İsmail Tutar, The Circle

Heterodoksi üzerine son zamanlarda daha fazla düşünmeye başladım. Sebebi nedir, tam bilemiyorum. Yaşın kemale ermesi mi, “mütedeyyinlerin” son dönemlerde sıkça şahit olduğumuz ahlaksızlıkları mı, yoksa siyasetin dini düzenleme ve ona şekil verme konusundaki maharetini nihayet kavramış olmam mı?

Muhtemelen üçünün de payı var. İbadetlere indirgenmiş bir dinin ahlak üretmediğini görünce, ister istemez, hakim din yorumunu sorgulamak kaçınılmaz hale geliyor. İnsan, katı kurallarla sınırları çizilmiş, devlet başkanına her şartta itaati emreden, kendinden olmayanları dışlayan, yüz yıllar öncesine ait statik yorumları değişmez hakikat kabul eden ve halkı sürekli olarak daha fazla şekilsel ibadete teşvik eden bir dini yorumdan ibaret olan ortodoksinin karsısında konumlanmış olanların ne dediğini merak ediyor ve bunu daha önce yapmadığı için hayıflanıyor.

Yine, insan okumaya ve araştırmaya başladıkça görüyor ki, Hristiyanlık olsun, İslam olsun, heterodoksi tartışmalarının merkezinde hep siyasi çatışmalar bulunagelmiş. Muktedirler ortodoksiyi sürekli olarak kendi amaçlarına uygun sekilde yeniden tanımlamış, tarihi çarpıtmış ve heterodoks ithamını rakiplerini ortadan kaldırmak için kullanmışlar.

Örneğin, bugün siyasi iktidara neredeyse sualsiz itaati emreden Sünni din adamları, İmam Cafer’den ders almış, Zeyd bin Ali’nin Emeviler’e karşı giriştiği isyanı desteklemiş olan Ebu Hanife’nin mirasının üstünü, falan efendinin filan hazretlerin sözleriyle, örtmeye çalışmışlar. Asırlar boyunca, sürekli olarak din (ve devlet) içi “düşmanlarla” mücadele etmek “zorunda kalan” ortodoksi, tedricen her konuda katılaşmış ve en tartışmalı konularda bile gri alana izin vermeyecek sekilde “doğru ve yanlışın” sınırlarını çizecek koyu kıvama ulaşmış. Bu müsamahasızlığın, nihayetinde, İslam dünyasında felsefenin ve bilimsel gelişmenin önünü tıkayan en büyük etkenlerden biri haline geldiğini söylemek yanlış olmaz.

Anadolu’daki tarikatların geçirdikleri badireler devletin kendisine karşı çıkan hareketleri nasıl dışladığına ve dönüştürdüğüne dair son derece ilginç ipuçları taşıyor. Bugün zihinlerimizde kolay(cı)lıkla “Sünni” ya da “Rafızi” diye tasnif edebileceğimiz Ahilik, Babailik, Vefailik, Bektaşilik, Yesevilik, Bedreddinilik gibi tarikatların aslında bünyelerinde hem Alevi hem de Sünni unsurlar taşıdığını kurucularının orijinal eserlerinde ya da diğer tarihi kayıtlarda görebiliyoruz.

Öyleyse, geriye dönüp baktığımızda bu tarikatların makbul olup olmamasını dini tutumlarından çok devlete karşı aldıkları pozisyonun belirlediği sonucunu çıkarabiliriz. Daha yakın döneme kadar Gazi derviş diye anılan ve devlet ricalinden destek gören Türkmen kabile mensuplarının -inanç esaslarında büyük bir değişiklik olmamasına rağmen- Şah İsmail tehlikesinin belirmesiyle zındık ilan edilmeleri de aslında takındıkları pozisyonla alakalı. Devletin zulmü ve kıyıcılığı karşısında, heterojen/muğlak inanca sahip olan kitleler, bir taraftan reaksiyoner bir şekilde kendilerini ortodoksinin karşısında konumlandırırken, diğer taraftan devlet elindeki kaynakları kullanarak rakiplerinin yeniden şekillenme sürecini kontrol ediyor. Örneğin, yakın zamanlarda okumuş olduğum Bektaşiliğin Doğuşu adlı kitap, Osmanlıların heterodoks tarikatları nasıl Bektaşilik şemsiyesi altında topladığını ve Kızılbaşlığa bir ölçüde yön verdiğini detaylarıyla anlatıyor.

