Engin Sezen, The Circle

Aydoğan Vatandaş, Hizmet Hareketi içinden çıkmış nev-i şahsına mahsus bir gazeteci.

Velut bir kalem. Uzmanlık alanları; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler. Nitekim, bu aralar eğitim kurumlarında Medya, İletişim dersleri de veriyor, çeşitli etkinliklere sık sık uzman misafir konuşmacı olarak katılıyor.

Armageddon, ASALA Operations, Monşer  yayınladığı kitaplarından bazıları.  13 kitabı var. Bu kitaplardan bir kısmı da Türkiye’de en çok satanlar listelerinde yer aldı haftalarca.

Türkçe çalışmalarının yanında iki de İngilizce kitabı var: Reporting from the Bridge and Hungry for Power: Erdogan’s Witch Hunt and The Abuse of State Power.

Aydoğan’la zaman zaman telefonda fikir alışverişlerinde bulunuruz. Nettir, kitabın ortasından konuşur; önemli bilgilerini ve keskin gözlemlerini açıklıkla ve cesurca dile getirir.  Bu zor zamanlarda, The Circle’a hiç bir mazeret ileri sürmeden konuştuğu için hassaten teşekkür ediyorum kendisine.

Aydoğan bugün  en verimli dönemini idrak ettiği yaşlarda. Huffingto Post, İndependent gibi mecralarda fikirlerini okuruyla paylaşıyor. Amerika’da kendine iyi bir network edindi.  Çevresi, İngilizcesi ve vizyonuyla Hereket içinde “dünya gazetecisi”olma evsafını haiz sayılı isimlerden. The Circle olarak, Aydoğan’la, Diyasporada Yaşayan Türkiye Aydınımız başlığı altında ufuk açıcı bir söyleşi yaptık. Kendisine sorularımızı yanıtladığı için çok teşekkür ederiz.

Bize bir Aydogan Vatandaş resmi çizseniz desek?

Zor iş. İnsanın kendisini tanıması ve tanımlaması başka insanları tanımasından ve tanımlamasından daha zor. Ama insanın kendisini gerçekleştirebilmesi için kendisini tanıması çok önemli. İnsanların verimli birer tarla olduklarını varsayarsak, bu tarlaya uygun tohumu ekip, uygun su miktarını ve gübreyi doğru tespit edebilmek insanın yapmak istediklerini gerçekleştirebilmesi için hayati. Aksi taktirde, mevcut eğitim sistemi sizi hangi limana ulaştırırsa kendinizi orada bulursunuz.

Bu anlamda, lise yıllarımda ne yapmak istediğim konusunda kendimle uzlaştığımı düşünüyorum. O yüzden asker olmaktansa, özgürce yazabilecek bir ortam aradım kendime. Yanlışlar yapmaktan korkmadığımı ve kendimi o yıllarda klasik eğitim sisteminin olabildiğince uzağında tutmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Örneğin, şiir yazmaya hevesli bir genç olarak, bir şiiri bitirebilmek için 1 yıl uğraşmayı göze alabilirken, aynı çabayı termodinamik kanunlarını öğrenmek için harcamadım. Mühendis olmayı hiç düşünmedim. Yanlışlar yapmaktan korkmamak ile yaratıcılık arasında bir bağ da olabilir sanıyorum. Her çocuk aslında muazzam bir sanatçıdır.

Önemli olan o yaratıcılığın önünü açabilecek cesareti çocukların edinmesine engel olmamak ve dahası çocukların o sanatçı, yaratıcı doğalarını yetişkinliklerinde de muhafaza edebilecekleri vizyonu edinmelerine yardımcı olabilmek. Bu anlamda ilkokul 3.sınıfta yaptığım yanlışlardan biri olarak annemden gizleyerek okuduğum Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’ romanını anımsıyorum. Gençlik yıllarımda kendimi şair olarak görürdüm. Ama uzun yıllar şair olarak kalamayacağım bir meslek hayatım oldu. Son 23 yılımı kendimi gazetecilik yaparken, kitaplar yazarken buldum. 2006 yılından beri Amerika’dayım. New York’ta The New School University’de Medya Çalışmaları Bölümü Master programından 2011 yılında mezun oldum. Alvernia University’de Liderlik Çalışmaları Bölümünde Doktora eğitimimi yarıda bırakıp, Fatih Üniversitesi Uluslar İlişkiler ve Siyaset Bilimi Doktora Programını, tez aşamasına geldiğim sırada Universite’ye kayyım atanması dolayısıyla tamamlayamadım. Amerika’da İngilizce yayımlanmış iki kitabım var.

