Atanur Akat, The Circle

Devlet nedir?

“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık[1]” veya “niteliklerinden biri bazen egemenlik kavramıyla dile getirilen bir toplumu oluşturan insan bireylerinin üzerinde ve onlardan üstün bir varlık[2]” günümüzdeki devlet tanımlarındandır.   Franz Oppenheimer “Devlet “adlı eserinde fetih kuramını oluşturarak,  “hareketli çoban  toplumların yerleşik tarımcı toplumları yenilgiye uğratıp haraç almalarını ve bu haraca araç olarak da devlet adlı örgütü oluşturduklarını[3]”  söyler. Oppenheimer: Devlet:  Platon’da “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan” iken,  Aristoteles’te “doğal bir oluşum”  Ancillon’da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan,  Hobbes ’da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Spinoza ve Locke da toplum sözleşmesinin sonucu, Fichte’de saf insan amacının yüce aracı, Schelling’de mutlak olan,  Hegel’de tüzel irade olarak ahlaksal tin, Cicero’da hukukun sonucu olarak betimlenir.” der.[4] Franz Oppenheimer bunlara karşı çıkarak egemenlik aracı olarak devleti anlatır.

Antik Çağlarda Devlet ve  Felsefesi

Antik çağlarda özelikle Eflatun döneminde Atina diğer bir polis (şehir devleti olan) Sparta ile sürekli savaş halinde idi. Bu savaş döneminde yenilgilere uğrayan Atinalılar artık savaştan bıkmış ve yorgun düşmüşlerdi. Bu durum sürekli anarşi ve kaos yaratıyordu. O dönemler 23 yaşında olan Eflatun’un dünya görüşü bu kaos ve karmaşadan çok etkilendi. Sonraki zamanlarda askeri birlikler içinde yer alan 30 kişilik bir cunta iktidara el koydu. Bu otuz kişi sonrasında otuz tiran olarak adlandırılmaya başlandı. Bu otuz tiran halka sürekli zulmediyor, özgürlüklerini kısıtlıyorlardı. Hatta Eflatun’un hocası Sokrates bu dönemde ölüme mahkûm edildi. Demokrasinin çok sınırlı uygulandığı bu dönemde Eflatun’un hiç bir şekilde demokrasiye güveni kalmadı. Ayak takımının iktidarı olarak gördüğü bu yönetim ona göre bir tür kitlenin tiranlığıdır. Gücü ele alanlar  halkın geri kalanına zulm ediyorlardı. Eflatun bu dönemde liderlikle ilgili eleştirilerini ortaya koyarken; liderliği halkın tek bir popüler şahsa yönelip onu yüceltmesi olarak görüyordu. Bu tür liderlikler tiranlığın  oluşmasına neden oluyordu. Hatta Eflatun; tiranın ilk kez ortaya koruyucu kisvesinde çıkarak halkın desteğini yanına aldığını ve sonrasında o güç ile kendi halkına zulmetmeye başladığını savunurdu.

Bu nedenle Eflatun’a göre iktidarı elinde tutan zümrenin üstün ahlaki değerlere, bilgiye ve kavrayışa sahip olması gerekliydi. Cesaret, erdem ve ahlak gibi değişmez kıstaslara idealar adını veren Eflatun, bu ideaların iktidarı elinde bulunduran zümrede olması gerektiğini savunurdu. Bu zümreye koruyucular adını veren Eflatun’a göre; koruyucular sınıfına giren biri için kurallar çok katı ve değişmez olmalıydı. Bu kurallara göre koruyucular varlıklı olamaz ve en az düzeyde özel mülkiyete sahip olmaları gerekirdi. Öte yandan Aristo’ya göre ise siyaset bilimci bahçıvan gibi olmalıydı. Bu bahçıvanın insanoğlunu geliştirmesi için onların gerekli koşullara sahip olmasını beklemesi gerekliydi. İnsanı siyasi bir hayvan olarak gören Aristo, kendi döneminde 160 şehir devletinin yönetimsel sistemi üzerine araştırmalar yapmış, siyaset felsefesinin temellerini oluşturacak dataları toplayarak bu yönetimleri çeşitli sınıflandırmalara ayırmıştı. Bu şehir devletlerinin bir çoğunun Atinavâri demokrasi veya oligarşiye sahip olduğunu gördü. Aristo’ya göre devlet, asıl icraatlar için var olmalıydı, yöneticiler de bunun için uygun koşulları yaratmalıydı. Bazılarının yönetip diğerlerinin yönetildiği bir durum zorunlu değil en uygun olanıydı. Çünkü bazıları doğuştan iktidara, bazıları da boyun eğmeye yazgılı idi. Çicero döneminde ise imparatorlukların güçlü orduları ve güçlü liderleri olan komutanları vardı. Bu komutanlar güçlerini kontrolsüz bir şekilde kullanmaya başlıyorlardı.

Bu kişiler hali hazırdaki siyasi sistem için fazlaca büyüktüler. Çicero bu generalleri cumhuriyete tehdit olarak görüyordu.Bu yüksek karakter ve dehaya sahip kişiler bile liderlikleri dönemlerinde tatmin edilemez hükmetme arzusuna sahiplerdi. Bu durum halkına zulmedilmesine ve adaletsizliklere neden oluyordu. Oysa Çicero, devleti özel mülkün bekçisi olarak görüyor ve onun doğal hukuk kuralları üzerine kurulması gerektiğine inanıyordu. Adalet herkes için aynı olmalıydı ve artık bizi ilgilendiren şey kişisel iktidarlar değil oyunun kurallarının belirlenmesiydi. Bu; şahsın, zümrenin ya da grubun kutsanması yerine sistemin kutsanmasının zeminini oluşturmakta idi. Diğer taraftan Aziz Augustin’e göre, Hristiyanlık başlangıçta cahil kişilerin işi idi. Sonraları antik Yunan felsefesine hakim bir papaz ile tanışarak koyu bir Hristiyan olan Aziz Augustin’e göre insanoğlu düşmüştü, artık onu dünyevi kurallarla düştüğü yerden çıkarmak zordu. O yüzden Tanrı’nın inayetine ihtiyaç vardı. Dünyevi kurallar ve sistemler bir kurtuluş yolu sunmamakta idi. Politika; insanlığın hayrına giden bir yol değil, tarih boyu sukûnet ve düzeni sağlamak için kullanılan bir araçtı. Dünyevî bir iktidar, bir tür hükûmet  bir araçtı, nihai amaç değildi. İktidarın amacı şerle dolu bir dünyada düzenin sağlanması idi. Asıl amaç Tanrı devleti ve ilahi bir amaçtı. Ve liderlerin bu ilahi amaç için mücadele etmeleri gerektiğine inanmakta idi. Bir sonraki yazımızda İslamiyette devlet anlayışını ele alacağız.

KAYNAKCA


[1] Türk Dil Kurumu sözlüğü, 2005, s.514

[2] Henri J.M.Claessen- Peter Skalnik, Erken Devlet, İmge Yay, s. 4

[3] Franz Oppenheimer, Devlet, Phoenix Yay, s.46

[4] Franz Oppenheimer, Devlet, Phoenix Yay, s.29

1 COMMENT

Comments are closed.