Yazıyı şöyle bağlayayım:

Sünni dünyada ve özellikle Anadolu coğrafyasında bir dini hareketin makbul olup olmamasını belirleyen en temel etken devletle olan ilişkisidir. Modern (Halidi) Nakşibendilik gibi devlete koşulsuz itaati esas alan tarikatlar dün olduğu gibi bugün de el üstünde tutulmaktadır. Devletle isteyerek ya da istemeyerek amansız bir çatışmaya giren ve kaybeden hareketler ise halk nezdinde şeytanlaştırılmaktadır. Bunları biliyoruz. Fakat yanıldığımız nokta, devletle mücadele eden alimlerin isimlerinin hala anılıyor olmasından hareketle, “alimlerin” “zalimleri” yeneceği savıdır.

İmam Azam’ın takipçileri onun öğretilerini büyük ölçüde terk etmişken, isminin anılmasına rağmen Şeyh Bedreddin bir muamma olarak kalmaya mahkum edilmişken, Bektaşilik Osmanlı’nın uzun asırlar sırtını dayadığı bir hüviyete büründürülmüşken, bu ezberi sorgulamak, devletin kontrol ve manipülasyon konusundaki tecrübe birikimini göz önünde bulundurmak gerekir.

5 COMMENTS

  1. Başta yazıları ile katkıda bulunan tüm kıymetli yazarlarınıza ve katkıları bulunan herkese minnet ve şükranlarımı sunarım. Çok teşekkür ederim. Emeğinize sağlık…

  2. Halbuki Halidiler de devletten epey çekmişti. Sultan 2. Mahmud döneminde tüm mallarına ve kurumlarına el konmuş takipçileri sürgün edilmişlerdi.
    Bu konuda çok güzel bir makale de var.

    “İki asır evvel de cemaate baskılar yapılmıştı”
    Eyüp Ensar hocanın makalesiydi

  3. Öncelikle güzel tartışmalara zemin oluşturduğu için The Circle yönetimine tşk eserim. İhsan Balkan’a da bir yazımı referans gösterdiği için tşk ederim. Ayrıca İsmail beyin Yazısını da onun haberdar etmesiyle okumuş oldum. Bahsettiği makalem ise kendi blog sayfamda durmakta.
    Ben ayrıca şu konuda da ezcümle bir şeyler Söylemek isterim.

