Ahmet Kurucan abiyle yaptığımız mülakatın son bölümü aşağıda. Ve bu The Circle Mülakatlarının da, şimdilik, sonuncusu…

Ahmet abi, mülakatı bitirince ‘ben de bittim’ dedi…. bir gönül rahatlaması da hissederek…

Sizi içten bir insanın cevaplarıyla başbaşa bırakarak Allah’a emanet olun diyorum:

Aslen Hizmet Hareketi geleneğinde yetişmiş ve bu Süreç’te çeşitli açılardan Hizmeti’ eleştiren bir kesim var. Bunlar arasında akademisyenler, esnaflar, memurlar da var. Öncelikle, bu eleştiren kesimle ilgili görüşlerinizi merak ediyorum?

Bence soru yanlış. İki kavram yanlış kullanılıyor bana göre bu soruda.

Bir; Hizmet, iki eleştirme. Hizmet, eğer ete-kemiğe bürünme şekilleri tabii ki farklı, özü itibariyle bir değerler hareketiyse, bu değerleri eleştiren yok. Bu değerlere bağlı yetiştirmiş olduğu insanları da külliyen eleştiren yok.

Kaldı ki sorunuzda bahsettiğiniz eleştirileri dile getirenler de yetişmelerinde Hizmet’in çok büyük katkısı olan insanlar arasında. Hepsi de güçlü inanç, ahlaki referanslara ve birikime sahip insanlar.

İki; eleştiri kavramı, bünyesinde özellikle cemaat gibi doğu kültürünün hakim olduğu, İslami geleneğin ağır bastığı bir yapıda çok yanlış anlaşılıyor. Bana göre söz konusu olan, daha iyinin, daha güzelin, daha doğrunun nasıl yakalanabileceğine dair düşünceleri özgürce ve kamuoyuna açık bir şekilde dile getirme var. Bunun İslami literatürdeki karşılığı  tenkid’dir. Türkçe’mizde de kullanılır. Manası, hakikate ulaşmak için iyi niyetle doğru ve yanlışın gösterilip alternatif çözüm yollarının üretilmesi demektir. Cerh ve tadil, emri bil ma’ruf nehyi ani’l münker, nasihat, içtihadın içtihadı nakz etmemesi gibi bir çok değer ve uygulamayı daha zikredebiliriz burada eleştiriye İslam’da delil arayanlar için.

Eleştirel düşünce insan olmanın lazım-ı gayr-i müfârıkı yani ayrılmaz parçasıdır. Hz. Ömer’e giydiği elbisesinin hesabı soran insan eleştiri mi yapmış oluyor? İmam-ı Azam’ın bazı görüşlerine katılmayan kişiler için eleştiride mi bulundu diyeceğiz? Negatif bir yükleme yapmamak lazım eleştiri kavramına. Ayrıca eleştiri kavramını küçümsememek de lazım. Batı’lı firmalara bakın, hatta demokratik ülkelerde hükümetlere bakın. Bizi eleştirin diye yığınla para harcıyorlar, insanlar istihdam ediyor, kurumlar kuruyorlar. Amaç daha iyiyi yakalamak, yanlışlardan dersler çıkartmak, hata varsa bunları hem söylemsel hem de eylemsel bazda gidermektir.

Bu zaviyeden bakarsanız, problemleri göstermek, alternatif çözüm yolları önermek için geçmişte yapılan hataları nazara vermek evvel emirde yapılması gerekli olan şeydir.  Mazide yaptığınız ve bugün itibariyle hata olduğu anlaşılan yanlışlarınızı elbette “şöyle olmalı, böyle olmalı” tarzında üreteceğiniz yeni düşüncelerde dile getireceksiniz. En azından ürettiğiniz o düşüncenin sahih bir temele oturduğunu göstereceğiniz argüman olacak bu yaklaşım. Aksi halde, ne gerek var diyenler çıkacak. Statükocu kişiler türeyecek. Eski sistemden bir şekilde memnun ve nemalanan kişiler hayır deyip diretecek.

İşte bu açıdan, ben şahsen dile getirilen bu düşüncelere eleştiri hele hele yıkıcı eleştiri demeyi doğru bulmuyorum. Doğru bulmamanın da ötesinde, bazı şeyleri anlamsız kılacak yaklaşımlar olarak görüyorum. Kur’an’a bakın, daha önceki kavimlerin yanlışlıklarını anlatmıyor mu bize? Neden? Ders alalım, aynı yanlışlara düşmeyelim diye. Dolayısıyla sorunuz “Hizmeti eleştiren” deme yerine “Hizmetin insan unsurunun devreye girdiği uygulamalarını, o uygulamalardaki yanlışlıklarını” demeyi tercih ederim.

Üslup eleştirisi yapanlar var.

Bakın, “Üslup çok sert” diyebilirsiniz. “Kamuoyuna açık olmamalıydı” diyebilirsiniz. “Cemaatin tabir caizse bağ bozumunu yaşadığı günlerde bu iş olur mu?” diyebilirsiniz. Nitekim bunların hepsi söyleniyor. Ama bunların varlığı “hizmet ve eleştiri” bağlamında yukarıda söylediğim tespitleri anlamsız kılmıyor. Onlar eleştirilerin muhteviyatına yönelik dile getirilen düşünceler. Onun için ben bizzat eleştiri ile eleştirinin içeriklerinin ayrılması taraftarıyım. Bugün üslup çok sert diye başlayıp eleştirenleri eleştirenlerin de katılacağı nice hakikatlar vardır o eleştirilerin içinde. Ama ne yazık ki bu türlü bir ayırım yapılmıyor. Bu ikisi arasındaki ince çizgi bilinemediği, kavranamadığı ve muhafaza edilemediği için de eleştirilerin içindeki hakikatlerden ders alma, üretilen çözüm yollarından istifade etme imkânı kendiliğinden ortadan kalkıyor. Tek kelimeyle üzüntü verici.

Bana göre yıllarını Hizmet’e vermiş, Hizmet içinde geçirmiş ve hala daha onun sancısıyla kıvranan o arkadaşlarımızın eleştirdikleri şeyler şunlar:

Bir, dünü de bugünü de içine alan insan kaynakları yönetimi.

İki, 2007 yılını başlangıç tarihi alacak olursak, 17/25 Aralık 2013’e kadar olan süreçte siyasetle ve özellikle AKP iktidarı ile hizmetin ilişkisi.

Üç; 14 Kasım 2013’de patlak veren dershane krizinden bugüne kriz yönetiminin yapılamaması.

Dört; 15 Temmuz sonrası mevcut şartlara göre mazide yapılan hatalardan da ders alındığını gösteren, Batı ülkeleri başta dünyanın hangi ülkesinde bulunuluyorsa oradaki insanların beklentilerine cevap verecek, kanunlarına saygılı, hiç bir şüphe ve şayia barındırmayacak ölçüde alabildiğine şeffaf, hesap verilebilirliğin merkeze konulduğu, yıllar içinde yetişmiş ve sahalarında uzman, yaşadığı ülkenin kültürü içinde doğmuş-büyümüş ve  yetişmiş, bir kaç dili ana dili gibi konuşan insanlarımızın da yönetim kademelerinde yer aldığı yapısal bir değişikliğin gerçekleştirilememiş olması.

Ben açık ve net konuşayım ister web sayfası ister sosyal medya vasıtalarıyla bahsini ettiğim bu alanlarda düşüncelerini açıkça dile getiren kişileri günah keçisi yapmaya kimsenin hakkı yok.  

Bunları  duyduğuma sevindiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Eleştirenlerin günah keçisi haline getirilmemesi meselesini biraz daha açabilir misiniz lütfen?

Bir; herhangi üç kişinin bir araya geldiği her zeminde, özellikle 15 Temmuz sonrası bunlar konuşuluyordu zaten ve hala konuşuluyor. Kapalı toplumlarda iletişim biçimi dedikodudur. Birileri cesur davranıp, bu zinciri kırmış, gelebilecek muhtemel tepkileri de göze alarak bunları kamuoyunda dile getirmiş, bence bundan memnuniyet duymak ve eleştirilerin içeriğine bakıp istifade etmek, yanlış görülen değerlendirmelerine de nazikçe cevap vermek lazım. Şu gök kubbe altında cemaat için söylenmeyen hiçbir şey kalmadı zaten. 4-5 yıldır havuz medyasının yalanlarla, iftiralarla dolu haberlerine bakın, cemaatin mahrem diyebileceği neyi kaldı? Hiçbir şey. Mahrem denilen her şey Türkçe’deki enfes deyimle “Herkesin bildiği bir sır” olarak kundaktaki beşiğin kulağına bile çalındı. Bu haberlerin doğruyu hangi oranda yansıttığı ne kadarının yalan ve iftira, ne kadarının doğru olduğu ayrı bir tartışma mevzu.

İki; arkadaşların bu eleştirileri dile getirmeleri –bazılarının dediği gibi üslup, zamanlama, genelleme, bilgi noksanlıkları gibi başlıklar altında yapılan itirazlar mahfuz- onların samimiyetlerinin, dertli oluşlarının en büyük göstergesi ve delilidir.

Bu arkadaşların hepsini tanıyorum. Çok yakın dostluklarımız, birlikteliklerimiz oldu onlarla ve hala devam ediyor. Cemaatin yaşadığı ve özellikle devam eden soykırım sürecinde tabandaki masum, mazlum, mağdur insanımızın halleri onları uykularından ediyor. Göz yaşları ile takip ediyorlar olup bitenleri. Ellerindeki maddi imkanlar nispetinde mazlumların yardımına koşuyorlar. İstedikleri bir şey var; olan oldu, bari bundan sonrası için daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu yakalamak. Bunun için de kendi baktıkları perspektiften, uzmanlık alanındaki bilgilerini de konuşturarak düşüncelerini dile getiriyorlar. Bunda ne mahzur var ki? Hizmetten maddi bir beklentileri de yok, eskiden de olmamıştı. Hepsi Türkiye’nin en iyi okullarından mezun, nereye gitse en iyi işleri bulacak insanlar.

Üç; kendilerinin de ifade ettikleri gibi onlar bugün açıktan dile getirdiği düşüncelerini, dün kapalı ortamlarda dile getirdiler ki ben de bunun şahidiyim. Raporlar yazdılar. İdari kademelerde bulunan insanların dikkatlerine arz ettiler. Kaale alınmadıklarını düşündükleri, sebepler planında onlar kaale alınsaydı bugünlerin yaşanmayacağını veya sürecin daha az bir zararla atlatılacağına inandıkları için açıktan yazmayı tercih ediyorlar, bunu da net bir biçimde beyan ediyorlar. “Tarihe not düşmek istiyoruz” cümlesi zaten bunu bir şekilde ortaya koyuyor. Bunu bir sorumluluk olarak görüyorlar. Bir de dünyanın başka yerlerinde benzer hataların tekrar edildiğini, bugün yeniden yapılanma olmaz ise, süreç bittiğinde kalınan yerden aynen yanlışlara devam edileceğini endişesini taşıyorlar.

Dört; eleştiri getirenlere yönelik tepkileri de şöyle görüyorum. Genelde doğu kültürünün özelliğidir “Kol kırılır yen içinde kalır.” deme. İslami cemaat ve tarikatlarda bunu net bir şekilde görebiliriz. “İdarecin zalim bile olsa itaat et” sözünden “Gassalin elinde meyyit” gibi olmaya kadar bu yaklaşımın klişeleşmiş beyanları da vardır. Halbuki temel İslami nasslar tam aksini söyler.

Kampın koridorlarına asılmış şu ayete; “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” veya “Allah katında en büyük cihat, zalim sultan yanında doğruyu söylemek, hakkı haykırmaktır” hadisine bakın, üzerlerinde dikkatlice düşünün, o temelleri göreceksiniz.

Dolayısıyla eleştirilerin içeriğine bakmadan sırf eleştirdi diye eleştirmek, söylediğim ayet ve hadisle te’lif edilemez. Yıllar önce Hocaefendi’den dinlemiştim; siz çocuğunuza Kur’an öğretseniz, bir gün şu ezberimi dinler misin deseniz, o da yüzünden Kur’an’ı takip ederek sizin ezberinizi dinlese; yanlışınız olduğunda uyarsa, şunu diyebilir misiniz; “Sen de kim oluyorsun, benim yanlışımı buluyorsun. Sana Kur’an okumayı ben öğrettim.” Evet böyle diyebilir misiniz?

Burada şunu da söylemek isterim; Twittter jargonunda “yumurta kafalılar” ya da “troller” denilen kimliği belirsiz kişiler var.

Aman Allah’ım! Ne akla hayale gelmedik şeyler söylüyor, insanın okurken bile utanacağı, yüzünün kızaracağı küfürler ediyorlar. Onlar kadar olmasa da, ahlak ve edep sınırlarını aşan beyanlarla bu arkadaşlarımıza küfürler eden, “ajan”, “proje” vs . diyen  insanlar da çıktı. Ayıptır, günahtır, yazıktır.

Eğer söyleyecek bir sözün varsa, erkek gibi isminle cisminle çık ortaya ve şöyle söyleyeceğini. Sahte kimlikler ardına gizlenip aklına geleni edepsizce söylemek sana ne kazandırır. İnsanlık mıdır bu? Müslümanlık mıdır Allah aşkına!

Senin yumurta kafanın, sahte ismin arkasına saklanarak yaptığın bu şeyler, sana ve gerçekten hizmetten isen hizmete çok şeyler kaybettirir ama laf attığın insanlara çok şeyler kazandırır. Bugün dünya yarın ahiret diyeyim, bu acı ve üzüntü veren faslı kapatayım.

Bütün bunları demekle birlikte, şu soruları da değerlendirmeye almak lazım. Mesela; bu düşüncelerin bahse medar şekilde dile getirilmeleri, bunların hayata geçmesini mi yoksa geçmemesini mi netice verir? Maksat “üzüm yemek” ise-ki ben niyetlerin böyle olduğuna inanıyorum- bu üslup “bağcıyı dövmek” şeklinde algılanmaz mı? Bu algı, çok istifade edilecek eleştiri ve önerilen yöntemleri değersiz kılmaz mı?

