Orhan Aslan, The Circle

Şimdi dışarıdan bir kurtarıcı gelmeyeceğine göre kendi yeniden doğumumuzu kendimiz yapıp göbeğimizi de kendimiz keseceğiz gibime geliyor. Öyleyse şapkayı önümüze koyup çekilen sancıların sebepleri üzerine düşünme ve gelecekte tekrar etmemesi adına bir kaç kelam etme zamanı. Bu işi götürmeye hâlâ gönüllü isek birilerinin bu oto kritiği yapması gerekiyor. Çünkü kitlesel düzeydeki kalite kaybı bireysel kıvamın korunamamasından kaynaklanmaktadır.

  • Öncelikle büyüğümüzün zaman zaman ve farklı tonlarda dile getirdiği “içte çürüme görüyorum” tespiti temelde yetiştirme programlarının kalitesindeki düşme ile başladı. Okuma ve derinleşme adına yapılan bu programlar önceleri 2-3 ay sürerken sonraları haftalara, günlere hatta saatlere kadar düşürülerek kişisel kıvam seyreldi ve kitlesel keyfiyet gün geçtikçe kalibre kaybına uğradı.

  • Programların içeriğinde maddi anlamda zenginleşme ve çeşitlilik görülürken manevi düzeydeki fakirleşme ile asli fonksiyonunu ifâ edemez hale geldi.

    Programlara katılacak personelin aile ve çocukları ihmal edildi. Katılımcıların zihinleri ailelerinin, ailem işe nasıl gidecek, eve nasıl dönecek, akşam güvendeler mi, çocuklara kim bakacak? gibi problemleri ile meşgul iken programdan tam verim alınması beklenemez. Bu konuda hep fedakarlık beklendi ve insanların ufak dokunuşlarla çözülebilecek bazı sıkıntıları sineye çekmesi istendi. Bu da insanların stres kat seviyelerinin artmasına ve programlara karşı negatif bir algı oluşmasına neden oldu.

  • Kendi kadrolarımızdaki insanların kişisel/ailevi sıkıntılarını görememe, belki de “sıkıntı yok iyidirler” diye düşünülmesi ve çözüm adına el uzatılmaması motivasyon kaybı olarak yansıdı. Bu durum insanlardaki “biz” kavramına zarar verdi ve negatif bir bireyselleşmeyi netice verdi.  İlklerin göstermiş olduğu ilgilenme, performans ve diğergamlık azaldı. Bu anlamdaki örneklerin azalması yenilerinin yetişmesini engelledi.

  • Sorunlar ve insanlar için “birileri ilgileniyordur” zannı hâkim oldu. Aslında herkesin olan bu işi hiç kimse yapmayınca sadece içte veya dar dairede ufak serzenişlere sebebiyet vereceği zannedilen bu problemlerle kitlesel anlamda birbirimizden uzaklaşmaların ilk belirtileri ortaya çıktı.

  • Kendi fikir ve kararlarını kabul ettirmek isteyen kimi idareciler “Hocaefendi’den” etiketini gereğinden fazla belki de yanlış kullandı ve bu pozitif unsurun da etkisinin kırılmasına sebep oldular. Çoğu zaman da şahsi yetersizliklerini (kitleleri kontrol edememe, verimli sevk ve idare edememe gibi) ve kusurlarını kapatmada kullanıldı ki bu daha vahim bir tablo.

  • Özellikle idari kadrolardaki insanların bireysel hatalarına karşı fazlasıyla müsamahalı olunması fakat aynı hataya düşen idari kadro dışındakilerin sert bir dille eleştirilmesi alt kadrolarda duygusal kopmalara neden oldu. Duygusal kopma yaşanan bir ortamdaki insanların gaye birliktelikleri de zarar görür maalesef.

  • Büyük bir gemi olan Hizmet Hareketi’nde herkesin kendi kayığının derdine düşmesi kitlesel kaliteyi düşürdü. Farklı birimlerdeki idareciler sadece kendi kurumlarının/alanlarının faydasına olan tercih ve çözümlere odaklandı, umumun faydası gözetilmedi

  • Uzmanlık alanlarına ve liyakate göre değil bilinirliğe göre görevlendirmeler yapıldı. Bir giyim fabrikasının yönetimine tekstil mühendisi atanması beklenirken ilahiyat mezunu birinin atanması gibi. Çünkü görevlendirme yapan kişilerce tanınması ve güvenilir olması yeterli görülüyordu. Teknik ve tecrübe anlamında işe vukûfiyeti hiç düşünülmeden belki de.

  • 2010’a doğru istişareden sorgusuz itaate geçiş yaşandığı kanaatindeyim. Önceleri  konular alâkadar olan herkesin rahatça fikrini beyan edebildiği bir ortamda istişare edilip karara bağlanırken sonraları bundan vazgeçildi. “Abiler düşünmüş ve karara bağlamış bize itaat etmek düşer” denilerek farklı fikirlerin ortaya çıkması engellendi ve genç dimağların istişare algısına zarar verildi.

  • Bireysel başarılar öne çıkarılıp parlatıldı ancak kitlesel başarılar önemsenmedi.

  • Kemmiyetle övünme arttı. Hareket enâniyeti oluştu. Bu perdeler sorunları görmemizi geciktirdi.

