İsmail B. Tutar, The Circle

Kazancakis El Greko’ya Mektuplar’da, “Badem ağacına, dostum bana Tanrı’dan söz et dedim ve badem ağacı çiçek açtı” der. İlk bakışta şiirsel bir aforizma gibi görünse de derin bir tefekkürün sonucunda kalbe ilham edilmiş bir söz olmalı. Yaşamda ve ölümde gizli bir anlam arayan ve sonsuza kadar yaşama arzusunu şiddetli bir sancı gibi bütün zerrelerinde hisseden insanoğlu, Tanrı’nın varlığına dair, kış sonrası bütün diğer ağaçlardan önce çiçek açarak bize yeniden dirilmeyi müjdeleyen badem ağacından daha kuvvetli hangi delili bulabilir ki?

Sanırım badem ağacı beni tatmin etse de inananların çoğunu tatmin etmekten son derece uzak. İnananlar, her ne kadar, kainat kitabının okunmasıyla Allah’ın bulunacağını söyleseler de satır aralarındaki mesajlarla tatmin olmuyor, O’nun kendisini şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermesini bekliyorlar. Bu da bilimle din arasındaki çizginin flu olarak kalmasına neden oluyor. Din adamları bilime sınır çizmeye kalkışıyor ve başarısız oldukları zaman hiddetle, sözde bilim adı altında dinsizliğin propagandasının yapıldığını cerbeze ile takipçilerine tekrarlayıp duruyorlar. Halka hoş görünmek isteyen politikacılar da kamuoyunu yönlendirmek yerine onların isteklerine tabii olmayı tercih ediyor ve bilime karşı son derece gerici politikalar uygulayabiliyorlar.

Bilim, felsefe ve din arasındaki bu mücadele yeni değil; en azından eski Yunan’dan beri var. Çoğu monoteistin safsata olarak gördüğü Yunan mitolojisi aslında Tanrıların doğa olaylarına doğrudan nasıl müdahale ettiklerini hikayeler yoluyla anlatma çabasıyken, daha sonra Milet Felsefe Okulu olarak tanımlayacağımız filozoflar, doğa olaylarını gözlemlenebilir fenomenler aracılığıyla açıklamaya çalışarak bilimsel düşüncenin doğmasına öncülük ediyorlar. O gün bugündür bazı dindarların bilime karşı anlamsız ve kendi içinde tutarsız savaşı devam edip gidiyor.

Çok Tanrılı dinlere göre daha sofistike bir epistemolojik çerçeveye sahip olan Müslümanların bilime bakışlarını geniş bir spektruma oturtmak mümkün. Müslümanların çoğunluğu, Allah’ın doğa olaylarını Mikail adlı meleği aracılığıyla idare ettiğine inansa da hemen hemen kimse meteorolojiye dair bilimsel aciklamalari reddetmez ve yağmurun yağışının Kuran’da beş bilinmez arasında zikredilmesine rağmen, hava tahmin raporlarına göz atıp evinden şemsiyesiyle çıkmayı dindarlığına aykırı bulmaz. Ortalama eğitimli bir Müslümanın zihninde, bilimsel gelişmelerle birlikte yağmurun yağışına dair bilinmezlik penceresi son on dört asırda bir günden bir haftaya çıkmış, yağacak ya da yağmayacak türü tahminler yerini olasılık hesaplarına bırakmıştır. Bu değişim aslında Müslümanların yeri geldiğinde ne denli esnek olabildiklerini, dini kaynaklarını bilimin penceresinden zamanın şartlarına göre nasıl yeniden yorumlayabilediklerini gösterir.

Diğer taraftan Müslümanların zihinsel esnekliğinin kendi içinde tutarlı olduğunu iddia edemeyiz. Taktiksel olarak bazı dini metinler yeniden yorumlansa da yerleşik dini anlayışın muhafızı konumundaki ulema dini metinleri kritiğe tabii tutmaktan kaçınmış, zihinsel bir dönüşüm yerine, taktiksel yorum değişiklikleriyle günü kurtarma çabasına girmiştir. Bu iki problem doğurmuştur. Birincisi, daha az eğitimli olan geniş halk yığınlarına benzetmelerle yüklü olan dini metinler, Allah’in zatıyla ilgili bazi müteşabih ayetler hariç, literal şekilde anlatılmıştır. Bu, sayıca kalabalık olan dindarların bilime dair görüşlerinin asırlar öncesinde kalmasına neden olmuş ve bu kitlelerin oy verdikleri siyasi partilerin söylemlerini de etkilemiştir. Cübbeli Ahmet Hoca uzay araştırmalarıyla dalga geçercesine, o kadar parayı harcamayın, ben size söyleyeyim, Mars’ta hayat yok, diye şaka yaparken de devletlüler taziye mesajlarında işin fıtratına vurgu yaparken de aslında bu arkaik İslami söylemin bilinçaltındaki tortularını açığa vururlar.