Yüzbinlerce insanın işinden olduğu, on binlerce insanın adi bir terörist muamelesi gördüğü, binlerce kadının ve bebeğin hapislerde çürüdüğü, yurt dışına kaçma imkânı bulanların perişan bir şekilde hayatlarını idame ettirdikleri bu zulüm zemininde, dile getirilen varoluşsal ve yapısal eleştiriler o insanları nasıl etkiler?

Eleştiriye ve eleştirenlere yönelik düşüncelerinizin çok net olduğu görülüyor.  Eleştirilerin muhteviyatına ne diyorsunuz?

 

Yukarıda eleştiri ve eleştiren arkadaşlarımıza ait düşüncelerimi açıklarken kısmen de olsa buna cevap verdim. Katıldığım tespitleri olduğu gibi katılmadıklarım da var. Maksadı aşan beyanlar olduğu gibi maksadını tam ifade edemediklerini düşündüğüm görüşleri de var. İslami düzlemde alt yapı eksikliğinden kaynaklandığına inandığım bana göre yanlış olan bazı düşünceleri var. Teşbihte benzeyen, benzetilen, benzeme noktası ve hüküm diye tercüme edebileceğim usule uymayan örneklemeler de var ki bu türlü örnekler yapılan tespitleri de gölgelendiren, istifadenin tam olarak yapılmasına engel olan faktörlerin başında geliyor. Ama bunlar üzerinde teker teker konuşmak lazım. Nitekim yakınlarım bilir, ben bir deftere her yazı çıktığında katıldığım ve katılmadığım ve neden katılmadığımı ifade eden notlar aldım. Bazıları ile de telefonla konuşarak veya text mesajı yoluyla görüştüm.

Hasılı; düşünce özgürlüğünden korkmamak lazım. Bırakınız cemaat uzmanı kesilen yetkisiz, bilgisiz, ilgisiz insanların öfke, nefret ve kin ile konuştuğu bir zeminde dertli ve uzman olan bu insanlar da konuşsun. Ama söylediklerinin altlarını doldura doldura, sahih bilgiye, istatistiki sonuçlara, hayat tecrübelerine dayasınlar görüşlerini. İyi niyet ve samimiyetten uzak olmasınlar. Haksız ithamları barındırmasın söyledikleri. Genellemeler ihtiva etmesin. Üçüncü şahıslar tarafından doğrulanabilecek ölçüde bir veri tabanına dayansın beyanları. Her cemiyet ve her toplumda var olan çürük elma mahiyetindeki insanların yaptıkları hatalarla, sistematik hataları ve yanlışları ayırsınlar.

Bizler Müslümanlar olarak “dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” ayetinin şekillendirdiği kültürün çocuklarıyız. Öyle olmak zorundayız. Dikkat edin bu ayeti ile Allah, yaratmış olduğu insana Kendini inkâr etme özgürlüğü veriyor ve bunu Kur’an’ında bütün zaman ve mekanlara ilan ediyor. Kendisini inkâr edenlerin, isyan edenlerin hikayelerini hem de onların dilinden bize anlatıyor. Özgürlük dediğiniz zaman bundan daha ötesi olur mu?

Bunu kısıtlamaya kalktığınız, “fitne, ihanet” gibi söylemlerle etiketlediğiniz zaman, bütün bütün koparlar bulundukları dünyadan. Böyle olunca da “Müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat çıkar” tespitleri sadece lafta, kütüphane raflarında yerini alan tozlu kitapların satırları arasında kalır. Hocaefendinin yıllardır söylediği hoşgörü sözleri anlamını yitirir. Birileri de çıkar bu durum karşısında haklı olarak der ki; “Bugün bunca mezâlimi yapanlar, kalkıp buraya gelse ben onlara kendi odamı veririm. Başka yerde yatarım. Karekterim bu!..” diyen Hocaefendinin bu anlayışını önce o arkadaşlara karşı kendi iç dünyanızda uygulayın.”

Yalnız söz söylerken dikkatli olmak lazım. Meşhur bir deyimde ifade edildiği gibi “Söz ağızdan çıkmadan önce insanın esiri ama ağızdan çıkınca insan onun esiri olur.” Ben bu eksende Yunus Emre’nin şu dizelerini çok beğenirim. Ne güzel şöyler Yunus:

“Sözü bilen kişinin, yüzünü ak ede bir söz.

Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz.

 

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.

Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.

 

Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini.

Bu cihan cehennemini, sekiz uçmağ ede bir söz.”

Eleştirilerin bir kısmı doğrudan Fethullah Gülen’e yönelik? 

Gülen Portresi sorunuzda da söylediğim Hocaefendi her şeyden önce bir insandır. İnsanın hamuru ise hata ile yoğrulmuştur. İnsan gerek Allah ile olan ilişkilerinde gerekse insanlarla olan münasebetlerinde hata yapar. Yapabilir demiyorum, yapar. Zira hatadan masumiyet ve masuniyet teorik planda sadece peygamberle mahsustur. İsmet sıfatı bunu gerektirir. Kaldı ki Kur’an ayetleri ve bazı hadislerde gördüğümüz üzere onların bile kendilerinin hata dedikleri ve ardından dua dua Rabbimize yalvararak af istedikleri davranışları vardır. Dolayısıyla İslami düzlemde durduğumuz yer, başta da ifade ettiğim gibi şu olmalıdır; Hocaefendi bir insandır, hata yapabilir; dolayısıyla sözleri, davranışları, kararları eleştiriye, sorgulamaya açıktır. “Adem hata etti çocukları da hata etti” beyanını yüzlerce binlerce defa kendisinden duyduk biz.

Fakat eleştiriyi yaparken yukarıda beyan ettiğim veri tabanlı olmalı, sahih bilgiye dayanmalı vs. diye ifade ettiğim şartlara burada bir şey daha ilave etmek istiyorum; o da nısfet, insaf, hakkaniyet ve adalet. Bunlar elden bırakılmamalıdır. Neden?

Çünkü Hocaefendi yaşamış olduğu nezih, sade, fedakâr hayatı ve ortaya koyduğu düşünceleri, planları, projeleri ile yüzbinlerce insanın hayatına dokunmuştur. Onların bazılarını Anadolu’nun köylerinden alıp kasabasına, bu satırların yazarı da dahil bazılarını kasabadan alıp şehire, şehirden alıp dünyanın başka başka ülkelerine taşımıştır. Yüksek idealler etrafında insanları her organize hem de mobilize etmiş ki İslam’ın yakın tarihine bakın bu çapta hem de gönüllülüğün merkezde olduğu bir organize ve mobilizeden bahsetmek mümkün değildir.

Şunu diyebilirim; sınıf atlatmıştır Hocaefendi ve Hizmet dokunmuş olduğu insanlara. Türkiye dışındaki ülkelerde de aynı şey geçerli. Özellikle Orta Asya ve Afrika gibi ülkelerde eğitim-öğretim kurumları ile ortaya koyduğu hizmetler tam anlamıyla bir başarı hikayesidir. Öyleyse Hocaefendi’yi hedef alan değerlendirmelerde bu hususun da unutulmamasını temenni ederim. Medyuniyet, vefa, şükran, saygı duyguları Müslüman ahlâkının kırlarında, yamaçlarında açan bir çiçek değil, aynı zamanda insanlığın da  lazım-ı gayr-i müfarıkıdır.

Son olarak şunu diyeyim; olan oldu. Zamanı bir daha yaşama, keşke şunlar yaşanmasaydı deme şansı yok. Bediüzzaman’ın dediği gibi burası tam da kader açısından meselelere bakılacak bir yer Müslüman için. Tabii ders almayı ihmal etmeden. Yalnız ders alırken, anokranizme düşmemeli. Dünü bugünden değil, dünü dünün şartları içinde değerlendirmeli. Yukarıda dediğim gibi bilgi ve veri tabanlı olmalı yapacağımız yorumlar. Resmin tüm karelerini görmeye çalışmalı. Göremeyenler de elbette gördüğü kareler üzerinden değerlendirme yapacak. Bunu da unutmamalı. “Sen resmin tamamını görmedin, bilmediğin şeyler var.” denilmemeli. Beri taraftan da yaşananları bir manada kutsama manasına gelecek beyanlardan kaçınmalı. Tarihi inanç alanı haline getirmenin bir çeşit göstergesidir bu. Tarih ve tarihte yaşanan hadiseler imanın esası değildir, olamaz.

Son dedim ama aklıma gelen bir husus da söyleyeyim; AKP zulmüne bir şey demedin diyenler olabilir; çok söyledim ve sözün bittiği nokta dedim nice yaşadığımız zulüm hadiseleri karşısında. Kaç defa bu başlıkla yazılar yazdım. Bir defasında “Sözün bilmem kaçıncı kere bittiği yer” dedim. Hem de 15 Temmuz’dan çok önce. Onlarla eğer bir gün adil hukuk düzeni ülkemize dönerse, evrensel hukukun esaslarına bağlı bağımsız yargı önünde hesaplaşacağız. Ömrümüz buna yetmezse, ahirette mahkeme-i kübrada hakimin Allah, şahitlerin kirâmen kâtibin ve insanin eli-ayağı, dili-dudağı olduğu mahkemede hesaplaşacağız. Bediüzzaman’dan mülhem diyeyim, yaşasın zalimler ve onların yardakçıları için cehennem.

Sizin Ahmet Kurucan olarak Hizmet Hareketi ile ilgili eleştirileriniz var mı?

Röportajın bütününe baktığınızda Hizmet ve Cemaat ile alakalı genel-özel değerlendirmelerimde yaptığım eleştirileri görebilirsiniz. Bunun ötesinde gerek bu röportajlar serisinde gerek Kıtalararası web sayfasında, gerek The Circle röportajları, gerek sosyal medya platformlarında yapılan eleştirilerden katıldıklarım da var, katılmadıklarım da. Mesela Yasir Bilgin’in sizin sayfanızda çıkan “Hizmet, Yeni Dönem ve 10 Prensip” başlığı altında sıralamış olduğu prensiplerin bütününe katılıyorum ki tersden baktığınız da bunları hayata tam anlamıyla geçirilememiş söylemler babında eleştiri olarak okumak da mümkündür. Yalnız sözünü ettiğim röportaj serisi ve yazılardaki eleştirileri teker teker saymak ve üzerinde konuşmak bu röportajın hacmini aşar.

Aklıma gelen birkaç somut eleştirimi aşağıda sıralayayım ama önce şunu baştan belirtelim; Cemaate ve Hizmete yönelik eleştiriler sistemik bir arıza mı yoksa yapı içinde bulunan çürük elmalardan kaynaklanan ferdi arızalar mı? Soru çalmadan adam kayırmacılığa kadar bugün sağır sultanın bile duyduğu ve beşikteki bebekten mezardaki ölüye kadar herkesin gündemine sokulan iddialar, ithamlar, iftiralar, yalanlar ya da gerçekler. Bilmiyorum hangisi doğru. Özgür bir basın, bağımsız bir yargı olmadığı için ülkemizde bu konuda tenkile maruz bırakılan, sosyal soykırımına maruz bırakılan bir yapı için söylenenlerin ne kadarı doğru ne kadarı yalan inanın kestirmek zor. Ama söylenenlerin yüzde biri bile doğru olsa, Ahmet Dönmez’in dediği şey aklıma geliyor; cemaat o kadar beyaz ki siyah bir toz parçasını bile üzerinde hemen belli ediyor. Halbuki başkaları deveyi hamutuyla tüketiyor. Ama onların deveyi hamutuyla tüketmesi, beyaz elbise deki siyah toz mesabesinde dahi olsa yapılanları meşru kılmaz. Bunu da ayrıca ve üzerine basa basa kaydetmem lazım.

Tekrar başa döneyim o soruyu bir daha sorayım, arızalar sistematik olarak yapılan sistemik bir arıza mı, yoksa çürük elmaların kendi inisiyatifleri, meşrulaştırıcı yorumları ve  kararları ile yaptığı şeyler mi? Eğer birincisi ise, sorun çok büyük demektir. İkincisi ise, bu her toplulukta, her toplumda her zaman var olan bir şeydir. Tekrar edeyim, var olması yapılanları meşru kılmaz.

Peki, eğer arızalar sistemik ise bunun kaynağı nedir?

Evet, bence işte asıl bakılması gerekli olan yer burasıdır. Bataklıktaki sinekler değil, bataklığın oluşmasını ve sineklerin üremesini sağlayan zemindir. Mücadeleye tabii ki sinekleri ortadan kaldırmakla başlamalı ama bataklığa dokunulmazsa sinekleri ortadan yok etseniz bile yenileri gelecektir. Çünkü o zemin başka bir şey üretmez. Bu anlamlı soruya cevap ararken Enes Ergene’nin bir tespitini hatırlatayım; “ayartıcı devlet” diyor Enes Hoca. İslam dünyasının kökeninde var olan ve  Emevilere kadar uzanan devlet sistematiğinin adıdır “ayartıcı devlet.” Ben de bu düşünceye katılıyorum.

Ne demek bu?

Kendisini öteki üzerinden tanımlayan, var oluşunu ötekileştirdiği ve yer yer düşmanlaştırdığı kişiler, gruplar, cemaatler, tarikatlar, partiler üzerine kuran bir devlet demek ayartıcı devlet. Farklılıkları zenginlik olarak kabul eden değil, aksine farklılıkları birer fay hattı gibi kabullenip gerektiğinde onu harekete geçiren devlet anlayışı. Bakın son süreçte olanlara, tarikatlar bile sokağa döküldü değil mi? Halbuki tarikatın sokakta ne işi var Allah aşkına? Onun varlık alanı tekyeler, zaviyeler, medreseler, evler, Allah ile baş başa münasebetleri itibariyle yıldızlı gecelerde yalnız bir halde baş konan seccadeler. Ayartıyor devlet bunları. Demokratik haklarını kullanma babında sokağa dökülüyorlarsa ne alâ, ama siyasallaşmış halleri sokaklarda şimdi bir çok tarikat.