Türkiye siyasetiyle ilgilenmek, takip etmek, yazmak, sosyal medya vs. sizi yormuyor mu? Beni yordu da!…

Türkiye gündemi elbette insanı yorar ama bunun aynı zamanda bir uzmanlık alanı olduğunu unutmamak gerekir. Son 2 yıldır Huffpost’a düzenli olarak Türkiye’yi zaman zaman da Amerika-Türkiye ilişkilerini yazdım. Türkiye’yi bilimsel bir perspektifle yakından takip edebilmek şu an çok kıymetli. Türkiye’yi bilmeden bölge hakkında da fikir yürütmek eksik olur.

Neler okuyorsunuz bu aralar?

Şu an Levitsky’nin ‘How Democracies Die’(Demokrasiler Nasıl Ölür) adlı kitabını okuyorum. İki hafta önce bazı Türk asıllı Amerikalı lise son öğrencileri kendilerine zaman zaman bazı konularda konuşma yapmamı, kendilerine rehberlik etmemi istediler. Ben de yok öyle yağma dedim. Bu kitabı almalarını, 1.bölümü okumalarını ve de birlikte müzakere edebileceğimizi söyledim. Haftaya da başlıyoruz. Onlara bir de ‘The Post’ filmini izlemelerini tavsiye ettim. Zira Amerikan Demokrasisinin karşı karşıya kaldığı önemli problemlerden biridir, Nixon’un The New York Times ve The Washington Post’a yönelik yayın durdurma girişimleri. Amerikan Anayasasının temelinde devleti yönetenlerin tiranlaşma ihtimaline karşı, demokrasiyi ve temel özgürlükleri koruma fikri var. Bu fikir, zaman zaman devleti yöneten populist otoriterlerce tırpanlanmak istendi. Amerikalı aydınlar ve anaakım medya, Trump’ın da aynı eğilimde olduğunu görüyorlar ve Amerikan demokrasisinin geleceğini tartışıyorlar. Kitap aslında merkezine bu konuyu almış. Rusların Amerikan seçimlerinde Trump’ın kazanmasını tercih etmesinin nedeni olarak, Trump’ın Rus yanlısı olmasına değil, Trump’ın liderlik tarzına bağlamıştım. (https://www.huffingtonpost.com/entry/why-russians-backed-mr-tr_b_13724354.html)  Rusların, Trump’ın otoriter bir lider olarak Amerikan toplumunu ve devlet sistemini böleceğini, kamplaştıracağını öngördüklerini düşündüm. Gerçekten de öyle oldu.  Rusya bu süreçte de alabileceği kadar yol almayı hesaplıyor.

Bu konuyu biraz açar mısınız?

Soğuk savaş döneminin son yıllarında ABD, Gorbaçov üzerinden Sovyetler Birliğini çözdü. Gorbaçov demokratik bir liderdi. Demokratik liderlik tarzı ise otoriterlik temelli ideolojik Sovyet devlet aygıtını çözdü. Şimdi demokratik temelli ve küresel mücadelesini ‘demokrasi ve liberal ekonomik modeli’ pazarlayarak yürüten ABD’nin otoriter ve ulusalcı ekonomik modeli savunan bir liderlik tarzıyla sarsıntı yaşadığını gözlemliyoruz. Otoriter liderler yapıları gereği sürekli düşman üretirler ve bu ister istemez toplumu böler. Amerikan siyasi tarihi kanımca Vietnam savaşından bu yana hiç bu kadar bölünmemişti.

Bir klasik sual: Amerika’dan Türkiye nasıl görünüyor?

Amerikan medyasını incelediğimizde, Türkiye tamamen otoriterliğe kaymış, demokratik kazanımlarını kaybetmiş, Freedom House’ın son raporuyla da desteklendiği gibi ‘özgür olmayan’ bir ülke olarak gözüküyor. Türkiye’den ABD’ye yönelik çok sert ve diplomatik olmayan çıkışlara ragmen ABD yönetiminin oldukça müsamahakar olduğunu gözlemliyorum.

Özlüyor musunuz memleketi?

İnsanın özlediği, özlem duyduğu şeyler genellikle yaşadığı güzel anılar oluyor. Yaşanan en güzel anılar ise arkadaşlarla yaşanmış olanlar. Gazeteci arkadaşlarımın bir kısmı hapiste bir kısmıyla da zaten düşman kamplara düştük.

Kırgınlık?

Hayır. Kimseye kırgın değilim.

10 yıl sonranız?

