enstrüman gibi dinlediği hatta  bundan haz alan, zevk alan idarecilerin olduğu, seyircilerin de kimisinin fiilen kimisinin ise susarak destek verdiği bir ülke. Türkiye’nin adını duymak bile bana şu an itibariyle acı, ıstırab, hüzün veriyor. Duygusal kopuş dediğim tam da bu işte.

İşin bir Türkiye dışı ayağı var ki tam da evlere şenlik. Ülke dışında özellikle cemaat mensuplarına yapılan operasyonlar, uluslararası arenada Türkiye’yi Bülent Keneş’den ilk defa okuduğum tabirle “haydut devlet” olarak algılanmasına yol açıyor. Başka devletlerin hükümetlerine, bakanlarına, bürokratlarına kabadayı üslubu ile yapılan tehditler, üstü kapalı şantajlar şahsen bir Türk vatandaşı olarak beni utandırıyor.

 Şu anki Türkiye’de hiç mi güzel şeyler olmuyor?

Amerika’dan gördüğüm Türkiye’nin genel durumu ile alakalı olarak düşünce ve hissiyatımı bir önceki soruda söyledim. İsterseniz bu soruya da kendi ilgi alanım açısından cevap vereyim. Benim özelde ilgi alanım üniversite eğitimine başladığım 1980’nin Ekim ayından bu yana sürekli olarak içinde bulunduğum İlahiyat ve Diyanet camiası. Nice hocalarım, dostlarım, arkadaşlarım oldu. Bugün itibariyle Türkiye’nin en meşhur tele-vaizlerinden tutun-sanırım bu tabir merhum Yaşar Nuri’ye aitti- uluslararası üne sahip, makale ve kitap çalışmaları ile bu ünü hak etmiş ilim adamlarına, Diyanet’in çok etkin üst düzey makamlarında görev yapan insanlarından tutun, gazetelerde köşe yazan İlahiyatçılara kadar pek çoğu ile dostluğumuz, arkadaşlığımız, tanışıklığımız var. Bir manada Türkiye insanın dini hayatını ve günlük yaşam tarzını şekillendiren kişiler bunlar.

İşte bu insanların hayatı siyaset üzerinden okumaları en sevmediğim, en çok hüzün duyduğum şeylerin başında geliyor bugün Türkiye’de. Bir takım dinbazları, din adına şaklabanlık yapanları bir kenara bırakacak olursanız, düne kadar devasa şahsiyetler olarak gördüğüm, derslerine katıldığım, kitaplarını okuduğum, TV konuşmalarını dinlediğim ve kendilerinden çok istifade ettiğim insanların neredeyse hepsinin siyasete eklemlenmesi, bu posizyonları ile siyasi iradenin yapmış olduğu ve ülke olarak geleceğimizi de ipotek altına alan her türlü yanlış politikanın ve insanımıza yapılan zulmün dayanağı olması beni en çok üzen şeylerden birisi. Hepsi benim için asırlık koca çınardı o hocaların. Ama ne yazık ki hemen hemen hepsi de teker teker devrildi. Eğilmedi, devrildi.

Keşke o kadar gözümde büyütmeseydim diyordum şimdi kendi kendime. Keşke koyduğum yerde durabilseydi onlar diyordum. Ama ne çare! İlmi birikimlerine inandığım o insanların almış oldukları siyasi pozisyon beni perişan etti. Literatürde bunlar için “Sultanların Alimi” denir. Keşke onlar bunun yerine “Alimlerin Sultanı” olmayı tercih etselerdi. Etmediler, edemediler. Enkazının kaldırılması nesiller boyu sürecek bir yıkımın dayanak noktası oldular. Değer miydi diye soruyorum? Üç günlük dünya. Sonra değmezdi diyorum kendi kendime. Bir kez de buradan demiş olayım; değmezdi.

Bu bağlamda tarikatlar ve dini cemaatlerin almış oldukları pozisyon da farklı değil. Onlar ayrı bir hüzün yumağı benim içimde. Her gün bir düğümü çözülen bir yumak hem de. Ayrı bir fasıl. Belki bu konuda yazılar yazarım.