Bir başka açıdan baktığınızda devlet memuru tabirinde bile görebilirsiniz bunu. Halbuki demokratik ülkelerde bizim dünyamızda devlet memuru denilen görevlinin adı “public servant”tır. Bir yazımda yazmıştım bunu Zaman gazetesinde. Halkın hizmetkarı demek public servant. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve iki ayrı ülkede aynı işi yapan kişiye verilen ünvana bakın; birinde “devletin memuru” hem de maaşını halkın vergilerinden aldığı halde, hem de halka hizmet verdiği halde; diğerinde halkın hizmetkarı. İşte devlet yapılanmasında var olagelen bu zihniyetin elbette ve elbette sosyal ve toplumsal hayata yansımaları olacaktır. Cemaatlerde de, tarikatlarda da, partilerde de, sendikalarda da vs. her türlü kurum ve kuruluşta bu kendini gösterecektir.

Tekrar söylüyorum, sakın ola ki yapılanları aklama manasına gelmesin, soru çalındı diye Cemaati toptancı ve heptenci bir mantıkla suçlayanlar, bakın şimdi soruları çalmaya bile gerek görmeyen, imtihan yapmadan istediğini istediği yere yandaş olma kaydıyla atayan yapıya ne diyecekler? Ama bu sadece bugünün sorunu değil, dünün de sorunuydu. “Hamil-i kart yakınımdır” hatırlatmasında bulunayım, siz anlayın gerisini.

Dolayısıyla bu zihniyet sorunu yapısal manada çözülmedikten, o akıl eleştirilmedikten sonra bu problem sistemik de olsa, çürük elma şeklinde de olsa çözülemez. Nokta. Çünkü devlet dayatıyor kendini. Herkesi kendine benzetiyor. Ekrem Dumanlı’nın krizin ilk günlerinden itibaren yaptığı bir tespit vardı; “İslamcılar devleti dönüştüreceğiz diye geldiler, kendileri devlete dönüştürdüler.” Doğru söylüyor; aynı şey başka toplumsal gruplar için de az veya çok geçerli.

Somut şeylere geçmeden önce bir şey daha ilave edeyim; Batı’da bahsini ettiğim ölçüde zihinsel değişim ve dönüşümü sağlayan şey şehirleşmedir. Bunun da kaynağında sanayileşme ile birlikte  köyden şehire yapılan göçler vardır. Batı ilk kuşakta olmasa bile 2. ve 3. kuşakta toplumsal dönüşümü sağlamış ve ardından bu dönüşüm siyasete, ekonomiye, kültüre vs. yansımıştır. Bizde de göç ve şehirleşme oldu. Ama Batı’nın aksine 2. ve 3. kuşak bizde dönüşümünü tamamlayamadı. Rehberlik yetmedi. Tarihi tecrübeler kifayet etmedi. Siyaset ön açmadı. Sivil toplum kuruluşları, sivil devlet kuruluşları haline geldi. Kültürel kodlar mani oldu ve neticede 2. ve 3. nesil bizde lümpenleşti, magandalaştı, kabadayılık hakim oldu. Kurtlar Vadisi ve Ertuğrul dizilerine bakın, siyasi liderlerin hal ve keyfiyetlerine bakın, bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. Çünkü alıcısı var. Toplumsal alanda karşılığı var. Bir ticari meta sanki ve para ediyor, makam veriyor, mevki sağlıyor.  Kimse Erdoğan’a, Bahçeli’ye yüklenmemeli. Bu kültür üretti o liderleri. Adamlar da alıcısı olan şeyi satıyor. Yoksa 15-16 yıllık iktidarını nasıl izah edeceksiniz?

Şunu diyerek sözlerimi bağlayayım; Batı’lı evindeki bulguru bıraktı Dimyat’a pirince çıktı ve pirinçle evine döndü. Şimdi  evinde hem bulgur hem de pirinç pilavı yiyor. Ya biz; Dimyat’a giderken evdeki bulgurdan da olduk. Köylüydük, şehirli olalım dedik. Olamadık. Köye dönelim diyoruz, dönemiyoruz. Şehirleri köyleştirelim diyoruz, o da olmuyor. Cem Yılmaz’ın dediği gibi “little little in the middle.” Ortaya karışık acınası bir haldeyiz vesselam.

Somut eleştirilerileriniz?

Öncelikle hatırlatacağım şey, gerçeklikle bağımızı koparmamamız gerektiği. Gerçeklikle bağı kopanların hayatla da bağı kopar. Kendi inşa ettikleri hayali dünyaları içinde yaşarlar. Hele bunlar karar mekanizmasındaki kişilerse, destekleyenler ne kadar çok olursa olsun onların aklı ve ürettiği projelerle bir yere varılamaz.

İki; istişarî mekanizmalarda İngilizce ifadesiyle “decision shaping” ve  “decision making” süreçlerinin baştan sona gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum. Yani kararı şekillendirme ve kararı alma mekanizmaları. Bu ikisini arasında kopukluk olduğunu kanaatindeyim.

Bu nasıl yapılacak, somut teklifiniz nedir?

“Amerika’yı yeniden keşif etmeye gerek yok.” İçinde yaşadığımız özellikle demokratik ülkelerin küçüklü-büyüklü şirketlerinden dernek ve vakıflarına, devlet aygıtını oluşturan kurumlarından uluslararası siyasi, ekonomik, kültürel vb. her türlü alanda iş yapan kuruluşlarına kadar hemen herkesin kabullendiği ve uyguladığı prensipler, ilkeler, kaideler esas alınmalı. İnsanlığın ortak ürünü olarak görmeli onları. Patenti başkalarına ait diye elinin tersi ile itmemeli. Ama bu, formlarda onları aynıyla taklit etmek, takip etmek manasına gelmez. Kırmızı çizgileriniz varsa –ki var- ve söz konusu formlar o çizgileri aşıyorsa, normlarda sadık kalarak formlarda değişiklikler yapabilirsiniz. Kaldı ki formlardaki değişiklik zenginliğin ayrı bir göstergesidir.

Tam da burada Amerika veya daha genel manada Batı da nereden çıktı dememeli. İslam tarihinden seçmeci okumalar yaparak güzellemelerde bulunulmamalı. “Kökeni bizde de var bunun” gibi enfes örnekler sunmak için maziye dalınmamalı. Doğrudur, eğer seçmeli bir yaklaşımla bu tarihe bakarsanız her dönemde çok enfes örnekler görürsünüz. Siyasi yapıda da, dernek ve vakıf türü örgütlenmelerde de, cemaat ve tarikatlarda da. Ama ya bugün? Biz neden güzellikleri göstermek için tarihin upuzun derelerinde dolaşıyoruz da harita üzerinden bir yer gösterip alın size mesela ‘2018 Türkiye’si, 2018 şu şirketi, bu vakfı, şu kişisi’ diyemiyoruz. Çünkü yok. Olması gerektiği ölçüde yok. Olmadığı için mazilerde dolaşıyoruz.

Üçüncü husus; Ertan Salık Bey size verdiği röportajda farklı bir boyutu ile dile getirmişti, ben aynı hususu bir başka şekilde ifade edeceğim; karar mekanizmalarının teorik ilmi bilgi, bilimse metotlara uygun bir şekilde elde edilen istatiksel veriler ve sahalarda bizatihi yıllarını geçiren uzmanların tecrübelerine yeterli ölçüde ehemmiyet verilmediği kanaatindeyim. Böyle bir mukayese ne kadar doğrudur bilmiyorum ama güncel ve aktüel bir örnek olduğu için söyleyeyim; AKP, Erdoğan ve etrafındaki kurmay kadrosu bu konuda çok ileri. Türkiye toplumunun nabzını bahsini ettiğim bilgi, veri ve tecrübeyi kullanarak çok güzel okudular ve hala okuyorlar. Okuyorlar da ne oluyor, ülkenin canına okudular demeyin lütfen? Haklısınız; ülkenin canına okudular ama siyasetin aklı bizim gibi çalışmıyor. İktidarda kalmayı en üst değer olarak benimsiyorlar ve işte bu okumalarından dolayı 15 yıldır iktidardalar. Bir arkadaşımım geçenlerde yaptığı teşbih içinde Necip Fazıl’ın At’a Senfoni’sinde anlattığı hipodromdaki at yarışlarına gelen insanların heyecanlarını ve coşkularını ihtilal yapmada kullandılar. Hatta şunu da söyleyebilirim; onların ilmi metotlar eşliğinde geliştirdikleri stratejiler –tabii ki sonuçları ile birlikte- yakın bir gelecekte doktora tezlerine ve  romanlara konu olacak, filmlerin senaryolarını teşkil edecektir.   Halbuki bana göre yetişmiş insan gücü açısından baktığınızda Hizmet, AKP kadrolarından hiç de geri değildir hatta önündedir ama onlar ölçüsünde bile olsa teorik ilmi bilgi, istatistiki veri ve uzmanlık tecrübelerini kullanılamamıştır. Şimdiye kadar olmadı, inşallah bundan sonra olur diyelim.

Şöyle bitireyim;

Hizmet bundan sonra yoluna demokratik, şeffaf, dürüst, hesap veren, çoğulcu bir zihniyetle devam edebilir. Aksi muhaldir. Eski usullerin –esasların demiyorum- son kullanma tarihi geçmiştir. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal”

Yukarıda bir soruya verdiğiniz cevapta dikkatimi çekti: Hizmet ve Cemaat ayrımı yaptınız. Genelde bu iki kavram gelişi güzel birbirinin yerine kullanılıyor; siz bu iki kavramı birbirinden ayırıyor musunuz yoksa?

Böyle ayırımlar yapanlar olduğunu biliyorum. Benim “Cemaat için yakın gelecekte Türkiye gibi bir ülke yok” sözümden de bu manayı çıkaranlar olmuş. Hatta Türkiye’de Hizmete gönül vermiş ve şimdilerde büyük mazlumiyetlere, mağduriyetlere maruz kalan insanların varlığından hareketle “bu cümle nasıl söylenir” denilmiş.  Bu soruyla söz konusu cümlemi açma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. İnşallah meramımı net bir şekilde ifade edebilirim:

Öncelikle pratik uygulamalar ve Hizmetin Türkiye merkezli devlet eliyle maruz bırakıldığı tenkilden hareketle bu ayırımı yapan ve temellendirmeye çalışanlar olduğunu biliyorum. Oturduğu bir zemin de var bunun. Acı da olsa kabullenmek zorundayız. Fakat bu kadar net ve keskin bir ayırımdan söz edilip edilmeyeceği konusunda özellikle kavramsal referanslar ve onu üreten akıl açısından baktığımda benim ciddi tereddütlerim var.

İsterseniz meseleye pratiği bir kenara koyarak bahsini etmeye çalıştığım referanslar ve akıl açısından bakalım. Hizmet ve Cemaat şeklinde yapılacak keskin bir ayırım, Cemaat’in dini  referanslarını bıraktığı ya da bu referanslardan bütünüyle vazgeçip gibi seküler bir hale bürünmeye başladığı şeklinde bir dönüşümü ima edebilir. Çünkü “Cemaat” dini, “Hizmet” ise daha ağırlıklı olarak sosyolojik var oluşu ifade eden bir kavram. Aslında cemaat de sosyolojik bir kavram ama sözün bu aşamasında bizim gündelik dilde kullanımımız itibariyle böyle söylüyorum.

Açık ve net; Hizmet ve Cemaat kavramlarını bu keskinlikte ayrılmasını iddia edecek bir hizmet mensubu olacağına ihtimal vermiyorum. Sanıyorum bu ayrımı yapan arkadaşlar da bunu kastetmiyorlar. Yukarıda ifade ettiğim pratik alanda, daha çok kurumsal anlamda işleyen bir aklın, sosyal ve stratejik tıkanıklığını temellendirme adına yapıyorlar. Evet, bu akıl İslam tarihi boyunca çok sorunlar yaşadı, pek çok sorunun da kaynağı oldu. Hatta bazı dönemlerde yaşanan medeniyet krizinin temel aktörü olduğu bile söylenebilir. Cemaat, Hareket, Hizmet, Camia ya da adına ne derseniz deyin siz yalnızca adını değiştirerek herhangi bir krizi ve tıkanmışlığı aşamazsınız. Benim asıl vurgulamak istediğim ve tereddütlerim var dediğim nokta işte bu.

Benim önceki cevaplarda gerek Hocaefendi gerekse Cemaat ve Hizmet diyerek yaptığım ayırım daha çok değişimi, dönüşümü merkeze alan dönem ve merhalelerini ifade eden bir tasnif. Kaldı ki Hizmet gibi hareketlere, cemaatlere  “Hareketler sosyolojisi” acısından bakarsanız değişim tüm dini ve sosyal yapılar için kaçınılmazdır ve gereklidir de. Ama temel referans çerçevenizi kaybettiğinizde sizi hiçbir değişim kurtaramaz.  Ben kurumsal aklın sık sık kendini gözden geçirip revize etmesinden yanayım. Çünkü şartlar değişiyor, çevre değişiyor, toplum değişiyor, telakki ve kabuller değişiyor. Siz ne olursanız olun bu değişimden bigâne kalamazsınız. Zaten röportajın dün yayınlanan kısmında Hizmetle alakalı sormuş olduğunuz sorulara verdiğim cevapların özü ve hülasası da bu merkezde.

Fakat dikkatimi çekiyor, bu tür değişimi tartışan ve tavsiye eden arkadaşlar kavram vaz’ ederken yaptığı temellendirmeler tam manasıyla aklı ikna, kalbi tatmin eden seviyede olmuyor. Olmayınca da karşıt tepkiler oluyor ki bu da normaldir.

Ben maksadı anlaşılır, açık ve temel inanç referansları da göz ardı etmeden ortaya konulmalı bu türlü kavramsallaştırmalar diyorum. Hepimiz insanız.  Travmatik bir ortamda olduğumuzu baştan söylemiştim. Travmayı oluşturan ortam artıcı şokları ile devam ediyor. Dolayısıyla böylesi ortamlar insanı tahrik eder, ağır tepkiler vermesine sebep olabilir. Bu ben de dahil hepimizde olabilir. Bence bu tepkileri çok görmemeli. Herkesin konuşmaya ve haklı olarak eleştirel düşünmeye hakkı var ki yukarıda verdiğim cevaplarda bu düşüncemi çok net bir şekilde hem de yorumlara kapalı bir şekilde ifade ettim.

