İsmail Tutar, The Circle

İnsanlık olarak tarih sahnesine çıktığımız günden beri O’na karşı nihayetsiz bir meydan okuma çabası içerisindeyiz. Ben adına Tanrı diyorum ama inanmıyorsanız O’nu kozmik denge olarak da adlandırabilirsiniz. Aslında var etmede O’nu yenemeyeceğimizi çok iyi biliyoruz. Örneğin, O’nun müjdelediği kelime Meryem’in rahminde İsa’ya dönüşürken, en usta kalemlerimizden dökülen ifadeler bile kâğıtlara ruh üflemekte aciz kalıyor. Ne var ki, acziyetimizi kabul etmek ve kainatla uyum içinde yaşamak yerine, O’nun yaratmış olduğu güzellikleri hoyratça ve insafsızca yok ederek O’na meydan okumaya devam ediyoruz. Üstelik yok etme eylemini ulvi amaçlar için yaptığımıza kendimizi inandırıyor ve tarih terazisinin bir kefesindeki cehalet ve vahşetimizi, nihayetsiz bir cüret ile dengelemeye çalışıyoruz: Mensubu olduğumuz millet ya da din için sürekli olarak ölüyoruz, öldürüyoruz ve daha da acısı, üzerinden bir asır bile geçse bizden addettiğimiz insanların işledikleri günahları savunarak, zihinlerimizde tekrar tekrar ölmeye ve öldürmeye devam ediyoruz.

Falih Rıfkı, Ateş ve Güneş adlı kitabında “Bir kalem, tüfek namlusu gibi, istenilen yöne karşı kullanılamaz” der. Bir gözlemin değil de dileğin ifadesi olsa gerek. Çünkü biliyoruz ki insanların çok az bir kısmı, haiz oldukları aidiyetleri karşılarına alan bir tutum takınabilirler. Örneğin, Kerbela gibi feci, sürekli bir ümitsizlik hikayesi olan seferberlik günlerini anlatan yazıların çoğu abartılı ve sıradan savaş menkıbeleridir. Çok az yazar, Falih Rıfkı gibi savaştaki kahramanlığı, korkaklığı, biti, sıtmayı, tifüsü, sefaleti, vahşeti ve izzeti olduğu gibi anlatabilmiştir. Merak ediyorum, Zeytindağı kitabında hikaye ettiği, Cihan Harbi sonrası tren istasyonunda gelene geçene “Ahmed’imi gördünüz mü?” diye soran anaya, Ahmed’ini kumarda kaybettiğimiz gerçeğini birileri söyleyebilseydi, bugün kendi isteğimizle girdiğimiz ve üstelik kaybettiğimiz Çanakkale Savaşı’nı her yıl gittikçe artan bir dozda “kutluyor” olur muyduk? Muhtemelen hayır. Osmanlı’nın son döneminde bize yapılanları ve bizim diğerlerine reva gördüklerimizi, yalana, abartıya ya da tevile ihtiyaç duymadan yeniden değerlendirip gelecekte benzer acıların yaşanmaması için dersler çıkarabilirdik. Şehit olmak, vatan ve millet için kendini feda etmek gibi hep ölüm ve yokluk kokan yarı nihilist bir anlayışla çocuklarımızı yetiştirmek yerine onların barış, huzur ve refah rüyaları görmelerini sağlayabilirdik.  Yapamadık. Yalanın şarkta ayıp olmadığı gerçeğini kanıksamakla kalmadık, gururla yeni yalanlar söyledik ve söylemeyenleri ihanetle suçladık.