Bütün bu hayal kırıklığıma, onu devam ettiren hadiselere rağmen sevdiğim şey ise; sayıları çok az ve kısık da olsa seslerini çıkartan hocalarımızın varlığı beni memnun ediyor. Türkiye’nin dini zihniyetinin sahih bir zemine oturması açısından gelecek adına bana umut veriyor. Ne zaman gerçekleşeceğini bilmemekle beraber şu andaki baskı ortamı bittiğinde bu insanların ve görüşlerinin halkımız tarafından daha çabuk kabul göreceği tahmininde bulunuyorum. Çünkü belki bazıları farkında değil ama dini kimliğimiz ve sahih dini inşa adına çok büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız. Kendimizin dahi ikna olmakta zorlandığı dini görüşler, kanaatler, hükümler, yeni yetişen nesle çoktan beri hitap etmiyordu. Küresel köy haline gelen dünyamızdaki iletişim vasıtalarının kullanımı ile gerçekleşen kültürel etkileşim insanımız ile İslam dininin arasındaki mesafeyi açmıştı. Gerek aile ve okuldan almış olduğu dini eğitim, gerekse klişe deyimle % 99’u Müslüman olan sosyal çevrenin baskısı ile ifade edemiyorlardı. Fakat İslamcı iktidarın son 7-8 yıldır takip edegeldiği politikalar, dini şekle haps ve irca eden cemaatler ve tarikatlerin yanlışlıkları bu çerçevede ayrı bir kapı açtı. Mesela 2017 yılında yapıldığını bildiğim geniş çaplı bir ankette kendisini deist olarak niteleyen insan sayısının % 6 olduğunu biliyoruz. Ben şahsen bu oranın bugün itibariyle daha fazla olduğunu düşünüyorum.

İnancım o ki  din adına ortaya konan sorunlu yorum ve uygulamaların bu şekilde devam edeceğini düşünmüyorum. Kur’an, sünnet’ten alınan hükümler, ölçüler, prensipler, ilkeler, gelenekten alınan bilgilerle harmanlanacak, içinde yaşadığımız şartlara hitap eder, sorunun değil çözümün kaynağı olarak M.Akif’in ifadesiyle “asrın idrakine” sunulacaktır inşallah. İşte benim ümit ışığı olarak gördüğüm sayısı az, sesleri kısık bu hocalarımız ve onların geride bırakacağı miras bizim insanımızın yolunu aydınlatacak diye düşünüyorum. Bu da sevdiğim, sevindiğim, ümit bağladığım bir manzara.

29 COMMENTS

      • Dikkatli okumamisim.
        Ikinci ve ucuncu bolumu merakla bekliyorum.
        Ahmet hocam, sorulara ve yorumlara hazir ol.
        Bu sorular ve yorumlar cok ciddi yol gosterici olacaktir,
        degerlendirmesi bilinirse tabi ki…