Tekrar ifade edeyim; cemaat, hareket, camia gibi kavramların dini olmaktan çok sosyolojik var oluşlar olduğunu düşünüyorum. Hizmet gibi bir yapılanma için bunları kullandığınızda dini referansları güçlü olan tanımlamalardır hiç kuşkusuz. Eğer ayrımdan kasıt bu tanımların inanç referanslarını tartışmaksa bu konu tamamen başka bir şey. Ve öyle ulu orta, twitter, face gibi sanal dünyada tartışılabilecek bir şey de değil. Dini referanslar içinde de elbette eleştirel damarlar var. Ama dediğim gibi bu konu daha ilmi ortamlarda ve daha sakin durumlarda işin erbabının yapacağı bir şey.

Bununla farklı dil, üslup, söylem ve yöntemlerle eleştiri geliştirenlerin susmaları gerektiğini telkin ediyor değilim. Yalnızca öfke ve tepkilerden mümkün olduğunca uzak kalmaya ve salim bir kafayla bir şeyler yazmaya gayret etmeli herkes, demek istediğim budur. Tabii ki doğrudan doğruya Cemaat ya da Hizmetin dini referanslarını da eleştirenler olabilir, ‘Hizmet’ kavramıyla daha seküler referans çerçevelerini kastedebilir veya temenni edebilir. Ama bunun çok fazla kabul görebileceğini sanmam.

Sonuçta Hizmetin sosyal ve sivil seküler alanlarda faaliyeti ve yapılanması olsa da güçlü dini referanslara bağlı olduğu bir gerçektir. Bence Hizmetin temel başarısı tam da bu alanda idi, yani dini referanslarını terk etmeden modern dünya ile entegre olabilen bir hareket olmasıydı. Bunu tartışan pek kimse de çıkmadı bildiğim kadarıyla. Bu yönüyle İslam dünyasında neredeyse tek hareket idi. Enes Ergene’nin “Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı” kitabına bu gözle bir daha bakılabilir. O, kitabında bana göre  İslam dünyasında hareketlerin sosyolojisi üzerine kavramsal, sistematik, entelektüel ve üzerinde konsensus oluşacak bir çalışma ortaya koymaya çalışmıştı ve ben bunu merkeze koyan bir kitap da okumuş değilim. Dolayısıyla İslam dünyasındaki hareketlerin ve tecrübelerin yaşadığı ve geçirdiği yapısal dönüşümleri, fikri ve sosyal pratikte yaşadıkları krizleri üzerine söz söylemek kolay değil. Buna bir de bizim dünyamızda eleştiri geleneği olmadığını, eleştirenlerin “hain” “ihanet” gibi söylemlerle dışlandığını ilave edecek olursanız, söylenen sözler herkesin kendi perspektifinden gördüğü şeyleri eleştirmekle sınırlı kalıyor. Bu da iyi. Kötü değil ama daha mahruti bakışlara ihtiyaç var. Zira böylesi yaklaşımlar bazen maksadı aşan beyan, ifade ve karşı tepkilere ve neredeyse kimin ne söylediği belli olmayan karmaşık bir eleştiri edebiyatına neden oluyor.

Son olarak Hizmet-Cemaat ayırımı ekseninde sahaya ve pratik hayata ait şunu ilave etmek istiyorum:

Eğer Hizmet bir değerler, ilkeler ve prensipler hareketi ise ki öyledir, bu değerlerin hayata intikalinin illa sabit, formel, kurumsal formlarda olması gerekmiyor. Buna, dünyanın değişik yerlerde hayatını idame ettiren insanlarımız imkan, zaman, mekan  bulamayabilir. Başka faktörler devreye girip bu türlü girişimleri imkansız kılabilir.

Mesela Avusturalya’da Arzu Yılmaz hanımın yaptığı bir örneği paylaşayım ki bu ve benzeri örnekler Türkiye’de dahil dünyanın değişik ülkelerinde çok rahatlıkla yapılabilir. Kaldı ki yıllardır yapılan yerler de olabilir. Hele şu mazlum ve mağdurlara maddi yardım bağlamında yapılan faaliyetleri bile bu kategoride Hizmet olarak değerlendirebilirsiniz.  Arzu Hanım Community Center denilen belediyelerin kültür merkezlerinin mutfağını kullanmak için anlaşıyor. Cooking class-Yemek Sınıfı tarzında sigara böreği, kısır, Türk tatlıları, yemekleri vs gruplandırılarak program acıyorlar. 4-5 kişi ölunca sınıf açılıyor. Katılımcılara bu yemekler, tatlılar öğretiliyor. Muhabbetin merkezine ister istemez Türkiye oturuyor. Kültürü, resmi, sanatı, edebiyatı, müziği, siyaseti, dünü, bugünü. Her şeyin şeffaf, hiyeraraşinin olmadığı, küçük ferdi gayretlerle herkesin yapabileceği bir şey. Namaz vakti geldiğinde namaz kılınıyor, katılımcılar da seyrediyor. Bu defa muhabbetin ekseni değişiyor; onların arzu istek ve soruları ile mevzu din etrafında dönüyor.

Hizmet Medyası tabirinden ne anlıyorsunuz? Hizmetin bir medyası olmalıdır, hayır olmamalıdır diyenler var. Siz de yıllardır bu medyanın içinde yer aldınız. Gazeteci, yazar olarak çalıştınız. Süreç’te Hizmet medyası olarak tabir edilen yayın organları da çok eleştirildi. Bu konuda neler söylersiniz?

1961 doğumluyum. Muhafazakar bir ailede büyüdüm. 1976 yılında Cemaati tanıdım. İnancım ve yetiştirilme tarzım ve reşit olduktan sonra kendi tercihlerim istikametinde dini bir hassasiyetim olduğunu söyleyebilirim. 3 Kasım 1989 Zaman gazetesinin yayına giriş tarihi ve yukarıda 4 cümleyle tarif ettiğim ben, hem de İlahiyat Fakültesi mezunu olarak 28 yasındayım. Niye söyledim bunları? Aydın Doğan, Dinç Bilgin gibi basın-yayına yatırım yapan ve o günkü genel hava içinde Müslümanların hakkını hukukunu muhafaza edecek bir yatırımcımız var mıydı ki de Hizmet yazılı basınla medya alanına girdi? Evet bu cümleyi kurmak ve bu soruyu sormak içindi yukarıdaki giriş. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Meşhur olmuş deyimle müftünün keçisi çalınır, gazeteler “Müftü keçi çaldı” diye manşet atar ve siz bu yanlışı düzeltemezsiniz. Üstelik  üzerinize atılan “keçi  hırsızı” lekesini temizleyemezdiniz o zamanlar. Zaman gazetesinin kuruluşunu takip eden günlerde Yalan Haber Dosyalarını yayınlanmasının altında bu vardı.

Anokranizme düşmemeli. O günkü şartlar altında Müslümanların, İslami dindar kesimlerin hak ve hukukunu muhafaza adına ulusal basın yayında velev ki cılız bile olsa bir sesinizin olması çok önemliydi ve bu duyarlılığa sahip hemen bütün kesimlerin tasdikini, takdirini almıştı o günlerde Zaman. Düşünün basın, yasama-yürütme ve yargıdan sonra 4. güç olarak tasnif edilir. Ama bazı gazete patronları “Ne dördüncü gücü, birinci gücüz” diyorlardı veya fiiliyatları ile bunu ispatlıyorlardı. Bülent Keneş’in son yazısında  “Meğer ki ne büyük nimetmiş” dediği Merhum Demirel’in 6 defa gidip 7 defa gelebildiği kısmı bir demokrasi de olduğu için, o basın hükümetler devirip hükümetler kuruyordu. Sözün özü şu; Müslümanların mutlaka basın-yayın alanında bir sözcüsü olmalıydı.

Yukarıdan beri Müslümanlar tabirini bilerek kullandım. Zira Müslümanlar o ülke nüfusunun -siyasilerin diliyle ifade edecek olursam % 99’u bulduğu, daha da garibi o haberleri kaleme alanların bile kendilerini Müslüman olarak tanıttığı yerde ortalık “şeriat” haberlerinden geçilmiyordu. Parçalanmıştı toplum. Kırık fay hatları üzerinde oturuyordu. Kürtler, Aleviler, Liberaller, Solcular, Sağcılar, Ülkücüler, Akıncılar her an kırılmaya hazır tutulan o fay hatları üzerinde oturan diğer gruplardı. Hani şimdilerde daha iyi fark ettiğimiz, ülkenin aslında kabileler, klanlar, aşiretler, gruplar, kulüpler, cemaatler, tarikatlar, örgütler vs. halinde kendi kampının içinde yaşadığı, Türkiye’nin Batı’lı toplumlar ölçüsünde hiçbir zaman toplum (society) olamadığı dönemler o dönemler. Şimdi farklı mı? Hayır, aynı tas aynı hamam.Kökeni zihniyette. Devletin kendisini ötekiler üzerinden var etmesi demiştik yukarıda. İşte bu, o. Ayartıcı, kışkırtıcı devlet.

Diyeceğim o ki; böylesi bir dönemde Hocaefendi bu açığın farkında birisi olarak halk nezdindeki kredisini de kullanarak Medya’nın yazılı alanına Zaman ile girilmesini proje olarak ileri sürdü, iş adamları üzerindeki kredisini kullanarak maddi destek vermelerini sağladı. Ama gazete hiçbir zaman Cemaatin yayın organı değildi. Cemaat haberlerine öncelik verdiği doğrudur ama yavaş yavaş emin adımlarla Müslümanların ve daha sonraları da bütün Türkiye’nin gazetesi olma yolunda köklü adımlar attı. Sonra STV, Aksiyon devreye girdi aynı kulvarda.

Tam da burada iki soru soracağım:

Bir; başlangıçta zaruretti, bu zaruret belli bir müddet sonra ortadan kalktı. Akın İpek örneği bunun göstergesi. O zaman Hizmet medya alanından çekilemez, bunu özel sektöre devir edemez miydi? İkincisi; Zaman, STV, Aksiyon yukarıda bahsettiğiniz ölçüde Türkiye’deki tüm kesimlerin hakkını savunan, cemaatçilik, kabilecilik vs. yapmayan yayın politikasını devam ettirebildi mi? Sanırım eleştirilerin temelini burası oluşturuyor. Savaş Genç röportajına sizin çektiğiniz başlıkta olduğu gibi “Hizmetin medyası olmamalıydı” eleştirisinin dayandığı temel burası. Yoksa başlangıç itibariyle Savaş Bey’in de benden farklı düşüneceği sanmıyorum.

Bu iki soruya cevabınız nedir derseniz; önce şunu belirteyim. Anokranizme düşmemeli tavsiyesini yaparken aynı hataya düşmek istemem. Bugünden dünü okumak doğru sonuçlara ulaştırmaz bizi. Bunun üzerine bir de benim 18 yıldır ABD’de yaşadığım ve Türkiye gerçeklerini ancak basın-yayından takip ettiğimi koyarsanız, bu iki soru vereceğim cevap tam isabetli olmayabilir. Bunu o günleri sıcağı sıcağına Türkiye’de yaşayan, gelişmeleri anlık eden, medyanın içinden-dışından insanlara sormak lazım. Düşünün 2002 seçimlerini AKP kazandığında Hüseyin Çelik’in İsmet Berkan’a “Asker bize iktidarı verir mi?”  sorusunu sorduğu askeri vesayet altındaki bir rejimden ve ülkeden bahsediyoruz. Dahası aradan geçen 7 yıllık AKP iktidarına rağmen durumun değişmediği, askeri darbe endişelerinin yaşandığı, AKP’ye artık bir Türkiye klasiği olan parti kapatma davasını açıldığı bir zemin o zemin. Ben o günleri sadece 10 bin km öteden okuyarak takip ettim ama bugün o günkü yayın politikalarından dolayı eleştirilenler içinde yaşadı. Tekrar ediyorum bu iki soruya cevap vereceğim ama isabet edip etmediğimi okuyucu takdir edecektir.

İlk soruya cevabım: her şeye rağmen devredilmeliydi, o alandan çekilmeliydi diyorum. Ama şunu da ilave etmeden kendimi alamıyorum, mesela 2010’da bu yapılabilirdi diyorsanız 21 yıllık tabana mal olmuş genel kabulün bir anda  aşılabileceği konusundada tereddütlerim var. Öyle keskin çıkışlarla, ani kararlarla, radikal değişikliklerle size 21 yıldır sırtını dayamış, güvenmiş insanların güvenini yer ile bir ederdiniz bu çıkışınızla. Şunu da söyleyeyim, çok başarılı olan Bugün gazetesi ve TV’si örneğinden hareketle, eğer şartlar Türkiye’de öyle devam etseydi bunun zaman içinde gerçekleşeceğine de inanıyordum. Nitekim o dönemler bu mevzu yüksek sesle birçok mahfilde dile getirilmeye başlanmıştı. Yani bir geçiş sürecine ihtiyaç duyuluyordu ama şartlar buna izin vermedi.

Yayın politikasına gelince; siyah beyaz bir tavırla “istikameti korudu  veya korumadı” şeklinde yaklaşmamalı diyorum. Şunu görmek lazım, özellikle devlet ve hükümetin el birliği yaparak Hizmeti ayartmaya, tarlasını sürmeye başladığı dönemden sonra –ki bunun en net ve somut göstergelerini Ergenekon, KCK, Nedim Şener, Ahmet Şık ve Kürt politikaları konusunda görebilirsiniz- gazetemiz ve TV’mizin politik bir dil hakim oldu. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki ayrılığının ortadan kaldırılmaya başlandığı dönemlerde kamu adına denetim görevi yerine siyasete eklemlenmeyi tercih eden, belki de böyle görüntü veren yayınları oldu. Hizmetin medyası olması itibariyle de bu yayın politikasındaki tercih Hocaefendi başta beşikteki çocuğuna varıncaya kadar Hizmetin bütün insanlarına ve bütün kurumlarına  mal edildi. Öyle görüntü veren kaydını koyuyorum; çünkü dönemin yetkilileri yukarıda tavsifini yapmaya çalıştığım şartlarda “direkt hükümete değil, onların savunmuş olduğu değerlere destek verdik ama kandırıldık” şeklinde açıklamaları var.

