Ahmet Halim, The Circle

        Bu dönemin acı yönleriyle hatırlanacağı, romanlara, filmlere ve belgesellere konu edileceği o kadar çok hikâyesi var ki, anlatılsa ciltlere sığmaz. Dışardan izleyen değil, içinde bulunma şerefine nâil olmanın bedelleri oldu elbette. İşte bunlardan biri de, önceden sadece bir kaç örneğine şahit olduğumuz ancak bu dönemde “normal” hale gelen “garib olarak ölmek”. Bu yazı vesilesiyle anlatmaya çalışacağım rahmetli babaannem, nice oğulsuz  anne-baba ya da anne babasız uğurlanan evlat cenazeleri adına bir temsili ifade ediyor aynı zamanda.

        Seksen küsur yaşında vefat eden rahmetli babaannem, ömrünün yaklaşık son altı ayını hasta vaziyette, yatalak olarak geçirdi. Kıymet bilen evlatları, gelinleri, damatları bakımını, ilgilerini esirgemedi. Ama eksik olan iki şey vardı. Ve ikisi de uzun süredir derdest edilmiş halde gurbetti. Biri, annesine çok düşkün olan amcam, diğeri de o amcamın oğlu. Biri hicret diyarında sürgündeydi, diğeri cezaevinde. Ve hasretlikleri neredeyse bir buçuk yıldır devam etmekteydi. Üç kelimeyle kolayca ifade edebildiğim bu süreyi, gelin bir de onların cefakâr eşlerine, evlatlarına ve vefatına aylar kala konuşma yetisini de kaybeden babaanneme sorun.

        Gurbette olmam nedeniyle vefatından üç ay önce görebildiğim rahmetli, bu hasretlerini sadece gözyaşlarıyla anlatabiliyordu. Dili dönse, belki telefonda oğluna “senden razıyım” da diyecekti, çok sevdiği torununa “hakkım helal olsun” da. Ama olmadı. Kader, vuslat bayramını başka bir bahara erteledi. Daha temmuz fırtınası gelmeden yitirdiğimiz babaannemi, oğulsuz ve torununa hasret uğurladık Rahmet-i Rahmana. Bir evlat için, canı kadar sevdiği annesinin son nefesinde yanında olamamak, tabutuna omuz verememek ve duasına âmin diyememek nedir bilmezdik. Bunu, amcamın binlerce kilometre uzaktan izlediği cenaze görüntüleriyle öğrendik. Elleri zincirli getirilip namazda bile çözülmeyeceğini, çocuklarının yaklaşmasına izin verilmeden geri götürüleceğini bildiğimiz amcaoğluma yürekler dayanmaz diye haber bile veremedik. Cenazeyi amcam yerine başkaları omuzladı o gün. Tekbirlere onlar eşlik etti ve onu oğlu adına toprağa verdiler sessizce. Akan gözyaşları babaannem için olduğu kadar, kaderin bu cilvesi içindi aynı zamanda. Anneyle oğulun mezarlıkta bile buluşmasına izin verilmeyişine idi.

        Sonradan üç torunu daha aynı akıbeti paylaşacak olan babaannemin, o günleri görmeden aramızdan ayrılması bir yönüyle rahmet oldu belki de. “Rabbin rızası peşindeyim” derken göze alınan bir fedakârlığın adıydı bu acı. Hem evladın çektiği hem de tüm yakınlarının. Derdi veren sabır gücünü vermeseydi o gün, hangi yürek dayanırdı ki buna?

        Babaannem gibi niceleri garib yaşadılar son günlerini ve garib olarak uğurlandılar yolculuklarına. Kimse görmese de Basîr olan, başkası duymasa da Semî olan vardı ya, bu her şeye yeterdi aslında. Bu yoldaki yalnızlık, garibliğin kaderiydi. Yeter ki O, razı olsundu, çekilen her şey O’nun uğrunda değerliydi. “Gariblere müjdeler olsun” muştusunun sahibi, vefa ve rahmet Peygamberinin (sav), gariblerine sahip çıkacağı ve Rabbimin sonsuz şefkatiyle, hasret ateşini huzurunda dindireceği ümidi teselli ediyor hepimizi.


Yazarın Önceki Yazıları

İki Damla Kan Damlar Yüreğimize

Hey Gidi Bugünler

Derdin Dermanı Ne Olabilir?