Son yüz elli yıla baktığım zaman, biz Türkleri diğer milletlerden ayıran en önemli farkın, milliyetçiliği içinde zamanın olmadığı üç boyutlu bir evrende yaşamamız olduğunu düşünüyorum. Elbette milliyetçilik dünyanın hemen her yerinde sürreal ve romantik bir düşüncedir; geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman kavramları yer yer birbiri içine girer ama her birinin ayrı bir anlamı vardır. Örneğin, bir Amerikan milliyetçisi, milletinin istisnai olduğuna ne kadar inanırsa inansın, ulusal marşını söylerken atalarının İngilizlerin insafsızca bombaladığı Boston’da gururla göndere çektikleri bayrağı ne kadar gözünün önüne getirirse getirsin, aynı atalarının siyahileri köleleştirdiğini ve yerlileri katlettiğini inkar etmez ve bugünkü problemlerinin çözümünü geçmişte aramaz. Çünkü Amerikan milliyetçiliği 1800’lerde saplanıp kalmamış, son iki yüzyıldaki olaylardan dersler çıkararak kendini geliştirmeyi başarmıştır. Bizde durum daha farklıdır. Ortalama bir Türk milliyetçisi geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek kavramlarını ayrı ayrı algılamaz, hepsini birden yaşar, bugün karşılaştığı problemlerin çözümünü kah Diriliş Ertuğrul’da kah Payitaht Abdülhamid’de arar ve daha da acısı aradığını bulur. Bulunduğumuz noktadan nasıl çıkacağımızı bilmiyorum. Ama eğer bir çıkış yolu varsa, bunun geçmişte bize benzer şekilde akıl tutulmasına duçar olmuş diğer milletlerin hikayelerini okumaktan ve onlardan ders çıkarmaktan geçtiğini düşünüyorum.

Falih Rıfkı, savaşın sonuna doğru, Enverland’ın diğer büyük şeflerinden Cemal Paşa’nın Almanya seyahatine eşlik eder. Bu seyahat esnasında Flandre (Belçika) Cephesi’ni iki gün adım adım gezer ve bu anılarını Zeytindağı kitabında bizlerle paylaşır. Yazarın gözlemlerinin özeti şudur: Almanya aç, Avusturya bitkindir ve Osmanlı ile birlikte batmaktadırlar. İnsan bu satırları okuyunca düşünmeden edemez; sanayileşmesini tamamlamış, Avrupa’nın en büyük ekonomisi haline gelmiş ve daha önemlisi, dünya çapında filozoflar, sanatçılar ve bilim adamları yetiştirmiş olan Almanya’da neden kimse akıbeti görememiş ve savaşa karşı sesini yükseltmemiştir? Burada bir konuyu açıklığa kavuşturayım. Dünya Savaşı’nın bütün vebalini, Almanya’nın başını çektiği ittifak devletlerinin boynuna takmak, hakkaniyetli olmaz. Uluslararası ilişkiler, mutlak haklı ve haksızın olmadığı bir alandır. Özellikle savaş karşılıklı işlenen bir günahtır ve bu günahtan bütün halk kesimleri sorumlulukları ve kamuoyunu etkileme güçleri ölçüsünde pay alırlar. Yine de savaşmanın ve öldürmenin karşılıklı işlenen bir günah olduğunu düşündüğümüzde, her iki taraftaki entelijansiyanın, politikacıları ve toplumu uyarıcı bir tutum sergilemelerini ummak, çok abartılı bir beklenti olmasa gerek.

Kaderin cilvesi, Ateş ve Güneş’in hemen peşine Walter Isaacson’ın Einstein hakkında yazmış olduğu biyografiyi okumaya başlayınca, insan doğası söz konusu olunca, en rasyonel gibi görünen beklentilerin dahi fazlasıyla naif olabileceğini fark ettim. Bu kitapta, bırakın bilim ve edebiyat tarihinde eşsiz bir yer edinmiş olan Alman entelektüellerinin savaşa karşı çıkmasını ya da en azından sessiz kalmasını, aralarında Nobel ödüllü bilim adamı ve yazarların da bulunduğu 93 kişinin, milliyetçilikten gözleri kör olmuş bir şekilde, Alman ordusunun Belçika’da girdikten sonra döktüğü kanı meşru gösteren bir manifestoya imza attıklarını dehşet içinde okudum. 93’ler Manifestosu diye bilinen bu bildiride neler yoktu ki? Belçika’da dökülen kanın sorumlusu olarak Alman ordusuna tuzak kuran Belçikalı siviller suçlanıyor, Goethe, Kant ve Beethoven’ın mirasının vatan kadar kutsal olduğu belirtiliyor ve Alman milletinin ordusuyla bir bütün olarak beka savaşı verdiği vurgulanıyordu. Yükselen milliyetçi söylem ve duygulardan tedirginlik duyan ve aralarında Albert Einstein’ın da bulunduğu ilkeli ve ahlaklı entelektüellerin Avrupa ve dünyanın eğitimli insanlarına hitap etmek üzere kaleme aldıkları karşı bildiri ise, maalesef, birkaç imzanın ötesine ulaşmayı başaramıyordu. Barışı savunmak için belki de hiç haz etmedikleri siyasete bulaşmak zorunda kalan entelektüellerin nasıl bir toplumsal linçe tabii tutulduklarını tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Özellikle Einstein gibi Yahudi kökenli bir dehanın etnik ve dini aidiyeti üzerinden kendisine yöneltilen milliyetçi ve ırkçı tepkiler, daha sonraki yıllarda iki Nobel ödüllü fizikçinin Einstein’ın bilime yaptığı katkıları “Yahudi fiziği” suçlamasıyla reddetmesine kadar varacaktı.