Önemine binaen hem tekrar hem de özet olsun; Hizmetin medyası olup olmamasından daha önemli olan, politik bir aktör görüntüsü veren yayın politikasındaki dönüşüm idi süreç boyunca. Ama şimdiden geriye baktığımızda AKP’nin de bu dönüşümde ayartıcı bir rol oynadığı da ortada. Bir cemaat ya da herhangi bir dini ve sivil topluluğun kendine özel bir televizyon ya da medyası olması meselesi genel olarak tartışılsa daha sağlıklı bir değerlendirmeye ulaşılabilir.

Şu unutulmamalı, Türkiye’de de, gelişmiş dünyada da özel sektörel medya olgusu sanıldığı kadar kadar bağımsız ve politik söylemden uzak değil. Havuz medyasına, Hürriyet’e, Milliyet’e bakın ne demek istediğim anlaşılır.

Geçmişe bakarak ah keşke şu (da) olsaydı, olmasaydı  dediğiniz herhangi bir şey var mı?

Sanırım siz bu soruyu cemaat özelinde sordunuz. Tabii ki var. Hem de çok. Nasıl olmasın ki? Bu kadar büyük bir yıkım yaşamış ve hala yaşıyor olan bir cemaatin “keşke”leri olmaz mı? Hocaefendinin sohbetlerinin satır aralarında hatta satırlarında bile görebilirsiniz bunları. Onun bu “keşke”leri ve özeleştirileri haliyle hepimize ders veriyor. Bu röportajda hayat hikayemle alakalı sorular hariç, diğer sorulara verdiğim cevaplarda direkt veya dolaylı yolla bu keşke’leri, şöyle olsaydı’ları görebilirsiniz. “Sizin eleştirileriniz” sorusunda da zaten açıkça bir kaç noktayı belirttim. Bu gözle söylediklerim okunursa uzun bir liste çıkartılabilir.

Ama bu süreçte şahsınızla alakalı keşke dediğini şeyler var mı diyorsanız  -ki ben böyle anlıyorum veya anlamak istiyorum ve bunu tarihe emanet edeceğim bir fırsat olarak görüyorum- 4 tane örnek sıralayacağım. Bu 4 örneğin hepsi de 17/25 Aralık sonrası Türkiye’de kamuya açık gerek STV ekranında, gerek sosyal medya platformlarında gerek küçüklü büyüklü konferans ve spor salonlarındaki konuşmalar gerekse Yarına Bakış gazetesinde yazdığım ilk yazıda attığım başlık ile ilgili hususlar.

Önce şu girişi yapayım; ben özellikle 2014 Mart yerel seçim sonuçlarından sonra çok rasyonalist bir tavır sergiledim. Herkesin herkese tabir caizse Fuat Avni misali yalancı ümitler verdiği yerde, “korkma titre” edebiyatlarının başını alıp göklere eriştiği zeminde açıkça şunu söylüyordum: “AKP’nin 2023 hedefleri tutar mı tutmaz mı bilmiyorum ama bu insanlar en azından 2019’a kadar iktidarda; herkes hesabını kitabını buna göre yapmalı.” Maziye doğru kısa bir gezinti yapıp AKP iktidarının cemaati itibarsızlaştırma, Hocaefendi iyi ama çevresi kötü, Hocaefendi de kötü, bölme-parçalama, kafir ilan etme ve hatta kollektif cezalandırmalarla toptan yok etme stratejisi olduğunu söyledim. Hiçbir istihbari bilgim yoktu. Sadece İslam tarihi okumalarımdan hareketle yaptım bunu. Kaldı ki o dönemler daha tekfir ve tenkil safhasına gelinmemişti. Nitekim şimdilerde karşılaştığımız bir çok insan bana “Siz şu konferansta böyle demiştiniz; şimdi neredeyiz?” diyorlar.

Pekala ne yapıyordum ben bu konuşma ve yazılarda? 17/25 sonrası “inlerine gireceğiz” sözüyle başlayan düşmanlaştırma sürecinde devlet eliyle hem de orantısız güç kullanarak yapılan yanlışlıkları dile getiriyordum. Konuşmalar art arda yapılan seçim öncelerine gelse de seçim konuşması yapmıyordum. Sadece inandığımız değerler etrafında Hizmeti müdafaa adına konuşuyordum. “İstediğiniz partiye oy verin. İsterseniz AKP ye verin ama şunları da bilin” diyordum. Erzurum’da Aziziye Lisesinin spor salonunda binlerce insana konuşurken “Cep telefonlarınızı kapatın veya sessize alın” dedim. Ardından yanlış anlaşılmalara medar olmaması için “Kayda almak istiyorsanız alın, kapatın veya sessiz moda alın dememim sebebi konuşmanın ahengini bozar” diye açıklama yaptım. “Binlerce insanın olduğu bu salonda benim konuşmamı devlet, istihbarat ve güvenlik güçleri vasıtasıyla kayda almıyorsa, o konuşmanın dökümünü yapıp satır satır incelemiyorsa ben o devlete devlet demem” demiştim. Sebebi neydi bunun? Devlete meydan okuma mı? Hayır, kendime, anlattığım şeylere olan güvendi.

Şimdi bu arka plan üzerinden bahsini ettiğim 4 keşke’yi anlatayım:

Bir; “Hizmete hizmet etmek şereftir.” Bunu “inlerine gireceğiz” sözünün gündemde olduğu yerel seçimler öncesi söyledim. STV’de Metin Yıkar ile yaptığımız hükümetin Cemaate yönelik algı operasyonlarını merkeze alıp onları deşifre eden konuşmamda söylemiştim bu cümleyi. Bu cümleyi birileri “caps” yapmış ve Twitter’da  yayınlamış. Bağlamından kopuk bir şekilde ele alınan bu cümle o kadar çok yayıldı ki yapacağınız bir şey yok ama  beni çok rahatsız etti. Ne demek “Hizmete hizmet etmek?” Nitekim havuzun derin ve kirli sularında yüzen insanlar bunu kullandı. Hizmeti haşa ve kella din yerine koyuyor dedi. Benim kastım sizin de tahmin edeceğiniz gibi Hizmetin ortaya koymuş olduğu projelere katkı sağlayarak insanlığa, Müslümanlara, ülkemize, kültürümüze hizmetti.

İki; Türkçe olimpiyatlarına salon verilmemesi ile alakalı olarak; “Ne olimpiyatı ne salonu? Bunlara su bile yok,su” denildiği dönem Türkçe veya doğru isimlendirme ile Dil ve Kültür Olimpiyatlarının yapılacağı günlerdi ve salon bulunamıyordu. Ben de yine bir TV programında “Evlerimizin bahçelerinde bile olsa biz bunu yaparız” dedim. Çocukça hislerle devlete meydan okuma olarak okunabilir bu cümle.

Üç; Bank Asya’ya nakit paralar yatırılarak kapanmasının önlenmeye çalışıldığı dönemlerde yaptığım konuşmalarda hukuksuzluğa atıflarda bulunarak, yapılan yanlışları göz önüne sererek sizin bu mücadeleniz tarihe geçecek ve belki gelecekte Bank Asya reklamını yaparken “Devletin bile batırmadığı banka” sloganını kullanacak demiştim.

Dört; Zaman Gazetesi gasp edildiğinin ertesi gün çıkan Yarına Bakış gazetesindeki ilk köşe yazımın başlığına “Nerede Kalmıştık?” başlığını koymuştum.

İşte bu 4 şeyden dolayı keşke diyorum ben şimdi. Keşke “Hizmete hizmet etmek şereftir” yerine meramımı daha net  ifade edecek bir cümle kursaydım. Keşke olimpiyatlar için “Evlerimizin bahçesinde bile olsa yaparız”, keşke “Devletin bile batıramadığı banka” demeseydim. Keşke yazının muhtevasında bir şey yok ama “Nerede kalmıştık” başlığını o yazıya atmasaydım. Eğer bunlardan dolayı birilerinin düşüncelerini ve davranışlarını yanlış yönlendirdi isem hepsinden teker teker özür diliyorum. Haklarını helal etmelerini istiyorum. Özellikle Bank Asya’ya para yatırma meselesi şu an cereyan eden davalarda mahkumiyet için suç unsuru olarak kabul edilmesi beni dağidâr ediyor.

Başa döneyim; siz ilk paragrafta söylediğiniz üzere bu gidişatı en azından tahmin edip seslendirdiğiniz halde, o kabule aykırı bu sözleri nasıl söylediniz diyebilirsiniz. İki şeyden dolayı. Bir; devleti tanımıyormuşum. Siyasi akılla, bürokratik aklın farklı işlediğini fark etmemişim.  Belki şöyle demem daha doğru olabilir; 90 yıllık Cumhuriyet tecrübesinde yarım yamalak da olsa oturmuş, sosyal hukuk devleti normlarının hala işleyeceğini zannetmişim ama yanılmışım.. Ben değil, herkes yanıldı bu konuda. Mahatma Gandi’nin bir sözünü hatırladım şimdi. “İngiliz idaresine karşı sivil itaatsizlikle nasıl başarılı oldunuz?” sorusunu sorduklarında cevaben der ki Gandi: “Sivil itaatsizlik yoluyla başarılı olmanın ilk şartı devletin ve hükümetin temel insan haklarına saygı duyması ve bunu uygulamasıdır. Eğer devlet buna uymuyorsa orada sivil itaatsizlikle bir şey yapamazsınız.” Ben yukarıda dediğim gibi 90 yıllık Cumhuriyet ve demokrasi deneyimlerinden bu ölçüde vazgeçileceğini tahmin edemedim, edemezdim de zaten. Kimse de edemedi.

İkincisi ise; farkında olmadan Hocaefendinin tabiriyle “Cemaat enaniyeti” veya daha genel bir söylemle “güç zehirlenmesi” içine girmişim. Yoksa başta söylediğim tahlilleri yapabilen bir insanın bu cümleleri kurması düşünülemez. Bazıları belki beni temize çıkarmak için “İrticali konuşmanın akışı içinde heyecan ve helecanla maksadı aşan cümleler kurulabilir.” diyebilir.  Ama ben öyle düşünmüyorum. Bu mesele hisle, hevesle, heyecanla, öfkeyle yönetilecek mesele değil. İnsana, insanın düşüncesine, insanın hayatına dokunuyorsun. Madem ki o ekrana, o kürsüye çıktım, o kalemi eline alıp yazıyı yazdım, Yunus’un diliyle “sözü pişirip” de söylemeliydim.

Eyvallah. Hem The Circle mülakatlarının, hem de sizle yaptığımız bu güzel mülakatın sonuna gelmişken, kapanış mahiyetinde bir kaç kelam rica etsem?

Son söz yerine şunu şunları söyleyeyim; Müslümanların insanlaşmasına ihtiyaç var. Sûretâ insan olarak yaratılan Müslümanların siretâ da insan olmasına ihtiyaç var.

Aliya İzzet Begoviç’ten mülhem humanization of Muslims diyeyim isterseniz. Akleden kalplere ihtiyacımız var. İdrak eden gönüllere ihtiyacımız var. Sadece gören değil aynı zamanda bakan ve perde arkasını da müşahade edebilen gözlere ihtiyacımız var. Kur’an bu özelliklere sahip olmayan sûretâ insanlar için “Onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” der. Bizim imanı yeniden keşf etmeye ihtiyacımız var. “Ey iman edenler, iman edin” hakikatini yeninden canlandırmaya, ruhumuzu, kalbimizi, aklımızı, gönlümüzü, bedenimizi bunun tecellisi için hazırlamamıza ihtiyaç var. İbrahim Hakkı “Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde” diyor ya, Allah tecelli edecek ama o tecelli zeminini bizim kendi irade ve ihtiyarımızla hazırlamamız gerekiyor.

Bediüzzaman’ın yaklaşımı ile “taklidi imandan tahkiki imana” çıkmamıza; Hocaefendinin deyimiyle “Kültür Müslümanlığından hakiki Müslümanlığa” terfi etmemize ihtiyaç var. Ne güzel der Merhum Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç “Islamization of Muslim people”; Müslümanların İslamlaşması. Müslümanların ahlâkı yeniden keşfetmesine ihtiyaç var. Tarih denilen denizin sularında yüzüp eskilerin ahlâki davranışlarını destanlaştırma yerine, kendimizin aynı davranışları sergileyerek âbideleşmesine ihtiyaç var. En genel manada ahlâki, özel manada ise ahlâkın her çeşidi hayatımıza tatbik etmeye ihtiyaç var. Bireyselleşmeye, Hocaefendinin 1999 yılında Nevval Sevindi’ye verdiği New York röportajındaki enfes ifadesiyle “Bireyin çiçek açmasına” ihtiyaç var.

