Farzımuhal, The Circle

nâme’ilk

-vakti kahrın gönlü güzellerine

sana bu mektubu ruhumun yüzbirinci koğuşundan yazıyorum.

“sen” derken sana tekabül eden yüzbinlerce “sen”lere sesleniyorum.

sözcüklerimin kahrı öyle bir yoğunlukta ki,

bu mektubun zerresi tüm “sen”lere ayrı ayrı düştüğünde,

geriye yine aynı yoğunluk kalıyor,

“sen”için.

tarifi zor bir susuzluk ortasında vaha düşler gibiyim.

dudaklarım sahra çatlağı …

ikilemin sustuğu yerdeyim, bu yüzden gülbahçe umut.

düşlerimle değil susuzluğumla memnunum.

şikayet yok,

bağıl ferahlığı parmaklıklar arkasında yakalamışsın,

haydi umutsuzluğu yakalım.

kakülünü koklayalım azat yılkıların,

hesabını düzleyelim artık yılların.

ne de olsa vaktimiz bol bir anlamda.

kum saati yoldaşlarıyız mekanın ne önemi var?

oduncu gömleğimi g/özlüyorum,

yıllar öncesine takılmış şehla bakışlarımla.

soğuğu,karakışı,ayazı…”Gök mavi yer beyazı” özlüyorum.

hatırlarmısın daha önce de söylediğim gibi,

“artık daha sıcak şehirlerde daha fazla üşüyorum.”

tutunamıyorum çocukluğumun halatına,

süratle toprağa/beton zemine doğru düşüyorum.

yutkunamıyorum özlemi bir noktadan sonra,

bağışla beni.

farkındayım kendimden çok bahsettim,

lakin anlamışsındır aslında,

ben “biz”leri anlatıyorum.

neyse

nasılsın?

Farzımuhal

Nâme’iki

Mektubuma cevap diye üç damla yaş göndermişsin.

bir dipsiz bakış,

bir süveyda kaos,

ki arka planına işlediğin gülümsemeyi koklayabiliyorum.

kotarabildiğim kadarıyla bu cılız ruhumla,

seni anlamaya gayrete azimliyim.

sanma ki talimliyim,

cesaretim için talihliyim belki.

çağ yangınında yananı serinletmek zordur bilirim.

gün yanığı geçer de çağ yanığı hep bir sızı bırakır,

yaktığı ruhun zifiri hücresinde.

sanırım bir tür immün sistemi vazifesi vekaleten,

belki de bundan yalnızlığı en yalın anlamıyla kucaklıyorsun,

gamzelerinde müstehzi misillemelerle.

direncine hayranım,

hayranım direncine.

hani titremiş ama üşümemiştin eksi kırkbeşinde soğuğun,

terlemiş ama beklemiştin artı kırkbeşinde sıcağın,

“bana ne “ leri ve bahaneleri müebbetle sınamıştın,

söz dağarcığındaki billur kulede.

senin olduğun yerde hep bir eksikti yeis,

bir fazlaydı umut.

“yap ve unut” derdin gece hummalarında kendine.

bir yetim kimsesizliğinde girerken kalabalıklar ortasında,

yeni yıllara.

bugün senden çok bahsettim.

kızarsın şimdi,

gökyüzüne bak.

en parlak yıldızı bul,

ona astım selamımı say,

hicranımı kokla.

lakin sen cevabında aracı kullanma.

dua et,

ülkem ve yarınlar için,

yeter.

muhayyel dudaklarla.

Farzımuhal

nâme’üç

bugün seni  özlememek çok güç.

telaşımdan anlamışsındır.

yatak döşek ayrılığım artık,

beynimde aritmik titremeler,

göz bebeklerimde uranyumla zenginleştirilmiş hüzün,

umutsuzum sanıyorsan yanılıyorsun.

yorgunum azıcık.

aczime ver.

kırlangıçların suskunluğuna,

havanın pusuna,

gecenin zulasına sakladığım çığlıklarıma ver …

burnumda kesif nem kokusu.

damarlarımda serum tortusu,

telaşım biraz da seni görememek korkusu,

bir açık görüş düşünde.

korkularıma ver bu mektubun çalakalem oluşunu,

ulaşmama ihtimali bu mektubun kurşuni kabusu.

üşüyor musun sen de..

mağlup musun bir kuşun özgürlük ötüşüne.

gömleğimin ütüsünü düşünüyorsundur sen şimdi,

ben de senin varoluşsal yolculuğunu,

üşüyorum ben de..

hasretim gözyaşınla yıkanmış müstehzi gülüşüne.

ben her yorulduğumda sen gül,

sen her  güldüğünde  ben yorgun olayım.

her kuraklığımda sen dökül,

bir çağlayan gibi üzerime.

ben kuraklığımı bileyim,

sen her döküldüğünde üzerime.

ben sensiz eğretiyim,

bu tekinsiz memleketin caddelerine.

hoşçakal..

Farzımuhal

name’çar

kalem naçar yazıyor işte

selam bahar soluyan,

çelimsiz soruları yasakladıysam kalemime.

üşümeyi kendime sakladım bilesin.

sıcak kentlerin kahverengisinde,

bir fincan kahve kokusu bile lükstür ikimize.

zaten beceremeyiz ,heyecanlanırız,

dökeriz tüm kahveyi ve kahverengiyi,

memleket kokulu elbisemizin üzerine.

yine dua mıdır gecen,

baba mıdır günün,

anne midir yarım kalan hecen.

dur ağlama hemen.

daha kırlangıçlar var bize selam borçlu olan,

hüzn’aver kırlangıçlar.

hani astıma yakalandığımız bir gurbet akşamında,

yüreğimizin sıkıştığı, gönlümüzün daraldığı o anda.

yaren olduğumuz kırlangıçlar,

birbirimizden çok uzak olmanın sembolü,

birbirimize çok yakın olmanın sırdaşı kırlangıçlar.

İşte onlar terk etmedikçe,

ben umutsuz olmayı süresiz yasaklıyorum kendime.

sana gelince, sen baharsın,

bahar soluyansın,

neşideler okuyansın terkedilmiş kentlerimizin,

henüz fark edilmemiş gönlü güzellerine.

sana gelince sen ümitsin diyorum.

yoksa ağlıyor musun?

ağlama,

kırlangıç olmak bana düşer,

şehla gözlerinin kahverengi göğünde.

bir inci tanesi olup göğsünde,

saklanmayı da bilirim.

yasaklanmayı da bilirim bir sürgün türküsü gibi.

varlığından güç alıp,

soluklanmayı da bilirim.

süresiz bir eylemin orta yerinde.

ah bahar soluyan,

sen ve ben ikiden çoğuz.

memleket kadar varız,

bu şiirdeki umut kadar yoğuz.

kendine iyi bak bahar soluyan,

neşideler okuyan terkedilmiş kentlerin,

fark edilmemiş gönlü güzellerine.

kendine iyi bak..

bir de mektup yazmaktan yorulan ellerine.

Farzımuhal