Cafer Tayyar Kala, The Circle

Engin Sezen Bey “The Circle için misafir kalem olur musunuz” dediğinde ne yazayım dedim?

“Serbest yazabilirsiniz ama ilk gözağrım Ottawa’yı bir de sizden dinlemek isterim” dedi.

Bu yazıda, Ottawa özelinde Kanada’yı anlatmaya çalışacağım.

13 Haziran 2016’da bir bavulla çıktım yola. Neden Kanada ve neden Ottawa derseniz 17 yıldır bu ülkede yaşayan kuzenimden dolayı derim. Evet, bir gazeteci olarak çok sayıda ülkeye gittim; ama bunlar iş gezileri olduğundan belirlenen programın dışına çıkıp da o ülkeleri gezme görme imkanına sahip olamadım maalesef. Aslında, aklımda 4-5 yıl yurtdışında, özellikle Amerika’da yaşamak düşüncesi hep vardı. Bu duam kabul oldu, ama 15 Temmuz  bütün hayal ve planlarıma bir cam kırığı gibi saplanıverdi. Bütün planlarım da çöpe gitti. Yaşanan insanlık dramları sonrasında ne kadar motive olunursa ben de işte o kadar olabiliyorum.

Şu an akademik İngilizce eğitimi alıyorum. Onun dışında da pek bir şey yapmıyorum doğrusu. Bir kaç arkadaş küçük çaplı kimi işler yapıyor olsak da, hal-i hazırda henüz bir düzene oturtabilmiş değiliz bu işleri.

Aklımızın yarısı Türkiye’de diğer yarısı ise burada. O yarım akılla dil eğitimini tamamlamayı, Kanada’ya adapte olmayı ve iş hayatımızı düzene oturtmayı planlıyoruz. İşte o yarım akılla görebildiklerimi, izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım, olduğu kadar.

Bir gazeteci olarak iyi gözlem yeteneğine sahip olduğumu, detayları farkedebildiğimi söylesem umarım ukalalık yapmış olmam. Henüz hayata tam giremedigimden izlenim ve gözlemlerimde mutlaka eksik noktalar da olacaktır.

Öncelikle burada geldiğimiz günden beri insanlık dersi alıyoruz. Bu satırları kesinlikle zor günlerimizde bize kucak açan bu ülke insanına bir minnet duygusu altında yazıyor değilim. Kanada insanını bir cümle ile tarif eder misin deseler, zarif ve kibar insanlar olarak tanımlarım. Disiplinli, kurallara riayet eden, insana, çevreye, hayvana saygılı bir toplum görüyorum karşımda. Kimle beraber yaşıyorlarsa, onun hakkına riayet ediyorlar. İçiçe yaşadıkları çevreye saygılı davranıyor onu bozacak her hareketten kaçınıyorlar. Aynı durum hayvanlar için de geçerli. Hayvanlara kesinlikle hor davranmıyor, doğal yaşam alanlarına müdahale etmiyorlar. Şehrin içindeki göllerde yaşayan kazlar için uyarı yazısı yazmıslar ‘lütfen kazlara yiyecek atmayın onları beslemeyin” diye. Uzun yıllardır Kanada’da yaşayan bir arkadaşa neden ki dedim, “şayet insanlardan birsey almaya alışırlarsa doğuştan gelen avlanma özelliklerini kaybederler ve ayrıca verilen gıdalardan zehirlenebilirler” dedi.

Ottawa’nın tam ortasından nehir geçiyor ve pırıl pırıl. Burada çalısan mühendis bir arkadaş anlattı. “Nehre bırakılan atık sular bir kaç defa arıtmadan geçiriliyor ve nehre bırakılırken balıkların geçiş istikametini bozmayacak şekilde ayarlanıyor’’ dedi. Yani balıklar nehrin 5 metre derinliğinden geçiyorsa, su onları rahatsız etmeyecek bir derinlikte ve hızda akıtılıyor. Bunlar malesef bize çok uzak örnekler. Burada sadece insanlar degil hayvanlar da ayrı bir sakin. Dısarıdan ne bir kopek havlaması ya da herhangı bir hayvan sesi duymanız nerdeyse imkansiz. Bu konuda uzman değilim ama artık hayvanların insanların karekterlerinden yaşam biçiminden etkilendiğini düşünür oldum. Siz onlara sakin ve sevecen davrandığınız müddetçe onlara da yansıyor demek ki. Göl kenarlarında kaz sürüleri var ama insanlardan ürkmuyor kaçışmıyor. Uzun süre bu coğrafyada yaşayanlar bu anlattıklarımı garipseyebilirler belki ama geldiğimden beri fazlasıyla dikkatimi cekti bu durum. Yine bir yaz günü pikniğe gitmiştik, hemen yanı başımızda göl kenarında su yılanı belirdi. Normalde bir taş alıp atmamız gerekiyordu ama kimse karışmadı. Neden sonra bir görevli gelip uyarı levhası koydu ve yılan o bölgeden ayrılana kadar orada durup o su yılanı hakkında bize bilgi verdi. Sanki o da tüm anlatılanları dinliyormuşçasına hiç kımıldamadı.