İbni Arabi, Yunus Emre ve Mevlana üçlüsünün şekillendirdiğine inandığım Türk-İslam irfanına yönelmeye ihtiyaç var. Allı-pullu laflar etmeye, bunların edebiyatını yapmaya değil, onları hayata taşımaya ihtiyaç var. Doğduğumuz gün itibariyle Yahya Kemal’in Rindlerin Akşam’ında dediği gibi, “Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapı”ya doğru yaklaşmaya başladık. Ve biliyoruz ki  “Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece”ler. İşte oraya hazırlık için yoğunlaşmaya ihtiyaç var. Kur’an, sünnet ve geleneği yeniden keşfetmeye, bu eksende tek taraflı değil, çok yönlü fikri beslenmelere, güncel tabirle çapraz okumalara, eleştirel yaklaşımlara, derin mukayeselere ihtiyaç var. İnsanı, toplumu, tarihi, geleneği müspetiyle menfisiyle bir bütün olarak kabul etmeye, seçici okumalardan vazgeçmeye ihtiyaç var. İçinde yaşadığımız dünyayı ve gidişatını iyi okumaya ihtiyaç var. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin dediği gibi “Dünya ahvalini bilmeyen ârif billah olamaz.” Sempatiye değil empatiye ihtiyacımız var. George Lackoff’un tespitiyle sempati muhatabın acısını duymadan onun ağrısını gidermeye çalışma, empati ise o ağrıyı hissederek gidermeye çalışmaktır. Günahlarımızla, hatalarımızla, yanlışlarımızla yüzleşmeye, bunları itiraf etmeye ve ardından başta Allah sonra hak sahiplerine dönüp pişmanlığımızı izhar etmeye, haklarını helal etmelerini istemeye, af dilemeye, tevbe etmeye ihtiyacımız var. Dini değerlerimizin kökeninde var olan murakabe, muhasebe, ölmeden önce ölmeyi vaaz ve nasihat etmeye değil, yaşamaya ihtiyaç var. Dokuz köyden kovsalar da onuncu köyde –ki o köy benim inancıma göre Allah’ın himayesidir- ikame etmeye ihtiyaç var. En kısa tabiriyle söylem-eylem birlikteliğine ihtiyaç var. “Aldatan bizden değildir” hadisini duvarlara asmaya değil, onu içselleştirmeye ve hayatımızın her karesine yansıtmamıza ihtiyaç var. Aksi zaten münafıklıktır. Yalan söylememeye, yalanı lügatlerimizden silmeye ihtiyaç var. Yalanı meşrulaştırıcı te’villerden, tefsirlerden, maslahat, dava söylemlerinden hızla uzaklaşmaya  ihtiyaç var. “Amma maslahat için kizb ise zaman onu nesh etmiş.” diyen Bediuüzzaman’a kulak vermeye ihtiyaç var. Ne kadar acı duyarsak duyalım ne kadar ıstırab hissedersek edelim ne kadar travma yaşarsak yaşayalım, yalanın sağladığı konfor ve avunmak yerine doğrunun incitmesini tercih etmeye ihtiyaç var. George Orwell 1984 romanında dediği “Double think/Çifte düşünceye” inanmamaya ihtiyacımız var. Çifte düşünce, doğru olmadığına kesinlikle inandığımız yalanlara kasten inanmak gibi aynı anda iki zıt şeye inanma, ikisinin de doğru olduğunu kabullenme demek. Unutmayalım “Hakkın hatırı âlidir, hiç bir hatıra feda edilemez.” Aksi takdirde, sergilediğimiz bu insanlıkla ve bu müslümanlıkla bu kadar ve buraya kadar. Daha ötesi olmaz. Nokta. Bu kadar yeter sanırım.

Son sözüm ise şu; bana sorduğunuz her soruyu cevapladım. Bunun kamuoyu tarafından  bilinmesini isterim. Düşündüğüm ve hissettiğim her şeyi açık yüreklilikle soyledim. Mahşeri, mizanı, hesabı düşündüm. Allah’ın “Şunu neden demedin, düşündüğün halde neden ifade etmedin, doğru bildiğini doğruluğuna inandığını neden söylemedin?” sorularına ve “Neden zihninin arka planında Benim rızam değil de, falanın veya filanın memnuniyet veya memnuniyetsizliği vardı” şeklinde hitabına muhatap olacağım korkusu ve endişesini taşıdım. Onun için kalemimi, kalbimin ve aklımın emrine verdim, içimden geldiği gibi yazdım. Rabbim şahit, okuyucuların da bunu bilmesini isterim.

The Circle röportajarının her birisini tarihe not düşen metinler olarak görüyorum. Bu zeminde bana da yer verdiğiniz için teşekkür ederim. Allah sa’yinizi meşkur etsin.

Ben de, öncelikle mülakat teklifimi kabul ettiğiniz için, ve dahi sorulan bütün soruları içtenlikle yanıtladığınız için size bir kez daha çok teşekkür ederim. 

Allah bes, baki heves.

 

31 COMMENTS

  1. Hizmet mezun versin . Diplomasinda da “tebrikler bir ferd olarak artik cicek actiniz” desin ve mezun gitsin evlensin ,is sahibi olsun, iyi ahlakli cocuklar yetirtirsin ve bulundugu yerde sahis neden zevk aliyorsa o alanda gonullu isler yapsin. bir organizasyon olmaktan ciksin….dogal, fitri bir hareket olsun, gecim kaynagi olmasin…

  2. İsmet sıfatı sadece Peygamberlerde var, biz de dini ana kaynak olarak o zaman ayet-hadisten öğrenmemiz gerekir, niye Gülen’in kitaplarını okuduk ki? Hata yapar oku eleştir diyorsun da, ben temeli ordan atıyorum dini ordan öğreniyorum neyini eleştirecem. Said Nursi’de buna dahili onun tek farklı ölmüş olması hata yapamaz artık kitaplarında hatalar varsa belli yeni yeni hataları olmaz. Yaşayan birinden din öğrenmeyeceksin ben bunu anladım, diyelim ki adam 80inde ben ateist oldum dedi biz napcağız? Ölen birinden de öğrenmeyeceksin onda da İsmet sıfatı yok neyi doğru demiş neyi yanlış belli değil.
    Bu hayatın da amacı dini doğru öğrenmek mi acaba diyorum, çünkü bu sürecin biteceği yok. Böyle olunca da bir ateist de çıkıp din eğitimini yasaklayabiliyor insanlar bunlarla uğraşıyor bilime vakit harcamıyor diye. o da haklı ilahiyatta bir prof olsan başka alanda olamazsın ömrün biter. o zaman da diğer bilimler gelişmez, birine güvenip ondan öğrenirsen onun kitaplarını okursan ahiretini resmen o kişiye emanet etmiş oluyorsun adamın tüm yanlış yorumlarını hatalarını alıyorsun. Sonra birileri çıkıp sana terörist diyor allah akıl vermiş niye kullanmadınız kuran’da yazmıyor muydu diyor. Burada genel konuşuyorum tüm tarikat mensuplarına yarın aynısı diyecekler, kuran varken o hocalara niye gittiniz diye. o tarikat liderlerinin kitaplarında hata var mıdır bilmem ama şuan ki müslümanca olmayan tavırlarından dolayı %100 vardır diyorum.

    Devlet bizi dönüştürdüyse, de Kuran kitap orada, yarın akp de aynısını diyecek herkes kadrolaştı bizde kadrolaştık. Devlet bizi dönüştürdü kelimesini de açmak lazım nasıl yaptı bunu, Gülen komunizm ile mücade derneklerini kurması devlet ile ilk teması diyorlar. Daha ordan statükocu-sağ-millyetçi devleti ile ilişkiler başladıysa adamlar sana Fuatdoğunun ajanı da der, Kenan evren önlerini açtı zaten bunların da der. Ergenekon-balyoz nerde avrasyacı sol kemalist varsa içeri atılması o zaman daha iyi anlaşılır. Biz o zaman milli talebe birliği gibi ülkücüler gibi derin devletin bir enstürmanıymışız. 1971-1980 darbelerinin övülmesi falan her şey netleşir o zaman. 9 mart ile 12 martçıların mücadelesi biz 12 martçıların bir aracı olmuşuz sadece tetikçiliklerini yapmışız ergenekon da balyoz da sonrada tasfiye etmişler bizi.

    Cemaat önce amacını belirleyecek dini mi yaymak istiyor, yoksa devrim mi yapmak istiyor? Müslümanların nitelik ne niceliğinin artmasını mı istiyor? yoksa Dünyadaki ya da Türkiye’deki adaletsiz düzeni mi değiştirmek istiyor ? Türkiye’de baktığımız da cemaat bir süre sonra Türkiye’deki sistemi değiştirmeye çalıştı, derin devletle mücadele çalıştı, devrim yapmaya çalıştı, elindeki kadrolara bakıyorsun sigara içiyor diye adamı kadrona almıyorsun kız arkadaşı var diye almıyorsun, kalan azıcık dar kadro ile devrim peşindesin, (devrimi burada silahsız sessiz devrim olarak kullanıyorum, türkiye’yi bir nevi demokratikleştirmeye çalışma olarak kullanıyorum). Türkiye değiştirmek amacın varsa ateisti de yanına alabilirsin herkesi alırsın milletin dini düşüncesi zaafları vs umrunda olmaz. Siyasete soyunacaksan da bu iş böyledir. Adam sigara içiyor diye üzülmene gerek olmaz insanları derviş yapmaya çalışmasın , bir avrupalı gibi demokrasi benimsemeleri yeterlidir. Tabi bunda geleneksel islam anlayışı da etkili bir insan ne kadar dindar ise o kadar ahlaklı ve adil olur bu yüzden adil düzeni dindarlar kurar gibi bir bakışı mı vardı bilemiyorum ama böyle bir şey yok.

    Yok biz dini cemaat olacağız diyorsanız da bu durumda okulların derneklerin yardım kuruluşun olur bu yani daha ötesi yok. Bunun içinde bir sisteme karar alıcı mekanizma falan komplex bir şey kurmaya gerek yok. İkisini birden yapacaksan da ikisini de ayıracaksın Kim hangi tarafa gidiyor bilinçli gidecek. Tam bir ayrılık olacak gazetenin haberinden dolayı adam gelip senin yardım kuruluşunu kapatmayacak.

    Zaman politikası haberleri Gülen’e malledildi demişsiniz de, Stv senaryosunu bile soruyorlardı ses kaydında.

    10 yıldır abd yaşayan ben analiz edemem dediniz, o zaman Gülen de çoğu şeyi analiz edemez mi oluyor bu, o zaman kararları kim veriyordu?

    • Gülen’in yeğen’ide olan naif haber spikeri (aynı zamanda avukat ve şu an hapiste diye biliyorum) 17/25 sonrası ikna turu için bizim küçük meclise de gelmişti.Küçük mecliste yapılanların hata olduğunu sertçe söyleyen birkaç kişide var ve gelen herkese sorular soruyor. Meclis ikna olmadığı gibi daha bir kafa karışıklığı yaşamaya başlıyor.Sonra kestiler zaten bunu.Sorulardan biri şuydu “İddia ediliyor, iddia ediliyor diyo sunduğunuz o haber bültenleri şu anda cemaatin canını yakıyor. İddia ediliyor diye haber olmaz. Ergenekon , Balyoz davalarında tek başınıza iddia ediliyor diye sunduğunuz haberler şimdi AKP ile mücadele aşamasına gelince cemaati dımdızlak yapayalnız bıraktı.” K.G’ nin cevabı şuydu. O bir hukuki yaklaşımdır. Doğru olmayan hiçbirşeyi sunmuyoruz ama biz mahkeme değiliz % 100 doğruluğuna karar verilmemiş henüz. Burası en önemlisi: “Biz her haberi Hocaefendi” izliyor gibi yapıyoruz ki izliyorda. Sanırım yürüyüş bandı varmış HE’ nin ve orda yürürken izlermiş haberleri muhakkak. HE’ den uyarı almayacak şekilde haber yapıyoruz. Yani HE öyle bir kontrol kurmuşki herkes kontrol edilmeden otokontrole geçmiş. Şimdi cemaatin tabanı bizler Türkiye’ de aç bırakılıp hapislere atılırken HE güzellemesi yapanlara hatırlatmak isterim. Hizmet = HE dir. Lamı cimi yok arkadaşlar HİZMET= FETULLAH GÜLEN dir. Sevabı nasıl ona yazıyorsanız buğünkü günahıda ona yazmalısınız. Hata HE’ nin 17/25 sonrası cemaatin gözünü geçmiş kredisiyle bağlamasından , insanları gerçeklikten kopartmasından , peygamber kıssalarını refere edip makul sesleri susturmasından kaynaklanmıştır.
      Birkaç arkadaşım BankAsya’ ya para yatıralım mı , yada paralarımızı çekelim mi sen paradan anlarsın diye sorduklarında ben ne dedim biliyormusunu?. Haftada 1 sohbete giden biri olmama rağmen “Hukuksuz bir şekilde bankaya el konuldu. Paranız battı dediler. Banka sahipleri trollerinin iddiası gibi AİHM falan 2 milyar eden bankaya 10 milyar geri aldılar birgün.Size bırakın 5 kat geri ödemeyi ana parayı öderler mi? Bunu sorun sonra paranızı yatırın yada tutun? Benim cevabım vermezler dedim” .Bir kısmı parasını çekti hala çalışıyor, hapse girmedi. Bir kısmı çekmedi yatırdı batarsa batsın dedi. Yurtdışında şimdi. Ama soruma hepsinin verdiği cevap aynen şuydu “Bankadan cemaat tazminat kazansa kimseye 5 kuruş vermez. Mağdur olduğumuzla kalırız.” Aslında bu cevap bize cemaatin tabanında bile oluşan algının cemaatin sadece kendini düşünen , gerisini çıkarı olduğunca, amacına hizmet ettiğince umursayan bir yapı olduğunu gösteriyor. Diyceksiniz ki öyleyse bu kadar insan neye kandı. Kısa ve net yanındaki arkadaşının tertemizliğine ve iyi niyetine.Herkesi kendi gibi görmesine.
      Cemaat Mensuplarına aynı durumda olduğumdan tavsiyem:
      1. Abi dediklerinizden zerre bişey beklemeyin. İşi batıranlar işi asla çıkaramaz.4-5 senede koca kayayı parçalatanmı birleştirecek tekrar? Allah dilerse herşey olur ama realite zor diyor.
      2. Kardeş dediklerinizle irtibatınızı sıkılaştırın. Darda olanlara imkanınız varsa yardım edin. Yoksa manevi destek verin.
      3. Manevi desteğe ihtiyacı herkesin var. Muhakkak kardeş dediklerinizle irtibatınızı kuvvetlendirin.Yalnız kalmayın, yalnız bırakmayın.
      4. Umutsuzluğa düşmeyin , düşmeyelim. Çiğ yemedikki karnımız ağrısın. Cemaati hak görüp destek verdik.Allah’ ın davası deyip destek verdik. Allah’ da davasını çıkarına kullanmayan samimi olarak sahip çıkana sabrederse güzel günler gösterecektir. Bu cemaat yeniden uçacak olarak anlaşılmasın. Bireysel sabır.Biresysel kazanç..
      5. Elinizdekileri eski günlerdeki gibi harcamayın. Çokta olsa harcamayın. Zorlansanızda harcamayın..
      6.udemy ve youtube gibi sitelerden ufakta olsa eğitimler satın alıp (bedava veya 25 liraya çok güzel eğitimler görüyorum.) boş vaktinizi değerlendirin.
      7. Asla amaçsız boş ve boşlukta gün geçirmeyin.Bu günler muhakkak geçecek ve geri dönüp o boşa geçirilen vakitlere üzülmeyelim.
      8. Cemaatten kaçıp başka cemaat tarikat tuzağına düşmeyin. Hepsinin tepesine bakın. Kendilerinin olmasa bile bir yerden bir yere giderken halkın sevyesinde bir arabaya mı biniyorlar. Çocukları, yakınları aldıkları eğitimle örtüşür bir yaşamamı sahip. Paralarının kaynağı ne.Yaşamlarını neyle idame ettiriyorlar.
      9. Abilerin renoları var yanılsamasına düşmeden her gittiğiniz ortamda yönetenleri değerlendirin. O abilerin cemaat olmasa belki bisikletleri olmayacaktıyı aklınızdan hiç çıkartmadan hüsnü zan edin.
      10. Allah’a sadece inanmak yetmez. Herzaman Allah’ a güvenin. Çocuklarınıza eşlerinize de bunu çaktırmadan işleyinki işler daha da kötüye giderse bir arada kalıp dayanabilesiniz.
      11. Asla aklınıza zarar vermeyin. Şunu unutmayın.Siz delirince , siz kendinize zarar verince çoluk çocuğunuz daha mutlu , daha akıllı olmayacak..
      12. Türkiye’ de iseniz cemaat yönlendirmesi ile hiç-bir-şey yapmayın.Ama hiç-bir-şey. Netice itibarı ile Terör örğütü üyesi olarak içtihatlara girmiş bir yapı var. Ve ondan komut alırsanız bu da bir şekilde ortaya çıkarsa yargılanırsınız.İnsanlara yardım etmek istiyorsanız ondan ona yöntemini deneyin. Şu abiye verelim o dağıtsın sakın ha demeyin. Maddi yardımın nelere neden olduğunu gördük.Bunu da suç sayıyorlar.
      13. Cemaat devletle kavga etmeye başlayınca bitmişti. Bu cemaati devlet sakıncalı gördüğü zamanlarda olmadı ama, devletle kavğa etmeye başladığı zaman oldu. Bunu görememesi liderinin yaşlanıp , analitik düşünceyi kaybetmesi, kendini olanın üzerinde güçlü görmesi neticesidir. Küçük bir güçle savunma yapılabileceğini ama saldırı yapılamayacağını anlamayacak derecede strateji bilmeyen yaşlı lider devletle savaşa kalkmış ve 40 yıllık emeği heder etmiştir. Bunu da devletle mücadele değil hükümetle şeklinde tabana yedirdiler ve hepimiz az süre yada uzun süre yedik. O yüzden devletin sakıncalı gördüğü değil , devlete diklenen tüm yapılardan, illegal tüm yapılardan uzak durun. Diklenmeye başladığında bunu siyasal zemine taşımıyorsa son sürat oradan kaçın..Kaçmazsanız çamurları eninde sonunda size de sıçrar.
      14. ASLA VE ASLA ŞİDDET SAVUNAN KİMSEYE, hiçbir gruba YAKLAŞMAYIN.
      15. YÖNETMEK İSTEYEN SİYASETE GİRSİN.SİYASETTEN KORKMAYIN.SİZ SİYASETTEN UZAK TUTULDUĞUNUZ İÇİN APTALLAR SİZİ YÖNETİYOR DER BİR BÜYÜK DÜŞÜNÜR ( Siyaset akıllı işi değil deyip siyasetten uzak duranları , beğenmedikleri aptallar yönetir.)
      16. TEKRAR ASLA VE ASLA KENDİNİZE ZARAR VERMEYİ DÜŞÜNMEYİN.AKLINIZA MUKAYYET OLUN.ANANIZ , BABANIZ VE ÇOCUKLARINIZIN SİZE İHTİYAÇLARI VAR . SİZ DELİRİNCE, ORTADAN KAYBOLUNCA ONLAR DAHA İYİ OL-MA-YA-CAK…