    İslam dünyasının bilim ve felsefe alanlarında önünün tıkanmasının en büyük etkeninin din adamları ve dinin yorumlanması ilkel oryantalist bir sav menşeli olduğunu düşünüyorum. Zira tüm Avrupa’dan daha fazla Yahudi nüfusu olmasına rağmen ne bir Marks ne bir Spinoza ne bir Kafka ne Einsten çıkabildi . Hakeza aynı şekilde Osmanlı’daki Hristiyan nüfusun her bir Avrupa ülkelerindeki hristlyandan daha fazla olmasına rağmen Avrupa’daki aydınlanma döneminden itibaren ortaya çıkan dehalar çapında yüksek bir dimağ görülmediği malum.
    Bu gösteriyor ki İslamın yanlış yorumlanmasından daha çok
    belki de İslamın ötekilerle barış içerisinde birlikte yaşamı teşvik etmesinin yanısıra, iktisadi, imani ve kültürel yaşam özgürlüğü sunmasıydı. Düşünün 1901 yılındaki nüfus sayımında dahi Hilafetin merkezi İstanbulun yarısı müslğman değildi. Ortaçağ boyunca farklı etnik yapılarla birlikte Müslüman, Hristiyan ve yahudilerin aynı şehirlerde birlikte Barışçıl yaşam formu Müslüman şehirlerin genel karekteristiip idi. Bu durum en başta diğer dönemlere model olarak sahabe döneminden itibaren kalan bir mirastı.
    Avrupa’nın en karanlık erken ortaçağ döneminde dahi İspanya emevi dönemi birlikte ve çok kültürlü yaşamı Avrupa’ya taşımıştı.
    Avrupa’nın ise rasyonel düşünceyi tetikleyen doğmaların yoğun varlığı, sosyal adalet arzusunu tetikleyen aristokrasi ve soyluluk imtiyazları, acıları halka indirgenen siyasi kavgalar; zenginliğe, Adalete, acılardan kurtulmaya Duyulan arzular, sömürme, üstünlük mücadelesinin ve intikam duygularının tetiklediği teknolojik arayışlar Avrupa kıtasını tam bir gelişim havsası yapmıştı
    Düşünün aynı kökenliler küçücük bir kıtada birbirlerini anlayamadıkları 23 dil konuşur olmuşlardı. Kuzey Avrupa’nın düz coğrafyasında önyargı ve dğşmanlığın şiddeti aralarında önyargı dağları oluşturmuştu. antropologlar Osmanlı öncesi ve devletin zayıfladığı son döneminde Balkanlar’da sürekli yaşanan savaşlara zemin hazırlayanın kaynaşmayı ve diyaloğu engeleyen geçit vermez dağların olduğunu öne sürerler.
    Velhasıl huzursuzluk, adaletsizlikler, bitmeyen kavgalar ve ukdelerin tatmin arzuları Avrupa’da akılcı düşünceye yönelten büyük bir itici güç oluşturmuştu. Sadece 1. Dünya savaşının yarım kalan hesaplarının dahi 20 yol gibi koşa sürede 2. Dünya savaşında teknolojik açıdan bambaşka dünyaya verilmesine neden olduğu hepimizin malumu. Aynı şekilde Demokratik dünya ile komünist blok arasındaki soğuk savaş ve rekabetin Nasıl da teknolojiyi dünya ötesi inanılmaz noktalara taşıdığı da. Ayrıca ikinci dünya savaşının korkunç yıkımı ile ancak Avrupa’nın en az 100 yıldır Avrupa barışını, demokrasisini ve ekonomik işbirliğini öne süren düşünürlerin tezleri devreye sokulmasına neşen olmuştur. .
    Batı’nın bugün geldiği devletin, toplumun ve bireylerin erdemli seviyesinin ana nedenini geçmişindeki cehennemde yattığını öne sürüyorum. Zira cehennemi gören cenneti en iyi tarif eder.
    Bu konuda tarih kitaplarının ilgisini çeken siyasi ve askeri tarihin mahiyetindeki doğal mücadeleleri ve porşemikeleri düşüncelerimizin odağına koyunca doğudaki ve batıdaki bu önemli bu farkın görülmesini engellemekte ve tali nedenler ana sebepler zannedilmektedir.

    Bir Edirne başhahamının 1394 tarihli Fransa ve Almanya’daki cemaat mensuplarına yazdığı bir mektup var. Bunu internette bulabilirsiniz. Bernand Lewis çok önemserdi bu mektubu. “Bırakın onurlarımızı zedeleyen cehennemi de gelin her türlü imkanı ve özgürlüğü bulacağınız, kendi Mülkünüze sahip olabildiğiniz ve şeriatımıza göre hukuk sistemi ve çocuklarımıza eğitim verebildiğimiz bu Müslğman ülkeye iltica edin…” anlamına gelen yahudi din adamının sözlerinde meramımı bulabilirsiniz. Hani Atatürk döneminde yakılan Avrupa’nın en büyük sinagoglarından biri olan mabedin baş sorumlusu.

    Bir şarkıyı nasıl mutlu iken melodisini mutsuz isen sözlerine kulak verirsiniz, rasyonel düşünce de dert ve ızdırapların yoğun yaşandığı dönemlerin en ana zeminini oluşturmaktadır. Diğer Gösterilen popüler sebepler ise bu ana zEminin yanında ancak tali nedenlerdir diyebiliriz.

    (Bir seyahatte otelde Yatmadan alel acale çala kalem yazdım. Belki daha sonra daha metadolojik bir teze dönüştürebilirim bu düşüncelerimi)
    Bu arada bahsi geçen makalemin linki:
    https://eyupensar.wordpress.com/2016/09/20/iki-asir-evvel-de-cemaate-baskilar-yapilmisti/

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here