Bu kez hayatın içinden başka bir örnek vereyim:

İki arkadas şehir merkezinde bir bankta otururuken iki kolu ve belden aşağısı olmayan orta yaşlı birini  kaykay üzerinde gördük. Önce inananamdım. Hatta yanına kadar gittim 2 kisiyle sohbet ediyordu. Sonra o olmayan el ve ayaklarına rağmen – belden aşağısına huniye benzer birşey bağlanmıştı ve o huniyi kaykay sürmede kullanıyordu-  kaykayıyla kaldırımlardan ok gibi kayıp gitti. Düşse kaldıranı olmayacaktı. Sonra arkadasla birbirirmize baktık ve bir fotograf bile çekmediğimizi fark ettik. Hemen ardından koştum ama bulamadım. Düşünün, iki kolu ve belden aşağısı olmayan biri, şehrin sokaklarında kaykay kullanabiliyor, o haliyle evden çıkıp otobüse biniyor ve şehrin en kalabalık noktasında yolda ve kaldırımda dolaşabiliyor. Şehir bu kadar düzenli işte. Engelliler burada kimsenin yardımını almadan hep hayatın içinde, otobüste, parkta, sokakta, alış veriş merkezinde. Dünya’nın başka bir yerinde engelliler bu kadar hayatın içinde mi bilmiyorum. Dışarıda o kadar çok varlar ki sanırsınız dünyada en fazla engelli nüfusu bu şehirde. Bir gün işlerim rayına girdiğinde sırf bu yönüyle bu şehrin belgeselini yapmak isterim.

İnsanlar erken yatıp erken başlıyor hayata. Bazı aksamlar 22:00-23:00 gibi dolaşmaya çıkıyoruz. Evlerin lambaları kapanmış ve insanlar uykuya dalmış oluyor 14. Kattaki evimizden sabahın erken saatlerinde dışarıya baktığımızda tam karsımızdaki Tim Horton’s’ta -buranın star bucks’ı” araç kuyruklarını görüyoruz. Sabah 5 gibi kalkıp hayata erken başlıyorlar. 22 aydır buradayım, yüzlerce kez kurumlarda ve devlette çalısanlarla muhatap oldum bir tane yüzü asık kişi görmedim. Her kim ne iş yapıyorsa gayet mutlu görünüyor. En azından mutsuzluğunu işine yansıtmıyor.

Biraz da bizden bahsedeyim. Türkiye’den ayrılmak zorunda olanlardan.

Hepsi iyi yetişmiş insanlar, burada ya taksi şöförlüğü, ya temizlik işleri, ya da pizza dağıtımı yapıyorlar. Milyon dolarlık işadamından, doktoruna, gazetecisinden öğretmenine kadar her meslekten insan var. Hepsinin hikayesi ayrı dramatik. İçlerinden birini al filmini çek holywood filmlerine taş çıkartır, o derece. Türkiye’ye dair herşeyi çok özlüyorum, dostlarımı, ailemi, herşeyi.. En cok da bir Antakyalı olarak künefeyi.

Türkiye ye yarın dönecek gibi kalbim heyecan içindeyken, bir diğer yanımsa olur Allah emanetini burada alırsa mezarım burada olsun diyecek kadar da buralı görüyorum kendimi. En zor günlerimizde binlerce insana huzur yuvası olan Kanada’ya minnet borcumuz çok fazla. Bu borcumuzu da ödemek için sabırsızlanıyorum.

Hayatımı Kanada öncesi ve sonrası diye ikiye ayırıyorum. Burası bana her anlamda çok sey kattı, katmaya da devam ediyor. Bu tecrübelerim olmasaydı hayatımda manen, fikren, ruhen çok eksik yanım olurdu. Bir yerde sanki bendeki eksik noktaları tamamlanıyor burada.