      Syg,

  3. Sayin Ahmet Kurucan cok doyurucu bir roportaj vermis, ama beni sasirtan iki mesele var:

    1. Hic deginmedigi “hususi hizmetler” konusu. Bu konu adeta bir “elephant in the room” olarak duruyor onumuzde. Bu konuda ne yapilacak, lagv mi edilecek? Hizmetin basina gelenlerin buyuk oranda kaynagi bu degil mi? Bir ise yaradi mi? Neden boyle bir yapilanmaya gidildigini konusunda hic bir strateji ve hedef varmiydi? Varsa neydi?

    2. “Ben yukarıda dediğim gibi 90 yıllık Cumhuriyet ve demokrasi deneyimlerinden bu ölçüde vazgeçileceğini tahmin edemedim, edemezdim de zaten” Bu sozleri nasil soylemis, inanamiyorum. 90’larda guneydoguda neler oldugunu bizzat gormus, yasamis veya duymus insanlarin bu devletin neler yapabilecegini hala anlamamasi neyle aciklanabilir?? Ya askeri darbeler? Ya 6-7 Eylul olaylari? Ya Ermeni Tehciri (ya da soykirimi)? Tum b bunlari bilip dururken farkli bir sonuc beklemek bir “wishful thinking” degil de nedir?

  4. Ahmet Abi net ve acikca ifade etmis dusuncelerini, cok kiymetli ve degerli olan her bir dusuncesi icin kendisine tesekkur ediyorum. Hadiseler nasil gelisirse gelissin, olaylar nasil neticelenirse neticelensin soylemleriniz yarinin hizmeti adina cok sey ifade edecegini dusunuyorum ve bu dusuncelerinizi cok degerli kiliyor. 15 Temmuz sonrasi hizmet okumalari adina yapilan yorum, elestiri ve dusunceler adina en guzel olani bu olsa gerek. Citayi cok yukari cektiniz ve bu onumuzdeki gunlerde konusulacak ve ortaya konulacak ger fikrin daha zengin ve rengin olacagi izlenimi bende olusturduki bu heyecan verici. Tebrikler.

  5. Efendimizin sav Mekke fethindeki tavri dostu da dusmani da derinden olumlu etkiledi. 1400 yildir hala o tavrin etkisiyle kalpler onun mesajina isiniyor ve Lesley Hazleton gibilerini hayran birakiyor.
    Ama burada karsimizda Mekke musrikleri yok… herseyin farkinda olarak yapildi butun zulumler…

    Heysey geri getirilebilinir; itibar, onur, mal mulk…ve binalar
    Ama kaybedilen canlar geri getirilemez… o kaybedilen canlardan hepimiz sorumluyuz… bari bundan sonra mert, yalansiz ve durust bir hayat yasayalim…kaybedecek neyimiz kaldi ki? Her kim bunlara sebep olduysa uzaktan ve yakindan kim olursa olsun, adilce yargilanmali ve cezasini cekmeli… Ben de 2012 bu heriflerin reklamini yaptim.. bize esek dahi aday gosterseler bunlara oy verin diyen abiler vardi … onlara kizamiyorum… kendime kiziyorum.. neden kendi aklimi ve irademi kullanmadim diye…o vefat eden ablalarin abilerin ve cocuklarinin kanlari sanki ellerimde.. o zulmun bir parcasi oldum.. kendimi affedemiyorum…bu asagilik heriflere kullandirttim kendimi…Ahmet abinin dedigi gibi guven daglarinin zirvesindeydim… cok guvendim basimdakilere(neden basimda kimse var onda mesele) husnu zannim nefsime yardim etti yada nefsim husnu zan susuyle hosuna giden siyasete bulasti.. gucun pariltisi gozlerimi kamastirdi.. ben sucluyum.. lutfen beni affedin…hakkinizi helal edin…

    • Ameller niyetlere goredir, onlara destek verilirken bu zulumler yapsilsin diye verilmedi. Ornek yanlis
      anlasilmasin lutfen, Efendimiz de ashab efendilerimizi biri maunada sehit edilsinler diye gondermemisti.

      Vefat eden abla ve abilrimize gelince ecel birdir, degismez kaidesince Rahman`a kavustular, O`ndan fazla merhamet kim edebilir kullarina. Kimse olumu istemez ama eger cennete gidisimiz bu adamlarin eliyle olacaksa rabbimin takdirine boyun egmeden baska ne yapabiliriz.

      O zamanki sartlari da unutmayalim. Danistay, misyoner cinayetlerini. Ergenekonun avukatiyim diyenler yerine karsi durdugunu dusundugumuze destek verildi. Hatadan ari degiliz, tevbe kapisi da kapanmis degil.

    • Üç günlük dünyadan bir gün erken gitmiş olsak ne kayberiz? Gidenler Allah’a(CC) bizden daha önce kavuşmuş oldular. Eğer isyan etmeyeyip Hz.İbrahim misali kaderlerine teslim oldularsa ne mutlu onlara. Necip Fazıl “Ölüm, budur perde ardından haber, hiç güzel olmasaydı ölürmüydü Peygamber” demiş. Onlar milli şairiniz gibi “Hak namına haksızlığa ölsem tapamam” dedikleri için mağdur oldular. Hocaefendi “Hakka batıl yolla gidilemez” dedi, diyor. Belki 30-40 sene sonra yakın tarihçiler cemmatin bu mert duruşunu kaleme alacaklar ve hakiki müslüman böyle olunur diye örnek gösterecekler ama biz bunu dünya gözüyle göremeyecegiz. Eğer hizmet ile tanışmasaydınız ne olurdunuz? Hizmetle tanışmasaydım belki ben anarşist olurdum. Hocaefendiyi bilmeseydim sahabeyi bilemezdim. Lütfen Hizmete Peygamberimizin emaneti gibi sahip çıkalım. Hakkı tutalım ve kaldıralım, gerekirse emanet canımızı verelim ama Hakkı tutanlarla haşrolalım. Değmezmi?

  6. Bir onceki yorumumda asagilik herifler dedigim kisiler akpnin siyasilerini kastettim. Basimdakilerden kastimda kendi mutevellim bolgem (gonullu olarak katildigim)vs . Yoksa Hocaefendinin anlasilmadigini-yakin korlugu- ve hatta ona ragmen islerin yapildigina dair daha cok veri aliyorum. Burda kult refleksiyle cemaat liderini temize cikarma gibi birsey yapmaya calismiyorum. Bizzat gozlemledigim seyleri paylasiyorum. Herne ise dogrunun o guzel huyunu mutlaka gorecegiz… keske bastan beri toplum anlamasa bile cok seffaf olsaydik..elestriyi merkeze koysaydik.. ve hatta devletinelestirmeyi, hukumetleri elestirmeyi bir ahlak haline getirebilseydik… ya leyteni!!!

  7. 1. Askeriyede ve poliste ne işiniz var.Nedir bu kadar yoğun bir şekilde kadrolaşmanın gerekçesi.
    2.Bu kadroları nasıl yetiştirdiniz ki bu adamlar silahsız 250 kişiyi öldürebildi
    3.Kadrolaşabilmek için sınav sorularının usulsüz bir şekilde ele geçirilmesi, dağıtılması, kadro karşılığı maaşlardan kesilen paraların nasıl tanımlandığı
    4.Kadrolaşabilmek için önünü kestiğiniz insanların durumu.
    5.Ergenekon , Balyoz , Donanma casusluk davalarındaki kadrolarınızın yaptığı usulsüzlükler

    Ahmet Bey’den bunlar ile alakalı bir çift laf etmesini bekleriz.

  8. MASUMLARI ALLAH KORUR.ÇOK BÜYÜK İHANET VE ZULÜM DERECESİNDE HATALAR VAR.TEVBE VE İSTİĞFAR İLE ALLAHA DÖNMELİ.ÖNCE DEVLETİ SONRA MİLLETİ SUÇLAYANLAR ŞİMDİ ALLAHI SUÇLUYOR.OMUZUMUZDAKİ KUTSİ EMANETİ NİYE ALDI DİYE.BUNLARI DUYUP DİNLİYORUM.İLK DEFA TEVBE EDEN VE ÖZÜR DİLEYEN DUYUYORUM.TEMEL ÇÜRÜKMÜŞ.ALLAHA DÖNMELİ.İMAN ETMELİ.
    ——————-
    Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. Bunlar: Hz. İsa İbnu Meryem aleyhima’s-selam, Cüreyc’in arkadaşı.

    Cüreyc, kendini ibâdete vermiş âbid bir kuldu. Bir manastıra çekilmiş orada ibadetle meşguldü. Derken bir gün annesi yanına geldi, o namaz kılıyordu.

    “Ey Cüreyc! (Yanıma gel, seninle konuşacağım! Ben annenim)” diye seslendi. Cüreyc:

    “Allahım! Annem ve namazım (hangisini tercih edeyim?” diye düşündü). Namazına devama karar verdi.

    Annesi çağırmasını (her defasında üç kere olmak üzere) üç gün tekrarladı. (Cevap alamayınca) üçüncü çağırmanın sonunda:

    “Allahım, kötü kadınların yüzünü göstermedikçe canını alma!” diye bedduada bulundu. Beni İsrail, aralarında Cüreyc ve onun ibadetini konuşuyorlardı. O diyarda güzelliğiyle herkesin dilinde olan zâniye bir kadın vardı.

    “Dilerseniz ben onu fitneye atarım” dedi. Gidip Cüreyc’e sataştı. Ancak Cüreyc ona iltifat etmedi.

    Kadın bir çobana gitti. Bu çoban Cüreyc’in manastırı(nın dibi)nde barınak bulmuş birisiydi. Kadın onunla zina yaptı ve hâmile kaldı. Çocuğu doğurunca:

    “Bu çocuk Cüreyc’ten!” dedi.Halk (öfkeyle) gelip Cüreyc’i manastırından çıkarıp manastırı yıktılar, (hakaretler ettiler), kendisini de dövmeye başladılar, (linç edeceklerdi) Cüreyc onlara:

    “Derdiniz ne?” diye sordu.