  1. Duygusal bağın kopuşu uyarısını bir zamanlar HDP’li milletvekillerinden duyar, bunu bir türlü içimize sindiremez ve ülkemizin bir an evvel demokratik bir düzene geçerek o duygusal bağı tekrardan tesis etmesini beklerdik. Hakkarisiz, Kürtsüz bir Türkiye alışmak istediğimiz bir şey değildi.
    Avrupa ülkelerini, diğer başka ülkeleri gören biri olarak cennet Türkiyemiz sözünün ne kadar göreceli olduğunu bilen bir insanım. Ama orda bir köy var uzakta diye bir şey var. Eğer bir insan bu ülkede bırakalım Türkünü, Kürdünü, bütün hatıralarıyla birlikte kendini de gözden çıkarmışsa bunu iyi irdelemek gerekir. HDP’lisi, PKK’lısı hala bak duygularımız zayıflıyor haa demeye devam ederken, bizde kafadan duygusal bağım koptu bile korosunun zuhur etmesi hayra alamet bir durum değil.
    Hele hele bunu söyleyen insan, Hizmet’i bize anlatırken Türkiye’yi 3 yüzyıllık geri kalmışlıktan kurtarıp devletler muvazenesindeki yerine geri getirmeyi öne çıkaranların başında yer alıyorsa.
    Bütün bu yaşananları oturduğum yerden küçümseyecek değilim, inşallah zulümler bitsin, kimsenin burnu kanamasın, ama ben bu duygusal kopuşa anlam veremiyorum. Bu devletler muvazenesindeki yerini alma konusunu hala tam olarak benimseyememiş, bunu bir miktar milliyetçi bir söylem olarak gören ben bile anlam veremiyorum.
    12 Eylül’de 1, milyondan fazla insan fişlendi, 500 binden fazla insan tutuklandı, 14 bin kişi vatandaşlıktan atıldı, 30 bin kişi başka ülkelere iltica etti. İltica edenlerin çoğu solcuydu, enternasyonalistti, bir Almanla, İsviçreliyle bir araya gelip içki içebilir, çok rahat arkadaşlık kurabilir, birçoğu itibariyle yabancılarla evliliğe, Almanlaşmaya, İtalyanlaşmaya daha açık insanlardı bu insanlar.
    Biz bu insanların duygusal kopuşuna dair bir şey duymadık, okumadık, aksine Türkiye’ye daha bir bağlandıklarını gördük, eminim ki, Kürtlerin siyasi kanadı da, 30 yıldan fazla süren bir savaşın bıkkınlığı olmasa, böyle bir kopuştan bahsetmezlerdi.
    Şimdi ne oluyor da, bu kadar yıldır merkezimizde olan bir ülke olmasa da olur bir ülke halini alabiliyor? Ben Mekke’ye, Medine’ye geri dönmemek üzere hicret eden sahabelerin bu beldeleri hatıralarından, ülkülerinden sildiklerini düşünemiyorum.
    Hizmet insanları olarak aşırı duygusal mıyız, yoksa Türkiye’ye ihtiraslı bir şekilde sahiplendik de, olamayınca alın başınıza çalın modunda mıyız? İkisi de büyük işlere girişen insanlar için tehlikeli. Hele hele milyonlarca insan sizin ağzınızdan çıkanlara büyük önem atfediyorsa..
    Dünyaya yayılmak, yerelleşmek başka bir şey; köklerine, diline, kültürüne bağlı olmak başka bir şey. Eğer kastedilen sadece ve sadece Türkiye’deki devlet yapısı ise, kusura bakmayın ama, sürecin en önemli aktörlerinden biri olarak, sonuna kadar masum bile olsanız, duygusal kopuş lüksünüz yok. Adamlar ellerinden gelse Hocaefendi’nin, sizlerin kaldığı evlere kadar girecekler. Sizin duygusal kopuşunuz onları ilgilendirmiyor bile. Türkiye’den kurtulamazsınız ve kurtulmamalısınız. Duygusal kopuş yaşayacaksanız aktör olmayacaksınız.
    Normal bir fert olarak buna benim bile hakkım yok. Türkiye’de yapılan her bir absürtlükten dolayı yaşadığımız ülkedeki kendi insanımız da bedel ödüyor. Bizim yaşadığımız ülkelerde sadece diyaloga geçilecek Almanlar, İsviçreliler yok, korumak zorunda olduğumuz, kültürümüzü, dinimizi, dini anlayışımızı aktarmamız gereken bir nesil var milyonlarla anılan.
    Ahmet Kurucan duygusal koparsa, Almanya’da doğan bir Türk genci nasıl kopar, varın siz hesap edin.

    • Turkiye den kopulmamali. Ayni fikirdeyim.
      HE ‘nin Turkiye ile ilgili ozlemlerini hatirlatmak isterim.

    • Esat Semiz beyin yazdıklarını, kendim de Ahmet Kurucan abi gibi hissetsem de, çok önemli ve kaydadeğer buluyorum. Yalnız 12 Eylülde yaşananlarla veya Kürt halkının yaşadıklarıyla bizim yaşadıklarımız arasında bazı farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Bizim duygusal kopuşumuza neden olan devletin yaptıkları değil, anne-babalarımızın, kardeşlerimizin, akrabalarımızın, arkadaşlarımızın tutum ve davranışlarıdır. Mesela diyar-ı gurbette, aynı mekanları paylaştığımız Kürt arkadaşlarımızın hiçbirisi yakınları tarafından bizim gibi bir muamele görmüyorlar, görmediler. Bilakis kahraman olarak görüldüler. Yani devletin size “terörist, hain vs.” demesi ile en yakınınızın demesi arasında çok fark var.

      Neyse, yaralar çok taze, bazı şeylerin ilacı da ancak zaman galiba. Ancak yine de Esat Beyin yazdıklarını şahsım adına çok faydalı buldum.

      Böyle farklı bakabilen ve düşünebilenlere ihtiyacımız var. Allah razı olsun.

    • Ahmet Hocanın duyduğu kopuşu bende duyduğum için, bunun başka türlü anlaşilması gerektiği kanaatindeyim. Burada artık Türkiye’yi sevmiyorum darıldık gibi bir anlam anlamamak gerek. Esasında vatanın ahiret olduğunu, ruhun kemalata yürürken dünya sevgisine meyl edebilecek son “sebebleri” ortadan kaldırmak (Hz. Ibrahimin oğlunu kurban etmesi bu açıdan da okuna bilir, sadece itaat değil, Allah’la (c. c.) insan arasına hiçbir sevgi giremez) olduğunu düşünüyorum.