93’ler Manifestosu, ilim ve fennin hayatta neden en hakiki mürşit olamayacağının en kuvvetli kanıtlarından biridir. Salt bilim yapmak, hayatta doğruyu ve güzeli bulmak için yeterli olsaydı, o dönemin en önde gelen bilim adamları, bildiride ortaya konulan fikirleri kabul etmezlerdi. Manifestoyu imzalayanlar arasında kimler yoktu ki? Röntgen ışınlarının kâşifi Wilhelm Röntgen, teorik fiziğin devlerinden Max Planck, katot ışınları üzerine yaptığı çalışmalarla elektronun keşfedilmesine büyük katkıda bulunmuş Philipp Lenard ve suni amonyak sentezini sağlayarak gübre ve patlayıcıların büyük ölçekte üretilebilmesinin önünü açan Fritz Haber akla gelen ilk Nobel ödüllü isimlerden. Einstein’ın Yahudi asıllı olduğu için manifestoya doğal olarak mesafeli yaklaştığını düşünebilirsiniz. Fakat listeye yakından baktığınızda, kendini büyük bir hevesle Alman toplumuna asimile etmeye çalışan Nobel ödüllü Yahudi bilim adamlarının da bulunduğunu görürsünüz. Bu isimler içinde Einstein’ın yakın arkadaşı Fritz Haber’in durumu tam bir ibret hikayesidir. Bilimi Alman milliyetçiliğinin hizmetine sunmasına, klorin gazını sentezleyerek kimyasal savaş dönemini başlatmış olmasına ve kendini önce Alman sonra Yahudi olarak tanımlamasına rağmen, Haber, kendini Nazilerin hışmına uğramaktan kurtaramamış ve çıkmış olduğu Filistin yolculuğunu tamamlayamadan, İsviçre’de bir otel odasında ölmüştür.  Haksızlığa karşı dilsiz şeytan kesilenlerin Haber’in hayat hikayesinden öğrenecekleri ne çok şey var.

93’ler Manifestosu’na imza veren birçok isim on yıl geçmeden pişman oldu ama iş işten geçmişti. Büyümesine destek verdikleri milliyetçilik canavarı yirmi yıl sonra Almanya’yı ikinci ve daha büyük bir felakete sürükleyecekti. Alman akademik kurumlarının gönüllü olarak devlet propagandasının taşeronluğuna soyunmuş olduğu gerçeği tarihte kara bir leke olarak yerini almıştı. Zaman Einstein’ı ve onunla hareket eden barış akademisyenlerini haklı çıkardı. Umarım Türkiye Cumhuriyet vatandaşları olarak daha da geç olmadan üzerimize düsen dersi alırız. Yoksa korkarım ki -Almanların başına geldiği gibi- daha büyük bir felaket bizi beklemektedir.

3 COMMENTS

  1. yazıların puntosunu düşürmüşsünüz zor okunuyor.

    yahudi ateist Stefan Zweig her zaman savaşa karşıdır, o da ender aydınlardan biridir.

    • Zweig son bes alti yilda en fazla etkisi altinda kaldigim isimlerden. Tarihten ogrenecegimiz cok sey var.

Comments are closed.