Bilal Sarımeşeli, The Circle

Bir kelime alalım elimize, o kelimeyi bir dürbün gibi yaklaştıralım gözlerimize ve bakalım uzaklara. Hayalen gidelim, gidelim ve karşımıza çıkan ilk durakta duralım. Ellerinde ağır bir kutu taşıyan, beli bükük, çelimsiz ama vakur bir adam çıkıyor karşımıza. Sonra seçtiğimiz kelimenin “kutu” olduğunu hatırlıyoruz ve birden büyü bozuluyor. Etrafı ışıldayan taşlarla süslenmiş, çeyiz sandığına benzeyen bir kutu. İçinde ne olduğu bana muamma, ama taşıyan “amca”nın hayli zorlandığı belli. Biraz daha yaklaşıyorum ve etraftaki diğer insanların sadece silüetlerinin kaldığını, seslerin boğuklaştığını ve adamcağızın yüzünün gözlerimi kendisine kilitlediğini fark ediyorum. Evet, bu “o”. Kutusuna sanki dünyasını ve bir ‘uçak kara kutusu’ gibi, tüm cemaziyülevvelini saklamış; ağır adımlarla ilerliyor. Haykırmak istiyorum, olmuyor. Küçüldüğümü, hafifleştiğimi ve yükseldiğimi hissediyorum. Sanki havadaki bir gaz zerresi gibi, buğulu bir akışla beni içine soluyor. İçeri, eskimiş ciğerlerine oradan da ruhuna nüfuz etmek üzere yolculuğa çıkıyorum. Hayal dünyama verdim dizginler, beni bir molekül yaptı ve girdim onun dünyasından içeri.
Son bakışı her zamanki gibi çok keskindi, beni sarstı ama girmiş oldum bir kere. Kutusunu hala bırakmıyordu, çünkü onda kendini buluyordu. Mazisini gururla sırtlanıyordu. Kendisi de derindi bir kuyu gibi, insanlara güzel duygular yaşatırdı serinliğiyle; ama alabildiğine, kimsenin içinde ne olduğunu bilmediği “kutu”muz gibi derin ve kapalıydı. Başka çarem yoktu ki iç dünyasına girmeye, bir zerreydim artık. “Baba, beniiiiiiiimmm, içindeyim, kalbindeyim ve damarlarında dolaşıyorum!”
Uzun bir yolculuk, zannederim vücudunun her hücresine girdim-çıktım, yılların getirdiği bilinmezliğe inat. Bir an düşünüyorum, tekrar o tertemiz ama buruş buruş olmuş akciğerlere girip çıkmamalıydım. Kalmalıydım ki bileyim daha çok. Derken, kalbe geldim, ve inanılmaz bir şey oldu. Kalbinin kıpkırmızı ve ışıl ışıl cidarlarını yoklaya yoklaya ilerlerken yumuşacık bir dokuya yapıştım. Burası sanki bir merkez gibi bir yerdi. Burada oturup kalbinin özünden seyre daldım geçmişi. Sanki bir sinema perdesi gibi, hiç bitmesini istemediğim bir film gibi sonunun “kavuşmayla” bitmesini arzu ettiğim. Bir ara, kutunun içinde sığmış fedakarlıkları göründü. Bir sahne indi yukarıdan ; bizim daha iyi okullarda okumamız için, çalıştığı yerden başka bir şehre bizi yerleştirip her hafta gidip gelmeleri aklıma geldi. Bir şey daha fark ettim.
Kalbi sessiz de olsa benim düşüncelerime, hislerime göre değişik sahneler gösteriyordu. O yüzden, artık ona “Sen” diye seslenebilirdim. Gerçi askerdin, yüreğin pek sesin toktu. O zamanlarda,  sesinin odayı titrettiğini hatırlıyorum ama şimdi o titreşimlerin hep şefkat dalga boyunda ama yüksek tonlu olduğunu anlıyorum. Burada bile sanki “kutu” hafiften silkeleniyor ama çok değil. Ben sokağa her çıkarken, “nereye, kimle, ne zaman?” sorularınla,  bastırmakla imtihan olduğum karışık hisler salardın içime; ama ‘merkez’de şimdi görüyorum ki yine koruma ve şefkat kanatlarının çırpınmasıymış o sorular! Babamın kalbindeki, “merkez” diye adlandırdığım bu hassas nokta sanki bir sinema perdesi gibi yansıtıyordu eksik kalan konuşmadığımız imkanları.
Derken renkler değişmeye başladı, sanki yağmur mu yağıyor ne? Merkezin duvarları sarsılmaya ve daralmaya başladı. Yavaşladı da. Merkeze bakıyorum, perde kalkıyor. Kutu sallanıyor. Ablamın bembeyaz gelinlikler içinde odaya girdiği ân netleşmeye başlıyor. Kendisi grilikten çıkıyor. Ayaklarımın altından gelen titremenin gözlerimi dahi tesir altına aldığını fark ediyorum zorla; çünkü kendimi görebilmek için öyle kasıyordum ki…Çünkü yoktum o düğünde. Belki babamın oğlunun yanımda görme isteği, kızını gurbet ele yollama ızdırabı bir aradaydı. Sarılıyor ablam babama, gömleğinin göğsüne iki damla düşüyor ablamdan, benim de başıma iki damla dokunuyor. Meğer bu babamın içine akıttığı gözyaşıymış. Birden kapanıyor her şey, bilmiyorum neden.
Ara vermeliyim biraz, fakat gözüm yine yine kayıyor merkeze. Hiç görmediğim bir âna gidiyorum, olamaz. Bu annem, genç, ne kadar da güzel. Kalp sürekli bir devinim ve inkılap halinde zaten, benim buradaki misafirliğim gitgide zorlaşıyor. Ben de havadaki bir su damlası gibi, yoğunlaşıyorum. Babamın kalbi heyecandan sanki zıplıyor, titriyor ve ben içine iki damla yaş bırakıyorum. Annemi buradan izlemek ne kadar da güzel. Buharlaşıyorum, yolculuk tekrar başlıyor. Anlaşılan babam annemi kalbinin öyle bir yerine yerleştirmiş ki çeyiz kutusu gibi, sadece annem açabiliyor.
Evet, babam beni hep sevdi, endişeli bakışlarına emanet etti şefkatini. Yaradan’a emanet etti beni, ve uzaktan seyretmeyi yeğledi. Belki de korktu beni kırmaktan, ya da kırılmaktan. Bu yakınlıkta boyut kazanan uzaklığı hep fark ettim. Kuantum fiziğinin belirsizliği ve girişimi gibi, yakınlık ve uzaklık içkin oldu. Benim hayali seyahatim, belirsizliği çökertti ve babamın içindeki ışıkla gözlerim kamaştı kilitli odaya giremesemde. Bu yazıyı babama hediye edeceğim, ve böylece seyahatimi onaylayacağım beni göremese de. Dünya öyle bir yer ki en sevdiklerinden seni yırtıp alıyor, bir kenara atıyor. Baba, seni çok seviyorum, dünyayı da sevmem de seni bana sevdirdiği için ve ötede sana kavuşmama sebep olacak sallantılı vs nostaljik bir köprü olduğun için beğeniyorum.