Bütün uzman görüşlerine rağmen, dünyanın sadece bir kaç hafta içerisinde bile neye benzeyebileceği kimse tarafından tahmin edilemiyor. Olaya böyle baktığımızda mevzu bahis tahmin edilememezlik  dünya açısından gerçekten korkutucu boyutlarda. Bireysel olarak da baktığımzda 10 yıl çok uzun bir süre. O kadar ömrümüz olup olmadığını dahi kim bilebilir?

Ne olacak bu Cemaat’in hali?

Cemaat’e hareketin içinden de kimi eleştiriler var. Cemaat ve eleştiri konusunda neler söylersiniz?

Sosyal aidiyeti Cemaatle özdeşleşmiş kimselerin bu soruyla hemhal olmaları aslında varoluşsal bir sorun. Yani Cemaatin yok olması ihtimali ile insanın yok olması ihtimali aynı şiddette bir varoluş sorunu olarak hissediliyor olmalı. O yüzden bazı akademisyen arkadaşların Cemaat ve eleştiri konularını gündemde tutmaları, aslında en temelde onların bizzat kendi yaşadıkları varoluşsal krizin de göstergesi olabilir. Yani bilinçlerini şekillendiren bir Organizasyonun yaşadığı sorunlar, bu insanlar açısından varoluşsal bir sorun olmasa, akademik olarak eğilebilecekleri başkaca onlarca konu olmasına rağmen bu civarda dolaşmaları onların yaşadığı aidiyet, kimlik krizi ve hayal kırıklığının tezahürü de olabilir. Diğer taraftan Cemaati eleştirenler ve bu eleştirileri haksız bulanlar da biraz önce bahsettiğim nedenlerden ötürü, aslında eşit oranda bu Cemaatin unsurlarıdır. Bir kısım muhtemelen, Cemaatin yok olma ihtimali, düştüğü durum dolayısıyla varoluşsal bir kriz yaşarken, bir kısım da bu eleştirileri kendi sosyal aidiyetlerine, kimliklerine yapılmış sayıyor olabilirler. Bu durumda aslında her iki taraf da aynı yapının farklı katmanlarında varolmaya devam ediyorlar kanımca.

Bununla birlikte, dünyanın pek çok yerinde onlarca Üniversite kurabilmiş, binlerce insanı akademisyen olarak bilimsel düşünceye yönlendirmiş bir organizasyondan söz ediyoruz. Böyle bir yapıda eleştirel aklın tolere edilemeyecğini düşünmek yanlış olur. Düşünün, mesela Columbia ya da Harvard Üniversitesi’nde genetik biyoloji alanında doktora yapmış bir insana sanırım evrimin palavra olduğunu anlatamazsınız. Ama aynı zamanda, bilimin ulaştığı günümüz seviyesinde, insanın genetik yazılımının 4 harfin 3 milyar farklı kombinasyonundan oluşan 260 bin sayfalık olağanüstü bir kitap olduğunu ve bu olağanüstü yazılımın da bir programcıyı, bir başka deyişle yaratıcıyı gerektirdiği düşüncesini akla getiren de günümüz bilimi.

Diğer taraftan Cemaat türü yapılar siyasi parti değildir. Kaldı ki, bugün Türkiye’de hangi siyasi parti kendi içerisinde mutlak bir demokratik kültürü geliştirebilmiş? Türkiye 600 yıllık bir Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş. Hiç bir döneminde devlet karşısında güçlü bir sivil toplum oluşmamış. Devletin ali menfaatleri gereği kardeş katlinin normal görüldüğü, öncesinde babadan oğula geçen, saltanata dönüşmüş Hilafet teorisinin İslamın siyaset teorisi olarak geliştiği bir gelenek var karşımızda. Yani Hilafet makamın tesis edilmesiyle dünyadaki tüm müslümanların sorunlarının çözüleceğini varsayan siyasal ve cihadist islamcı hareketlerin at koşturduğu, krallıkların İslami yönetim diye yutturulduğu bir coğrafyada demokrasiye, demokratik kültüre, Hizmet Hareketi uzak değildir. Hakan Yavuz, örneğin, Hizmet Hareketini seküler bir yapı olarak tanımlar. Sekülerizm olmadan demokrasi imkansızdır.

Kanımca, organizasyonlarda, denetlenebilirlik, hesap verebilirlik liderlerin ve yöneticilerin başarısını artıran unsurlar olarak değerlendirilmeli. Diğer taraftan Cemaat, Hizmet hareketi olduğunu iddia ediyorsa, sadece hizmeti ve hizmetkar liderliği esas almalı. Yani yönetmeyi, hükmetmeyi amaçlayan otoriter liderleri ve liderlik anlayışını değil, başkalarına hizmet etmeyi amaçlayan, takım oyununu bilen, eleştiriye açık, alçak gönüllü, hesap vermekten çekinmeyecek liderler yetiştirebilmeli.