    • Ben meseleye “duygusal kopuşa” biraz farklı bakıyorum 12 Eylül sonrası gelen dikta rejimi sağcı/solcu ayrımı yapmadan tüm halkı ezdi ve belkide hapishanelerde aynı koğuşlarda kalan insanlar biz birbirimizi ne kadar yanlış anlamışız deyip sarmaş dolaş olan insanlar oldu ve geri döndüklerinde köy kahvehanesinde kendisine bir çay yada bir meşrubat ısmarlayacak dostları yada akrabaları vardı ama bugün tabiri caizse tüm ülke sağcısı solcusu siyasal islamcısı mahalle arası tarikat ve cami cemaatlerine hatta bir çoğu anne ve babasına kadar bir tecrit hayatı yaşıyor aynıyla olmasada teşbihte hata olmazmış tambir boykot.
      Şimdi sizin konuşma hakkınızın yada kimliğinizi beyan edemediğiniz bir ülke Orhan Pamuğun Kar kitabında beyan ettiği güzel bir söz var “Sizin ne kadar doğru olduğunuzu bilsede dostlarınız radyo ve tv vede gazetelerde çıkan haberlere inanırlar” Evet tam bu söylemle cemaatse bugün terörist hatta öcalan dan bile azılı görüyor yaşam hakkı yada hatıralarınızı yaşaya bileceğiniz bir ortam da yok bu açıdan bakınca açık bir hapishane olmuş memleket diye düşününce duygusal bir kopuş yaşaması normal geliyor bana.

      • Bence duygusal kopuşun sebebi, eş-dost-akrabanın bile bizi terörist görmesi değil. Zaten böyle görmelerinin sebebini az-çok bildiğimiz için o anlamda travma yaşatacak bir durum yok orda. Asıl travma, çaresizliğimiz, kendi içimizde bir dayanışma organizasyonunun doğru-dürüst işleyememesi. Onlardan, yani bizlerden beklenen yardımın veya psikolojik desteğin kifayetsizliği veya komikliği karşısında insanın sadece tek başına kalması ve sadece kendi durumuna karşı duygu besleyebilmesi. Başı ağrıyan bir insan psikolojik olarak oraya yüklenir, bütün bir varlığının başağrısından ibaret olduğunu düşünür. Çalışan bacağını, kolunu unutur. Çünkü o kol ve bacaktan hiçbir medet umamayacağını bilir.
        İşte 12 Eylül döneminde böyle bir şey yoktu. Bütün solcu dünya hapislerdeki Türk solcuların arkasındaydı, onlar hapishanelerde kendi sanatçılarının bestelediği şarkıları, marşları söyleyerek duygusal bağlarını sağlam tuttular. Aynısını dağlarda Ahmet Kaya ve bilimum evrensel bir dil yakalamış Kürt sanatçıları dinleyen PKK’lılar da başarabildiler. Çünkü o evrensel dilde yazılmış şiirler, romanlar, bestelenmiş şarkılar onlara ahlaken üstün konumda olduklarını söylüyordu.
        12 Eylül’de asker halkın tamamını ezmedi, hatta halk darbeyi alkışladı, aykırı konuşan herkese ‘komünist’ demek adet oldu. PKK’lıları da bütün bir Kürt halkının desteklediğini söyleyemeyiz. Korucu-gerilla çatışması, PKK-Hizbullah rekabeti de derin ayrılıklara sebep oluyordu ama bu ayrılıklar PKK’lıların Kürdistan özlemini dindirmedi. Solcuları da, PKKlıları da evrensel dile verilen önem ve dayanışma organizasyonu diri tuttu. Dünya kamuoyunu arkalarına alınca dayanışma da kolay oldu. Davalarında ne kadar haklı olduklarına her zaman inanabildiler. Biz ise dünyanın olabilecek en iyi hareketi içinde olduğumuz için mutlu-mesut yaşarken bunlar başımıza gelince ayaklarımızın altındaki zemin kaydı.
        Vatan, toprak, bayrak hepsi dünyalık, bize Allah gerek demek bizi bir yere götürmez, aidiyetimizi de geri de vermez. İnsan sosyal bir varlık sonuçta. Diyebileceğimiz tek şey, kimliğimizi, duygularımızı geri alabilmek için sadece Allah’ın olduğu. Başka yerlerden bir şey gelmiyor olması bizi ilgilendirmemeli. İlgilendirdiği için koptuk ve düşüyoruz.

