Mahfi, The Circle

İki deli muhabbet ederlerken biri öbürüne sormuş, olur da bir gün zengin olursan ne yemek isterdin?

Diğeri cevap vermiş “soğanın cücüğünü.”

Peki demiş diğer deli, sen ne yemek isterdin?

“Sen bana bişey bırakmadın ki…”

Biraz mazi, biraz müstakbel ve hep hüzün; zinhar bulunamadık hiç kendi zamanımızda! Geleceğe ait ümit etmekten başka hayalim yok şimdilerde. “Ne varsa eskilerde var” diyor ya eskiler; işte öyle bir şey. Galiba hep bu yüzden dönüp geriye bakıyor insan. Ve geçmiş, benim de tatlı bir hatıra olarak film şeridi gibi geçip duruyor gözümden. İşte bu yüzden kendimi hep mazide buluyor, hışımla sürükleyip getiriyorum anılarımı! Bazen de bırakmıyor mazi, yakamdan ve tutup sarsıyor beni tutunamadığım yerlerden… Birikmiş kuru yapraklı yollardan yürür gibi gazel hışırtısıyla geçiyorum hatıraların sonbaharından…

Ve geçerken çoğu kez maziye uğramak istiyor insan. Ben de öyle yaptım ve kalender bir dostla, uzun uzun telefonla görüştük; o anlatıyor ben dinliyordum, dinledikçe uzaklara dalıyordum. Böyle sohbetleri, bir elin parmağını geçmeyen dostlarla mütemadiyen yaparız. Geçmiş alakadarlığı hüzün getirip, huzur bırakıyor bazen… Ve dost da öyle yaptı, yadı cemilin tam ortasında, sözü ansızın bana bıraktı ve sen dedi, “sen ne düşünüyorsun dostum?” Bu soru karşısında afallayıp benim de ondan farksız hiçbir şey söyleyemeyeceğimi anlayınca, bizim iki deli meselesinden mütevellid “sen bana bişey bırakmadın ki abi.” diyiverdim.

Zaman büyük bir sermaye hem, hem de sokağın başında bekleyen arsız bir alacaklı. Mekan da öyle, siz bir veriyorsunuz onun mukabili on, bazen de öyle cimri oluyor ki çekip alıyor ruhunu, bırakmıyor bir nefes. İnsan ki zaman-mekan çizgisinin tam ortasında bir sütun. Fakat ne “zaman” ona mavi bir asuman ne de “mekan” daimi bir aşiyan, velhasıl kaybeden hep insan, yine insan! Yitiklerimiz ya da yitirdiklerimiz, öyle ıssız yolların yolcuları ki uzayıp gidiyor işte bu kervan. Ve nihayet elimizde kalan “sen bana bişey bırakmadın ki” garipliğinin hacalet içindeki çaresizliği…

“Varımı ol dosta verdim, hanumanım kalmadı,

Cümlesinden el yudum, pes dû cihanım kalmadı” derken şair, kimbilir hangi kayıpların yokluğunda inledi…

Malumunuz, sonbahar da geldi, sonrası kış ve devri daimi bir varlık yokluk serencamında biz ki bir küçük nokta. En büyük ganimeti elinde bulunduran tabiat, şu sarı yapraklarını bırakıp gidiyor da bizim kayıplarımız kaç yaprağa mukabil olabilir ki? Sararmış yaprakların ağır ağır dökülmesi, doğrusu hüzün veriyor insana. Yemyeşil doğa, bütün güzelliğiyle yaprak yaprak dökülüyor da donuk bir bakış kalıyor geriye. Ve nihayet toprağın bağrından fışkırıp, yine ağır ağır toprağa süzülüyor düşen her yaprak. Ve ardı sıra dökülüyor koca bir yaz…

Bütün hırslardan sıyrılıp, durulaşma üzerine ince bir vedadır aslında bu hikaye. İnsan da öyle değil mi? Varır da son durağa, çırıl çıplak bir beden kalır yüklerinden azade. Evet insan da öyle. Hani diyor ya şair; “bahar çiçek açar dalda / ömür geçer hep bu yolda…” Bilemem geçer mi ömür hep bu yolda, bilemem istikamet temadisini. Bilemezken bunca feramın mazisini; bilirim, bilirim yorgun akşamların fikir mavisini…

Ansızın/ bir akşam/ gelir de/ ayaz

Bir akşam/ gelir de/hüzün/sessizce

Gelir de/ hüzün/ dalga gibi/ vurur

Ayaz/ sessizce/ vurur/ gönlüme


Yazarın Önceki Yazıları

Anne bi bardak su versene

Posta Kutusu

Bir Garip Adam (Şiir)

Aynı Suçsuzluğun Suç Ortakları

Dağınık (Şiir)

Sosyal Dönüşümlerin Bedeli

Sürgün Acılar