Cemaatin bugünkü durumuna dönersek… Gazeteci Adem Yavuz Arslan, The Circle’a verdiği mülakatında, Cemaat, “halkı ve devleti tanıyamadı” diyor. Yine akademisyen Özgür Koca ise bu durumu düpedüz “kötü liderliğe” bağladı. Sizin ne düşünüyorsunuz bu konularda?

Cemaat aldığı siyasi tutumlar nedeniyle bu duruma düştü. Biz zuhurata tabiyiz. Görünen odur. Mavi Marmara olayında Gülen’in sürece mesafeli yaklaşması Erdoğan yönetimiyle yakın gelecekte yaşanacak kopuşun da başlangıcına tekabül eder. Peşi sıra 17 Aralık yolsuzluk soruşturması, ucu bugünlere kadar süren cadı avının da nedeni oldu. Türkiye’de yaşanan krizin özünde, Erdoğan’ın tüm kanaat önderlerinden, toplumsal kesimlerden mutlak bir itaat beklentisi var. Gülen, Alparslan Kuytul, Selahattin Demirtaş, irili ufaklı çeşitli sol gruplar Erdoğan’a biat etselerdi elbette bugün bu durumda olmazlardı. Ancak bu durumda tarihin nasıl şekilleneceği konusunda da elimizde matematiksel bir kesinlik yok. Yani durumları daha iyi olabilirdi tahmini ile daha kötü olurdu tahmini uzaklıkları merkeze  eşit mesafede olan iki noktadır.  Erdoğan’ın gücü yeterse, bu süreçten Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül ve çevresi ve tüm muhalif kesimler de sırayla payını alabilir.

Cemaat medyasında uzun yıllar çalıştınız.

Cemaat çok başarılı yayın kuruluşlarına sahip oldu. Ama aynı zamanda basın ve ifade özgürlüğü konularının ıskalandığı  devletçi ve partizan yaklaşımların egemen olduğu zamanlar da oldu. Bununla birlikte asıl yatırım binalara değil, insana yapılmalıydı. Ekonomik durumun çok iyi olduğu dönemlerde gençler yurt dışına eğitime gönderilebilirdi, yurt dışında çeşitli medya organları ile ortaklıklar tesis edilebilirdi.

Cemaatin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’den çıkışlar neticesinde, yurt dışına çıkan binlerce aile, onbinlerce çocuk oldu. Hizmet hareketi kanımca yeni bir ‘faza’ geçiyor. Gülen,  Said Nursi’nin temellerini attığı müktesebat ve metinler üzerinden yürüdü. Sıfırdan başlamadı. Sanırım yeni jenerasyon da eldeki müktesebat üzerinden yol alacak. Geleceği belirleyecek olan bu aileler, onların çocukları ve hicret ettikleri ülkelerde yetişen çocuklar olacak kanısındayım. 

 

 

4 COMMENTS

  1. 1) Harp barnabas incili gibi, Kurtlar vadisi tarzı kitaplarınız türkiye’de galiba çok satanlarda şaşırdım mı hayır ama siz pişman mısınız bundan? halk şimdi komplo teorileri dışında bir şeye inanmıyor Erdoğan dış güçler diyor herkes inanıyor , niye öyle kitaplar yazdınız sadece metal fırtına gibi kurgu olsun diye mi ?
    2) Fuat avni mevzuna hiç girmemişsiniz
    3) Muhsin yazıcıoğlu ölmeden önce sizin barnabas incili kitabınızın filmi çekilsin diye ahmet yenilmez ile konuşuyor, muhsin yazıcıoğlu ile tanışıklınız varsa o konuya da girseydiniz keşke, yazıcıoğlu ölümü üzerinden de komplo teorileri uçuşuyor, tanışıklınız vardır herhalde sizin kitabınızı film yapmak istediğine göre.

  2. Muhsin Yazıcığlu katilleri bulunmalı….
    Diğerleri ipin söküğü gibi gelir İnşaallah
    3 Mayıs Türk ve Türkiye Sevdalıları günüydü…
    Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş, Karda üşütülen kalplerin Reisi Muhsin Yazıcıoğlu, Adnan Kahveci, Turgut Özal; hepsi katledildi
    Ağa bize gün mü olur…
    Bunlar gün yüzüne çıkmadan…
    TARİHİ SUİSKASTLER yazımla Muhsin Reis Katillerin peşindeyim
    Lütfen bilgi belge benimle irtibata geçin
    https://mfatihgezer.wordpress.com/2018/03/25/114/

Comments are closed.