      • Merhaba Samet Bey, kullandiginiz fotograf tanidigim birine ait, burada niye baskasinin fotografini kullaniyorsunuz merak ettim.Bir sekilde yanlislikla oldugunu dusunup kaldirmaniz icin uyarmak istedim. Tesekkurler.

    • Duygusal koparsa ne olacak mesela Almanya’daki bir türk genci? Türk genci olmak dünyanın direği değil ki. Ben bu düşünce tarzını gerçekten anlamıyorum onun için yazıyorum. Saygılarla…

  2. Sayin Hocam,

    Roportaj icin cok sagolun. Aydinlatici olmus. Kesinlikle yeni seyler ogrendim…

    Engin Bey, diger roportajlarda sordugunuz, klasik sorulari, Mr. Kurucan’a sormamissiniz! Soramadiniz herhalde, yada abiler boyle uygun gorduler…
    Umit ederim, roportajin ikinci bolumu vardir.

    Benim sahsen sormak istedigim cok soru var. Simdilik sadece bir soru soracagim?

    HE ‘ ye cok yakin birisi olarak, yaninda asirlik bir zaman gecirmis biri olarak, hizmetin isleyislerinin kumanda odasindan biri olarak, gitmedigi ulke birakmadan sohbetten sohbete gezmis biri olarak, bircok arkadaslarinizin idareci olarak gorev yaptigi su Hizmette duzensizlikler ve haksizliklara sahit olmaniz ve bilgi sahibi olmaniz yaninda, neler yaptiniz,
    nasil tavirlar aldiniz,
    Neler yapilmaliydi,
    Simdi ve sonra neler yapilmali,
    Hakli-Haksiz arasinda hic karismamak mi lazim,
    Magdur,Mazlum-Zalim,Munafik dengesinde, idareci arkafaslariniz ikinci tarafta ise,
    Fitne cikmasin diye, arkadaslarinizin yaninda yer alip susup meselelerin ustunu mu kapatmak lazim?

    Bu konularda yaklasimlariniz, samimiyet testi acisindan cok onemli diye dusunuyorum. Cunku, halkin destegi samimi insanlarla beraberdir…

    • Ahmet bey geçmişte bu sınavdan kaldı. Somut sorunları gündeme getirip ‘bu yapılan yanlışlar sizin savunduğunuz değerler ve anlattıklarınız ile çelişiyor’ diye önüne koyduğumda aldığım cevap ‘bunların iştişaresi yapılmıştır’ oldu. Söylem ile eylem arasındaki uçurum beni hayal kırıklığına uğrattı, pragrmatism prensiplerden ve değerlerden ağır bastı.
      Ahmet bey geçmişte de klasik söylemlerden uzak, daha akılcı, dünyayı anlayan, yeni ve ufuk açıcı yorumları ile birçoklarının sevgisini kazandı. Ancak yanlış işlere imza atanların yanında ve arkasında yer alarak, kendi fikir ve prensipleri ile ters düşme pahasına, sağlam ve ahlaki bir duruş sergileyemedi. En azında benim küçük dünyam ve penceremden gördüklerim bu minvalde.
      Her insan hata yapabilir ve hepimizin geçmişte hataları saymakla bitmez, bugün de devam ediyoruz yanlış yapmaya. Ancak Ahmet bey’in konumunda, bizzat HE’den ders almış, ufku açık insanlar önlerine gelen konularda sağlam duruş sergilemeyince bizlerdeki hayal kırıklığı sadece o insanla ibaret kalmıyor.

  3. KHK amerikada da mi uygulaniyor ? anlayamadim
    18 yildir orada yasayan biri olarak kendi düzeninizi kurmus olmaniz veya hizmetin aktif islerinde görev yapiyor olmaniz gerekirken Uberde calisiyor olmaniz beni acikcasi sasirtti.

    • Adam aktif hizmetlerine devam ediyor. Konferanslar, sohbetler, seminerler hic bitmiyor. E ama bununla beraber hayat devam ediyor ve hizmetten bir maas almayi en azindan bu gunlerde istemiyor olabilir. Onemli olan hizmetlerine devam etmesi ve ediyor.

    • Adam Amerikada vaiz mi olacak. Diyanetten mi alacak maasini hem de….simdiye kadar duzen kurmayi dusunmemis olmasi takdir edilmeliyken nelere takiliyorsunuz

  4. Sadece başlık beni biraz rahatsız etti. sadece o cümleyi okuyunca çok kötü bir yazı bekliyorsun.. bu kadar güzel bir raportajın başlığı bu olmamalıydı Engin bey.