  • Raporlandırmalar ve istatistikler realitelere göre değil kabul edilebilir seviyelere göre yapılarak ilgili mercilere iletildi. Pembe tablo çizildi ve herkes kendi dar dairesinde mutlu olduğuna inandırıldı.

  • Bir kişinin kazanılması için belki 10 yıllık bir emek harcanırken yetişmiş bir insanın basit gerekçelerle küstürülmesini kimse yeterince dert etmedi ve gündem yapmadı.

  • Eğitim ve mesleki gelişim için klasik metotlarda ısrar edildi. Gelişim gecikti ve kurumsal yapıya sahip birimlerimizin rakipleri aradaki farkları kapattı hatta bir yerden sonra önümüze geçtiler.

  • Spor ve sanat alanlarında hasbelkader parlayanlar haricinde sıradışı yeteneklerin tespit edilmesi ve eğitimi ihmal edildi. Bu alandaki ihtiyaç ve boşluk gereğince doldurulmuş olsaydı yüzlerce Enes Kanter ve Hakan Şükür bugün yaşanan zulme karşı dünyadaki sesimiz olurdu.

  • Kendi içimizde de farklı yeteneklerin ortaya çıkmasını engelleyici tutumlara girdik. Mutlak itaat bekleyerek, inisiyatif kullanmalarının önüne geçtik ve gençleri yetenekleri ile birlikte körelttik.

  • Ciddi emekler verilerek yetiştirilen insanların/öğrencilerin takibinde aksamalar yaşandı. Mezun öğrencilerimizle bağlarımız koptu. Bu anlamda kuytusuna çekilmiş yeniden keşfedilmeyi bekleyen yitik değerlerimiz mevcut.

  • Bir çok insanla yapılan temaslarda şark aceleciliğine gidildi. İlgilenilmeye başlanan o insanın gönlünde hatırı sayılır bir konuma oturmadan, hayatına pozitif bir değer katmadan, 3-5 yıllık bir emek sarfetmeden maddi katkılarda bulunması beklendi. Muhatabımızın uzun vadede gelmesi gereken seviyelere bir kaç aylık kısa bir sürede sıçraması beklendi. Bu acelecilik insanlarda mesafeli durmaya neden oldu. Bu durumdaki insanları ısırılmış elmalar olarak tanımlıyorum. Bir defa ısırıldığında artık başka biri de gidip gönlüne girmeyi başaramıyor. O insanda Hizmet Hareketi’ni hep ondan ibaret sanarak hayatına devam ediyor.

  • Ve maalesef kişisel enaniyetler bu hatalarımızı görmemizi, kabul etmenizi ve çözüm üretmemizi engelledi. Bazı semptomlar Doktor’dan gizlendi ve hastalığın seyri yansıtılmamaya çalışıldı. Bu hal yeni hatalara kapı araladı ve gün geçtikçe rahatsızlıklar bünyede daha da yerleşik bir hâl almaya başladı.

Yukarıda değindiğim ve her biri başlı başına bir konu olarak ele alınabilecek bu durumların bir çoğunda kanaatimce büyüğümüzün bize hedef olarak gösterdiği o geniş ufku yakalayamayışımızın etkisi var.

Daha önce duyduğum etkileyici bir tespiti burada paylaşmak istiyorum.

Birisine soruyorlar; Hocaefendi kimdir?

O da cevaben diyor ki; Hocaefendi, arkasından gelen cemaati kendisine yetişebilsin diye fren yapa yapa balata eskitmiş bir liderdir.

Çerçevesi büyüğümüz tarafından çizilen ve ehil insanlardan müteşekkil bir “İstişare Heyeti” ile bireysel anlamdaki hatalarımızı, kitlesel düzeydeki problemlerimizi korkmadan masaya yatırabilmeli ve çözüm üretme yoluna gitmeliyiz. İşte o zaman mevcut problemlerden çıkarılacak bu icbari ders hareketin geleceği adına rantabl olabilir.

Kaynakça:

Kitleler Psikolojisi  - Gustave Le Bon

Toplumsal Hareketler: Tarih, Teori ve Deneyim – Y.Doğan ÇETİNKAYA

İrşad Ekseni - M.Fethullah Gülen

Ruhumuzun Heykelini Dikerken – M.Fethullah Gülen

Bir Eğitimci Olarak Hazreti Hz. Muhammed - Yrd. Doç. Dr. Abdullah Özbek, s.288

Yazarın Önceki Yazıları

Hizmet Hareketi Neden Eskisi Kadar Genç ve Kaliteli Bireyler Yetiştir(e)miyor? – 1

Maneviyat Depresyonu Tedavi Eder mi?

1 COMMENT

  1. “Kendi fikir ve kararlarını kabul ettirmek isteyen kimi idareciler “Hocaefendi’den” etiketini gereğinden fazla belki de yanlış kullandı ve bu pozitif unsurun da etkisinin kırılmasına sebep oldular. Çoğu zaman da şahsi yetersizliklerini (kitleleri kontrol edememe, verimli sevk ve idare edememe gibi) ve kusurlarını kapatmada kullanıldı ki bu daha vahim bir tablo”

    Görebildiğm en büyük sıkıntılardan birisi bu.

Comments are closed.