İkinci problem daha ciddidir. Dini metinlerden hangisinin zamana uygun yorumlanması, hangisinin ise literal olarak alınmasına dair gelişigüzel seçicilik Müslümanların kendi içinde tutarlı bir epistemolojik çerçevesi olmadığı izlenimini vermiştir. Yağmurun yağış vaktinin bilinmezliği konusunda son derece esnek bir tutum sergileyen ulema, benzetmelerle yüklü bir hadise dayanarak, insanın yaratılışı konusunda neyin dine uygun neyin olmadığını bizlere anlatır ve haddimizi bildirir.

Dini bilimin karşısında konumlandırmak kadar sakıncalı olan bir başka tutumsa bilimi dinin hizmetine vermeye çalışmaktır. Aslında her iki problem de Müslümanlara özgü değildir. Nasıl ki bazı Hristiyanlar Tevrat’tan hareketle dünyanın altı bin yaşında olduğunu iddia edip fosilleri red ederek bilimi dinin karşısında konumlandırıyorsa, bazı mistik Hindu ve Budistler de ezoterik metinlerinde büyük patlamaya ya da kuantum teorisine dair deliller olduğunu söyleyerek bilim ile din arasinda köprü kurmaya calışırlar. Elbette ki bir insan, kendi iç dünyasında bu türden fikirler üzerine düşünebilir ancak bu argümanları kesinmişcesine diğer insanlarla paylaşmak istenilenin aksine netice verir. Çünkü bugün doğru olduğu düşünülen bir bilimsel hipotez gelecekte rafa kaldırılabilir. Kaldi bu tür argümanlarla bilime ilgi duyan insanları dine çekmeye çalışmak da abestir. Çünkü bilimsel metodu takip edeceksek kutsal metinlerden hareketle bilimsel bir gerçeği bulmamız gerekir; ortaya konulmuş bir hipotez ya da teoriye dini metinlerden delil getirmek bilimsel değildir. Müslümanlar, maalesef, bilimi dinin hizmetine vermekte de genel olarak arkaik bir metod izlemektedirler. Bırakın revaçta olan bilimsel düşüncelere ince deliller bulmayı, maalesef, bilimsel alanda en ufak uzmanlığa sahip olmayan bazı din adamlarımız, yarım yamalak dini argümanlarla -sözgelimi- evrimi reddetmeye kalkışmaktadırlar. Adnan Oktar böyle bir kültürel mirasın ürünüdür. Ancak Oktar’ı günah keçisi ilan etmek ahlaki olmaz. Zira yarım yamalak bilimsel argümanlarla dini savunmak eğitimli ya da eğitimsiz hemen her Müslümanın asgari müştereğidir.

Dini konulardaki kanaat önderlerinin arkaik ve tutarsız yorumlarıyla bilimin nötr dili arasına sıkışan çoğu eğitimli Müslüman ya dini terk etmektedir ya da “zındıkça” fikirlerini sadece yakın çevrelerindeki insanlara açarak kendi dini yorumlarını gizlilik içinde sürdürmektedir. Mevcut durum uzun vadede sürdürülemez. Bugunkü hakim din anlayışı cocuklarımızı tatmin edecek bir epistemolojik çerçeve sunmaktan fersah fersah uzaktır. Dinin ortaya çıkış nedeni adalet, doğruluk, ahlak gibi esasları temin etmektir. Dindarlar, Zatı hakkında bilgi sahibi olmadıklarını itiraf ettikleri Yaratıcı’nın nasıl yarattığına dair iddialı sözler söylemeyi sona erdirmeli, “nasıl” sorusunun cevabını tamamen bilime bırakarak, bilimin asla cevaplayamayacağı “neden” sorusunun üzerine eğilmelidir. Eğer ilahiyatçılarımız bunu yapmazsa geleceğin toplumunda oynayacaklari rol giderek küçülecektir.

2 COMMENTS

  1. Sevgili İsmail Tutar,
    Kendi içinde tutarlı bir düşünce demeti, beğendim.
    Özellikle son bölümünü.

Comments are closed.