  5. Ufuk derinliği ve bakış zenginliği okuyucuyu yakin yamaçlarında güller devşirtiyor. Çok faydalı bir mülakat olmuş. Allah (cc) ebeden razı olsun

  6. TAHMİNİMİZDEN DAHA DA DERİN BİR İSLAM BİLGİNİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ.AŞIRI SEVGİDEN ÖLDÜRÜLEN MINCIKLANAN BİR MASUM ÇOCUĞUN CENAZESİNİ BİLE KALDIRMADAN HALA O MASUM YAVRUYA KÜSMEK VEYA O MASUM YAVRUYU HALA SÖMÜRMEK NASIL BİR VİCDAN.ALLAH AŞKINA YALANI MÜBALAĞAYI BIRAKIN.

  7. RÖPORTAJLARI GENEL İTİBARI İLE ÇOK FAYDALI BULUYORUM. ÖZELLİKLE AHMET DÖNMEZ,EMRE USLU,HALİT ESENDİR,İHSAN YILMAZ,BÜLENT KENEŞ,AYDOĞAN VATANDAŞ VE AHMET KURUCAN BEYİN SÖYLEDİKLERİ YARAYA PARMAK BASAN CİNSTEN. BUNLAR KÖTÜ DEĞİL,GÖRECEKSİNİZ BUNLARIN ÇOK BÜYÜK FAYDASINI GÖRECEK HEM HİZMET HEM TÜRKİYE

  8. Sayın Kurucan ve bazı yorumcular Anadolu topraklarında yapılan zülümleri Hale’n anlamak istemiyorlar ve hertürlü pis kirli zülmü gören kesimleri ismiynen ifade etmekten kaçıyorsunuz birde siz kürtlere yapılan zülmü anladınızmı bence zihninizdeki virüslar anlamayı engelliyor

  9. Darbeler istatistik degildir, zülme maruz kalanların yerine kendimizi koyduğumuzda hislerımız nasıl olacak, hayal edebiliyor muyuz? Sorgulanan kişinin yerinde siz de olabilirdiz. Bildigşm sorgulamanın birini paylaşmak isterim… Hakka ve halka hizmet etmekten başka bir şey bilmeyen bir öğretmen arkadaşı çıplak ve ayakları açık vaziyette sandalyeye oturtmuşlar, elleri arkadan bağlı. Affedersiniz, avret yerine bir BAĞ ile içi kum dolu 0.5 litrelik petşişeyi bağlamışlar. İkide bir pet şişeye tekme atıyorlar. Darbeden sorumlu tutuyorlar ama “Allahın bir lütfu” diyene dokunmuyorlar. Sizin bu garibim öğretmenden ne fazlanız var da size hapis reva görülmemiş? Bu öğretmen 12 sene hüküm almış ve ilk senesini henüz yeni doldurdu. Sorgulanan kişinin yerinde siz de olabilirdiz. Diri çıkmanız imkansız görünüyor ama 11 sene sonra çıktığınızı varsayalım. Bu zalim ülke ile bağların hala var olmasını ister misiniz? Bu BAĞ nasıl olacak?

    • Bu mantıktan yola çıktığınızda bu tür işkenceler görmeyen insanların fikrine ket vurmuş olursunuz. İşkenceye maruz kalmış insanların bağlarını koparmış olması anlaşılabilir bir şeydir fakat bu o bağın kopmasının doğru olduğunu hala göstermez bize. Çünkü o insan o işkencenin etkisiyle artık objektif olamayacak hale gelmiştir. Bu durumda hala objektif kalabilme şansına sahip olanları da sen ne yaşadın ki diyerek aşağılarsanız olması gerekeni kaçırırsınız. Bir gün acılar, işkenceler biter, o gün geldiğinde bağ kalmamışsa siz de kalmazsınız. Dünyanın hiçbir ülkesi Türk insanını Türk olarak tanımak istemez. Ne bireysel olarak ne topluluk olarak. 50 yılı aşkın Almanya macerası bize bunu gösteriyor. Bizim sadece bir ülkemiz var. Orda yaşamak zorunda değiliz, orda ölmek zorunda da değiliz. Kendimizi din uğrunda bambaşka bir ülkeye de adayabiliriz. Ama köklerimiz Türkiye’dedir. Bu böyledir.

Comments are closed.