Güler Orhan, The Circle

 

Cezaevine ilk girdiğimde, tutuklandığıma üzülmekten çok, nezaretten kurtulduğuma sevindim. Koğuş arkadaşlarım, hayret etmiş. Güneşe bakıp, anlamsız kahkahalar atmalar…Durup durup şarkılar söylemeler… Pek bir mutluymuşum…

Bugün bir hafta oldu. Yüksek duvarlara, üzerlerindeki tel örgülere, biraz daha alıştım. Sabah ve akşam, sekiz sayımlarında, tek sıra halinde dizilmeyi de yadırgamıyorum artık.

İlk geldiğim gün, içimden dedim ki;

“Olacak olan, oldu artık… Burada “Evime geldiler, geliyorlar, gelecekler” endişen yok. Biraz kafa dinle…”

Aslında kafa dinlerken, kendimle alakalı, hasar tespiti yapma imkanım oldu. Yorgunluk var üzerimde, hem de öyle atılabilecek bir yorgunluk değil… Bedenimin yanında, ruhum da yorgun. Zaman beni ne çok yormuş. Hele de o,  gaybubet denen zaman dilimi… Sonra da on beş gün karanlık nezaret…

Dinleniyorum burada… Uzun saatler uyumamı da buna bağlıyorum.

Uyuyorum dediysem evimdeki gibi değil. Sabahtan başlıyor gardiyanlar bağırmaya. İşte duymamak için gözümü açmıyorum sadece…

Yaşım otuz. Bir insanın bana bağırmasını, hakaret olarak görüyorum. Ama gardiyanların burada çalışma tarzları böyle. Bağırıyorlar, alışamıyorum… Sabah sayımında bağırdılarsa, akşama kadar yüzümün gülmediği oluyor. Mektup getirip bağırıyorlar, yemek getirdiklerinde de… Sanırım alışmam lazım…

Şarkı, oldukça önemli burada. Efkar dağıtıyor. Yanında da çay. Havalandırmanın duvarına sırtını yaslıyor bir dertli ve başlıyor….

Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma

Ağladığın duyulmasın, aldırma gönül aldırma…

Beraberce mırıldanıyoruz gerisini. Bir de görebildiğimiz kadar( Dikdörtgen, demir tellerle çevrili) gökyüzüne bakıyoruz. Uçan kuş görürsek şansımıza… ve devam ediyoruz, söyleyenin sesi baskın, diğerlerimiz mırıldanarak…

Kurşun ata ata biter, yollar gide gide biter

Mahpus yata yata biter, aldırma gönül aldırma… Gönül  aldırmaaaaa….

En son söylediğimiz “Gönül aldırmaaaaa…..” da, yüksek duvarlara çarpıp geri geliyor ve efkar dakikaları sonlanıyor.

Bu şarkının cezaevinde yazıldığını biliyordum ama burada dinleyince farklı… İliklerine kadar hissetmek istiyorsun, aldırma gönül aldırma kısmını…

Arkadaşlar ilk günlerde çok ilgilendiler. Kıyafetlerim kış aylarına göre soğuğa kısıtlıydı ve yetersizdi. Yardımcı oldular. Hele on sekiz günden beri banyo yapmadığımı duyunca, bir arkadaş banyo sırasını bana verdi. Sıcak su sınırlı saatlerde verildiği için, banyo sıraya tabiydi. Arkadaşın yaptığı da, büyük fedakarlıktı.

İlk günlerde demir kapı ve pencereler, ciddi canımı sıktı. Çocukluğumdan beri demir pencere hiç görmedim. Küçükken alüminyum pencereleri hayal meyal hatırlıyorum… Sonra onları da görmedim. Banyo ve tuvaletin kapısı da demir, yarısı da paslı. Paslar o kadar fazla ki, demir kapı kabarmış. Ve biz kullanmak zorundayız.

Koğuş iki katlı. Alt kat banyo, tuvalet, mutfak. Üst kat yatakhane. Otuz metrekare civarında. On sekiz kişi kalıyoruz. Normalde on dört yatak var. Ranzalar üç katlı. Yerde yatanlar var.

