Mehmet Ali Alkılıç, The Circle

​            Hepimizin doğup büyüdüğü coğrafya Türkiye, İbn-i Haldun “coğrafya kaderdir” der. Pekâlâ, ‘coğrafyanın kaderi’ işin içine girdiğinde ne olacak? O zaman tam bir muammaya dönüşüyor bu konu, aslında ikisi de birbirini bu coğrafyada tamamlıyor. Neyse, asıl konumuz bu değil konumuza dönelim. Türkiye’de yaşayan toplum son 40 senede nasıl bir değişim yaşadı bunu ele alacağız.

​            12 Eylül sonrası Türkiye’de toplum ciddi bir değişim geçirdi. Sağcısı ve solcusuyla kendi değerlerine daha muhafazakâr olan toplum, 12 Eylül sonrasında kabuğunu kırdı. Liberalleşti ve toplumsal hayattan bireysel özgürlükçü bir hayata gözlerini açtı. Bireylerin özgürleştiği bir süreçte bu değişime toplum aynı refleksi gösteremedi ve liberalizm kişilerle sınırlı kaldı. Bireylerin topluma olan bu yabancılaşma halini kendi benliklerinde de yaşaması, belli başlı sorunları da beraberinde getirdi.

​            ANAP döneminde toplumda başlayan refah seviyesindeki artış, başta aile kurumu ve etik değerler olmak üzere sosyal yapının temel dinamiklerini etkilemeye başladı. Kitle iletişim araçlarının günümüz kadar hızlı olmadığı seksenli yıllar, gelişmiş toplumlarda yaşanan modernizasyon ve liberalleşmeye karşı gösterilmesi gereken pozitif reflekslerin gecikmesi ve o toplumlar ile Türk toplumu arasındaki makasın açılmasına neden oldu. Rol-model alınan batı toplumlarındaki özgürlükçü yaklaşım, Türkiye toplumu tarafından yanlış algılandı. Burada ‘coğrafyanın kaderi’ de çok önemli! Ülkemizin içinde yer aldığı bölge, topluma nüfuz etmiş olan Ortadoğu bakış açısı sıkıştırılmış balonun bir an da ağzının açılarak havasının boşalması gibi toplumda ahlaki bozulmaları beraberinde getirdi.

​            Burada cemaat cemiyet ayrımına kesinlikle değinmeyeceğim çünkü toplumun genelini saran bu ahlaki hastalık hali tüm toplumu etkisine aldı. Yaşanan bu anomi, cemiyeti etkilediği ölçüde cemaat yapılarını da etkiledi. Kitleler artık ahlaki değerleri yargıları ve normları, kendi menfaatleri doğrultusunda değerlendirmeye veya yorumlamaya başladı. Ekonomik olarak toplumun refah düzeyi artarken buna mukabil ahlaki bir çöküntü toplumu sarmaya başladı. Toplumu irşad ve tamir etmesi gereken cemaat yapıları da aynı bireylerden oluştuğu için kitlelerin yığınlara dönüştüğü bu toplumsal çöküş görmezden gelindi. Aslında, Türkiye tekelinde olmayan bu durum geri kalmış Ortadoğu ve Afrika ülkelerinin de ortak kaderini belirledi.

​            Hizmet hareketi ve diğer cemaatlerin toplumu tamir gibi bir iddiası olmadığını savunanlar, cemaatleri oluşturan bireylerin hangi ortak paydayla bir araya geldiğini anlayamadıklarından kaynaklanmaktadır. Türkiye toplumu bir yığına dönüşürken, biz kendimiz bunu tamir etmek yerine yığına dönüşmesine sebep olduğumuz gerçeğini hiçbir şey değiştiremez. Burada toplumsal bozulmanın bizi de etkilediği gerçeği her defasında yüzümüze vurmaktadır. Diğer taraftan cemaatlerin toplumu tamir edememesinin bir diğer sebebi, cemaatleri oluşturan bireylerin bir kısmının yozlaşmış kişilerden teşekkül etmesi nedeniyledir.

​            Hiçbir toplum mükemmel değildir. Toplumu oluşturan bireylerin de kendilerini kusursuz görmesi ve inancı itibariyle makbul bir kul olduğunu iddia etmesi söz konusu değildir. Bu insanın doğasına ters ancak toplumsal bozulmanın hayatın her yanına sirayet ettiği bir yapının toplumdan önce kendi içine dönüp kendini bir sigaya çekmesi gerekmektedir. Biz bir şeyleri tamir etmeye başlayacaksak eğer, önce kendi içimizdeki yapısal bozuklukları elimizle ve dilimizle düzeltmek zorundayız. Süreklilik bunu gerektirir. Yoksa o eleştirdiğimiz toplumsal yığından bir farkımız kalmaz.

​            Dünya ekolojik döngü veya natürel seleksiyon ile nasıl kendini tamir etmeye çalışıyorsa Türkiye’nin de artık bir kenara bırakılıp kendini toplumsal olarak tamir etmesi beklenmelidir. Bu ahlaki dejenerasyon ve yozlaşmanın belli bir seviye sonra toplumsal kırılmayı tetikleyeceği aşikârdır. Artık Türkiye diye bir derdimiz olmamalı önümüzü görmeliyiz.