Parliament Hill in Ottawa, Ont. (Natalia Pushchina/Shutterstock)

Dünya’nın en yaşanılır ilk 10 şehri arasına koyabilirim Ottawa’yı. Tertemiz nehir ve gölleri, masallardaki kadar düzenli mahalleleriyle Ottawa yeşil mi yeşil bir şehir. Yazın yüzdüğünüz nehirde kışın buzda balık tutabiliyor, şehrin ortasından geçen kanalda buz pateni yapabiliyorsunuz.

Peki hiç mi eksi yönü yok bu şehrin?

Olmaz olur mu? Kış soğuğuna alışamadım hala. En az 4 ay kar var yerde. Bazen -30’ları aşan soğuğu da cabası. Bir kaç ay önce 300 metre ilerideki markete giderken soğuktan gözlerim yaşardı. O gözyaşları buz tutarak göz kapaklarıma yapıştı.

Ekonomik olarak, iş sahası olarak  oldukça kısır bir şehir başkent Ottawa. Kanada’ya alışma, bu kültürü tanıma adına bir süreliğine yaşanabilir belki, ama daha sonra Toronto ve Vancouver gibi daha büyük şehirlere gidilebilir. Hani biz de bir adet vardır -baska ülkede var mı bilmiyorum-  gittiğimiz ülkeyi kendi memleketimizle kıyaslarız hep. Toronto Türkiye’nin İstanbul’u, başkent Ottawa ise bir Ankara değil belki, ama Türkiye’nin ortalama büyüklükteki bir büyükşehri. Kıta ülkesinin nüfusu 37 milyon. Coğrafi olarak Türkiye’nin 14-15 katı, bir ucundan diğer ucuna 8 saat uçakla gidebiliyorsunuz. Ancak ülkenin büyük bölümü insan yaşamı açısından elverişli değil. Dolayısıyla nüfusun çoğu ABD sınırında yoğunlaşmıs durumda.

Ülke nüfusunu arttırmak için her yıl ortalama 250 bin göçmen alıyorlar. Dünya genelinde hatırı sayılır bir ülke olmak için iyi ekonomi yeterli değil. 100 milyon civarında bir nüfusa da sahip olmak gerekiyor.

Yeni kıtanın genç ülkesi Kanada, 151 yaşında, böyle olunca tarihi eserlere rastlayamıyorsunuz. İngilizce ve Fransızcanın resmi dil olduğu ülkede Asya’dan, Orta Dogu’dan, Afrika ve Güney Amerika’dan insanlarla aynı okulda okuyor, degisik kültürleri tanıma imkanına sahip oluyorsunuz. Kanada’da ciddi bir Çin ve Hindistan nüfusu göze çarpıyor. Ve yazmadan geçemeyeceğim önemli bir nokta da ülke eğitimi. Belki üniversite eğitiminde ABD’nin gerisinde olabilir ama Dünya’nin en iyi 100 üniversitesi arasinda 4 Kanada üniversitesi var. Orta ve lise eğitiminde ise Dünya’da ilk 7’de. Kanada’ya bu noktada talep giderek artıyor. Orta öğretim için Kanada’nın iyi bir tercih olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her aşamada eğitim ciddi olarak ele alınıyor. Bir de akademik boyuta geçince ciddiyet bir kat daha artıyor. Bir önceki akademik İngilizce seviyesinde 3.5 ayda 3 dersten 30 değerlendirme sınavı olduk.  Eğitim iyi olunca bunun ekonomiye yansıması kaçınılmaz. Ülkenin sağlam bir ekonomisi var. Yalnız ekonomik sistemini çok iyi anlayabilmis değilim. Liberal ekonomi politikası var desem değil,  kapitalizm desem o da değil. Serbest ticaret var ama sanki bir el üstten kontrol ediyor gibi. Kanada zengin bir sosyalist ülke görünümü veriyor. Bu nokta uzmanlık alanım olmadığından sözü fazla uzatmayayım. Benimkisi sadece küçük bir izlenim diyerek bu konuyu notalayayım.

Yaklaşık 2 yıldır bu ülkedeyim. 3. Ramazanım ve kısmet olursa 5. bayramım olacak. Gurbettekiler olarak iç dünyamızda bazen güneş açıyor, bazense fırtınalar kopuyor. Bazen ise 4 mevsimi aynı günde yaşıyoruz. Hayata pozitif yönleriyle bakmaya çalışıyorum. Yaşamak için her zaman bir ‘neden’ vardır diyerek yazımı Friedrich Nietzsche’nin şu sözüyle noktalıyorum; “Yaşamak için bir “Neden”i olan, her türlü “Nasıl”a dayanabilir.”