Yemekler fena değil. Ama kahvaltı yetersiz. Takviye için kantinden , peynir, reçel, çay ,şeker kendimiz alıyoruz. Toplu alınan gıdaları, kişi kişi paylaştırıp ödüyoruz.

Ama suçlamaları! “Ev anneliği” olan bayanlar var. Bize fazla para harcatmıyorlar. Erzakların çoğunu onlar alıyor.

Eşim ile görüşten geldim. Karı-koca tutuklu olanları , kapalı görüş şeklinde görüştürüyorlar.

O da alışmış koğuşuna, beni merak ediyormuş.

“Sen iyi olunca, ben iyi olurum” dedi. Öyle deyince gözlerimi kaçırdım. Hapiste, kötünün iyisi bir durumdaydık işte. Eşit koşullarda olduğumuzu bilmek de iyi oluyor.

Allah, Allah…. Ellerim mi titriyor? Bu hızla atan kalbim de neyin nesi? Yüzüm de pembeleşmiş, arkadaşlar söyledi.

Yok artık, yaklaşık yedi yıldır evliyim. Eşimi gördüğüm için mi bunlar? Nasıl desem…Sanki… ilk günlerde, buluşmaya gittiğim gibi… Bir çırpıda şartlar beni yıllar öncesine mi götürdü?

Acaba eşim de yaşıyor mu aynı duyguları?

Erken kalkmış, duş almış, traş olmuş, takım elbisesiyle gelmiş görüşe… Koğuştan; iç görüşe gelmek için çıkarken, “Damat Ferit” diye bağırıp, ıslık çalmışlar arkasından.

Koğuşumuzda, mektup yazılıyor bol bol. Desenli mektup kağıtlarına ve renkli zarflara. İlk gördüğümde değişik geldi. Kesinlikle; mektup yazarsam, bu renkli kağıtları kullanmam, dedim.(Büyük konuştuğumu sonradan anlayacaktım). Mektuplar cezaevi içinde altı günde gidiyormuş. Allah’ım! Sanırım aceleci bir insan olarak, burası bana sabrı öğretecek.

Salı günü eşimin ilk mektubu geldi. Cuma günü, kapalı görüşte görüşmüştük. Demişti mektup yazdığını. Arkadaşlar söyledi, sadece Perşembe günleri iç mektup günü, eşine mektup yaz diye.

Amaaaan! Ben “naz makamındayım”, önce eşim yazsın, diyerek yollamadım.

Eşimin mektubu geldiğinde de, pişman oldum. O yine beni, duvar arasında , bir kağıt parçasıyla mutlu etmeyi başardı.

Mektupta, cezaevindeki bir hissini yazmış, şaşırdım.

“Burası; kelimelerin, cümlelerin bir nefese dönüştüğü yer”

İki cümle ile, gönül sarayımı, yine fethetti;

“Koğuşun neşesi olmuşsundur, eminim…”

“Evimin neşesi olduğun gibi…”


Yazarın Önceki Yazıları

Özgürlüğe Veda

Gaziler Günü

Esaret Yolunda

O Razıysa

Bir Aşk Hikayesi

Sevda Türküsü (Şiir)

Bu Hayatta İmtihanlar da Var

Gözlerini Al Yerden

Kabak Tatlısı

Gitti Gül, Gitti Bülbül!

Yasemin

Mektup

1 COMMENT

  1. Bu anılar her ne kadar yüreğimizi titretse de iyi ki yazıyorsunuz bunları tarihe birer armağan gibi. Yüreğinize kaleminize sağlık. Ne olur hiç bırakmayın yazmayı. Orada yaşadığınız her duygu fırtınası, aklınızdan geçen her düşünce, tüm hissiyatınız ve her ayrıntı çok ama çok önemli. Rabbim tüm kardeşlerimize en kısa zamanda tahliye olup sizin gibi hatıralarını sevdiklerine anlatabilmeyi nasip etsin ve hiç bir masuma bir daha cezaevi hatırası yazdırtmasın

Comments are closed.