    “Şu fahişe ile zina yaptın ve senden bir çocuk doğurdu!” dediler. Cüreyc:

    “Çocuk nerede, (getirin bana?)” dedi. Halk çocuğu ona getirdi. Cüreyc:

    “Bırakın beni, namazımı kılayım!” dedi. Bıraktılar ve namazını kıldı. Namazı bitince çocuğun yanına gitti, karnına dürttü ve:

    “Ey çocuk! Baban kim?” diye sordu. Çocuk: “Falanca çoban!” dedi. Bunun üzerine halk Cüreyc’e gelip onu öpüp okşadı ve: “senin manastırını altından yapacağız!” dedi. Cüreyc ise:

    “Hayır! Eskiden olduğu gibi kerpiçten yapın!” dedi. Onlar da yaptılar.

  9. 2.bölümde geçen bir cümle var aklıma takılan ve anamlandıramadım.

    “Sistemin izin vermesi ile oldu.” cümlesi. kim bu sistem neye niçin izin verdi. sistem demekle ne kastediliyor. niçin sistemden izin alındı. kendinden bir hareket olan hizmet kimden izin aldı.

  10. ALINTI BAŞI
    “Hatipoğlu Hoca, halifenin illa Kureys kabilesinden olmasının şart olmadığını savunuyor, o abimiz ise tam aksini. Hoca delillerini ileri sürüyor, bizim hoca abimiz de deliller sunuyor. Ben bu ikilem içinde halife Kureyşten olmalıdır canibinde yer aldım ve neredeyse her ders Hatipoğlu Hocamız ile yaptığımız müzakerelerde baş rol oynadım.

    Hikayenin ikinci kısmı daha da ilginç. Hocaefendinin yanında ders okuyoruz. Bir gün ihtimal Buhari dersinde bu mevzu gündeme geldi. Hocaefendi; “Halifenin illa Kureyş kabilesinden olması şart değil. Bu o günkü konjonktürde Kureyş’e bakış açısının ürünü. Siyasi bir yaklaşım. Dini değil. Amaç da toplumun Kureyş’ten bir insanı daha kolay kabullenecek olması.” Ben orada koptum. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Hatipoğlu Hocanın dediği aynı şeyi söylüyordu Hocaefendi. Kendi kendime biz boşuna mı mücadele ettik diye içimden geçirdim.:))”
    ALINTI SONU

    Benim için de hikayenin ikinci kısmı daha ilginç. Ahmet Kurucan, Hatipoğlu’nun pozisyonunu ilmiyle değerlendirip karşı pozisyonda yer almış. Gülen, Hatipoğlu ile aynı şeyi söylediğinde ise ilim falan hikaye olmuş, ve olduğu gibi kabullenip hatayı kendisinde görmüş. Bir de Kurucan tutmuş İmam-ı Azam’ın talebesi olup bazı konularda onunla aynı fikirde olmayan İmam Yusuf ve İmam Muhammed gibi büyük imamlardan sitayişle bahsediyor! Kendisi Gülen karşısında o duruşu sergilese belki de o da İmam Yusuf ve İmam Muhammed kıymetinde biri olup çıkabilirdi.

    Neyse benim sormak istediğim soru şu. Gülen nasıl bir kimliğe sahip ki onun karşısında kişinin ilmi iptal oluyor? Hocaysa, Hatipoğlu da Kurucan’ın hocasıymış.

    Gülen’e atfedilen bu durum nedir? Peygamber mi, değil! Peki Şiilerdeki yanılmaz ve hata yapmaz İmam anlayışı bizde var mı, yok!

    O zaman olay nedir arkadaşlar? Haşa Allah’tan onunla ilgili bir bilgi mi geldi size?

    Bence olayın koptuğu, tüm cemaatin yanıldığı ve kolayca manipüle edilebildiği nokta burası!

  11. Hayırdır dumanlıda hizmeti devletin kölesine cevirdi kendisi müdür ol madan önçe neydi bilmiyorum ama müdür olunca iyi bir devletçi islamçılara iyi bir hizmetçi oldu hata hizmeti siyasilerin kapı kulu yaptı sayın Kurucan tıpkı Demirel gibi konuşuyor Kurucan hizmet kurumların başında olanlarla ilgili zerre kadar eleştiride bulunmuyor bulunmadığı gibi birde onların kendilerine perde yaptıkları cümlelere atıf yapıyor hizmetin zirvesi cemaata hesab vermeli ilk hesabı H E vermeliler hicte verecek gibi görünmüyorlar hizmetin üst kademeden daha çok çekeçeği var

  12. Vicdanli, munsif, makul bir insanin ayaklari yere basan, net, gecerliligi din ve temel insani degerlerle tesbit ve tahkim edilmis bu mulakati bircok insanin duygu ve dusuncelerini yansitmasi acisindan umitbahs olmustur.

    Tesekkurler.

  13. Ahmet abi ben ne olacakları görüyordum da HE biz haklıyız biz kazanacağız deyince tabanı gazladım ,devlete kafa tutacak akıldan uzak laflarla tabanı Banka dan Allah’ın davası sonucu çıkarttım demek istemiş de diyememis gibi.Heryol tek adama ve onu ikna eden dar oligarşik kadroya çıkıyor.O gecede en ufak dahli olan açıkça gelsin adam gibi tabanı kandırdık onları gökteki yıldızlara bakittik ,bizi alın desin.Delikanlı olan ya adam gibi kendini verilerle savunsun yada suçu varsa adam gibi gelsin söylesin,cezasını çeksin.
    Bildiğim kadarı ile cemaatin fetva makamı Ahmet Hocadır.Darbeye karışma varsa fetva makamı fetva vermeden olmaz.Bu konuda da soru beklerdim doğrusu.Sanki bu röportajları doğuran 15 temmuz değil gibi hiç detaya inilmemiş.Bir Ahmet Donmez hariç diğer röportajlar hep suya sabuna dokunmama uzerine.
    Syg,

  14. Cemaat 15 temmuz da masum mu değilmi?
    15 temmuz un herhangi bir aşamasında yer aldımı?
    Adil Öksüz kim ve kime hizmet ediyor du?
    Kpss ve benzeri sınavlarda cemaatten birileri soru çaldı mı yoksa yazılanlar iftira mı?
    Ve benzerlerini çoğaltabileceğimiz cemaate atfedilen suçlamalara, sorulara lafı eğip bükmeden, demogojiye girmeden, dürüstçe,IQ su en düşük olanımızın bile anlayabileceği şekilde cemaatin en tepesindeki insanlardan cevap verecek birileri var mı?
    Bunlar ve benzeri sorulara özellikle hizmet hareketine gönül vermiş insanları tatmin edecek cevaplar verilmediği sürece geleceği konuşmanın çok anlamı yok kanaatimce.

  15. Cemaat dışından bir insanım, hariçten gazel okuyan saygısız bir insan gibi görünme riskini göze alarak bir soru sormak istiyorum: Ahmet Altan gibi insanlar, başlarına gelecekleri kolayca kestirebildikleri halde, bildikleri doğruları ısrarla söylemeyi sürdürdüler, ve tam da öngördükleri üzere hapse atıldılar. İhsan Eliaçık, eski MAZLUM-DER genel başkanı Ö. F. Gergeroğlu, KHK ile üniversitesinden atılan Cihangir İslam, Furkan Vakfı yöneticileri ve daha yüzlerce insan ellerindeki sınırlı olanaklarla tüm riskleri göze alarak bildikleri doğruları söylemeye devam ediyorlar. Tuhaf ve insanın hem aklını hem de vicdanını rahatsız eden şey, Ekrem Dumanlı’dan bilmem kime varıncaya kadar, kimi istisnalar dışında, bilindik isimlerin hemen hepsinin kendini yurtdışına atmış olmaları. . . Birer Cemaat üyesi olmayan Ali Bulaç, Mümtaz Er Türköne, Şahin Alpay içeride, gazetenin tepe yöneticileri yurt dışında. . . Burada bir tuhaflık var. Cemaat tepe yöneticileri temiz ve masum insanlar olsalardı, kirli gizli hesaplara karışmış olmasalardı, Hizmet’e gönül vermiş onbinlerce insanın barışcıl yöntemlerle desteğini alır, meşru yollardan adaletsizliğe karşı koymaya çalışırlardı. Dar bir yönetici elitin gayr-ı meşru hareketlerinin bedelini suçsuz Cemaat üyeleri ödüyorlar. Hemen herkesin yanıt ihtiyacı duyduğu soru basit: F. Gülen ve çevresindeki yönetici elit darbe girişiminin neresinde? Bu ropörtajlarda kimse bu soruya doğrudan yanıt getirmiyor. Genel ve soyut bir “F. Gülen de bir insan, hiç kimse hatadan azade değil. . . Cemaat gibi geniş insan topluluklarında zaaflar olur, ve bu kaçınılmazdır. . .” retoriği etrafında dönüp duruluyor. Uzun ve dokunaklı onlarca paragraftan hiç değilse bir tanesinde bu soruya değinir samimi olan insan. Adil Öksüz meselesi, basit bir “Valla MİT içimize sokmuş bu adamı. . ” demeğe getirilerek geçiştiriliyor, “Ne işimiz vardı bizim orduda Emniyette gizli saklı kadrolar kurup bunların başlarına birer imam atmaya?” türü basit ve haklı sorulara kimse yanıt vermiyor. Türkiye’de halkın gaddarlığa uğramış insanlara aktif olarak sahip çıkmaktan korktuğu doğru. Ama, ne Deniz Gezmiş, ne Adnan Menderes böylesine nefret nesnesi haline gelmedi. Halkın bir bütün olarak Cemaat’e gönül veren sıradan insanların yaşadıklarına bu kadar kayıtsız kalması, hatta düşmanlaşmasında Cemaat’in hiç mi sorumluluğu yok? Cemaat’i yönlendirenler değil mi çok öteden beri Cemaat’e soğuk ve kuşkuyla bakılmasına yol açan şey? Cemaat gerçekten çok temiz ve masum olsaydı, onun terörist bir yapılanma olduğu iddiası üzerinde toplumun bütün kesimlerinin ikna edilmesi bu denli kolay olur muydu? Onbinlerce masum Cemaat gönüldaşı, bir anlamda yönetici elitin suçlarının vebalini ödeyen masum insanlar durumuna düşmediler mi?

    • Çok doğru tespitleriniz var aynen katılıyorum.
      Cemaatin lider kadrosu tahminimin ötesinde korkak imiş. insanlar özellikle darbe ile ilgili sorulara net cevaplar bekliyor ama anladığım kadarıyla bu soruların cevapları ahirete kalacak. Bende şu süreçte işinden gücünden olmuş, sağlığından da olmama mücadelesi veren bir mağdurum ve çevremde (mağdurlar içerisinde) hakkını helal etmeyen işi öbür tarafa bırakan çok insan var. Hem bizi bu duruma düşürenlerden hemde o insanların kucağına bizi atanlardan hem bu dünyada hemde ahirette hesap sorabilmeyi bize nasip eyle diye dua ediyoruz . Bu dünyayı bilemiyorum ama İyi ki ahiret var.

      • Mehmet Bey,
        Uğradığınız mağduriyetlerin beni üzdüğüne inanın. Ben bir solcu olarak binlerce insana reva görülen adaletsizlik ve haksızlıklardan vicdanen rahatsız oluyor ve üzüntü duyuyorsam, Türkiye’de yaşayan milyonlarca insan çok geçmeden gerçekleri anlar bir gün, ve onlar da sizleri bu kadar sahipsiz bıraktıkları için vicdani bir rahatsızlık duyarlar. Başımıza ne geliyorsa bu kutuplaşmadan, dindar-seküler, Türk-Kürt, Sünni-Alevi olarak birbirimize yabancılaşıyor olmamızdan geliyor. Aklımızı, vicdanımızı ve sağduyumuzu kullanamaz hale gelince, adı şu ya da bu olan liderleri kutsayıp peşlerine takılıyoruz, istismar ediliyoruz. Çok güç de olsa, acılarınızı bastırmaya, hayata küsmemeye çalışın. Olan biteni gören insanlar da var, sizlerin iyi insanlar olduğunu bilen insanlar da var, toplasanız sayısı bir kaç yüzü geçmez istismarcılar yüzünden onbinlerce masum insanın hayatının tarumar edildiğini gören insanlar da var. Kalben sizlerin, Ahmet Altan’ların, Mümtazer Türköne’lerin yanındayız. Bugün yaşadığımız çaresizlik duygusu, sizlere ve bu insanlara sahip çıkma konusunda yaşadığımız çaresizlik duygusu kalıcı değil inanın. İnancımız ya da düşüncemiz ne olursa olsun, koşullar ne kadar zorlu olursa olsun, elbirliği ile bu günleri geride bırakacağız, tüm insanlarımızın barış, huzur, karşılıklı saygı temelinde yaşayabildiği bir ülkeyi hep birlikte inşa edeceğiz. Başımıza gelebilecek en büyük felaketlerden biri umutsuzluk ve hayata küsmek olur. Hepimiz bundan sakınmak için birbirimize sığınalım, birbirimizden güç ve umut devşirelim. Çok içten sevgi ve kardeşce selamlar. . .

  16. Oncelikle bu roportajlarda katkisi olan herkese tesekkurler.
    Anlasilan bu perde de sonra gelinmis bulunmaktayiz.

    Yeri geldi, bircok akademik calismalar ve ogretilere sahit olduk.

    Yakin gecmis ve simdi ki Turkiye ve Dunya da ki siyasi durumlara degisik acilardan bakildi.

    Yasanmis bircok tecrubeler anlatildi. Ozellikle de, dogudan batiya gocle ilgili.

    Yeri geldi, gecmisten, hatiralar, ozellikle de guzel nostaljik hatiralar gozlerimizin onune tekrar geldi.

    Vatan, ulke sevgisi buruk da olsa kendine yer buldu.

    Ve tabiki hizmetin bu asamada gercekten kritige tutulmasinin temeli atildi.

    Daha bircok konu gundeme geldi.

    Agirlikli olarak, hizmetin kritigi yapilirken detaylardan bircok yeni seyler ogrendik.

    Hiyerarsik yapinin nasil porsuyebilecegini ogrendik.

    Hizmetin elite kesminin pozisyonlari ile ilgili ciddi uzucu hayal kirikliklarinin oldugunu ogrendik.

    Nefis muhasebesi ve ihlas konulari, cok ciddi gundeme geldi.

    Hizmetin elitlerinin nefis muhasebesi ve hesap verme konusunda direnci bu perdede maalesef kirilamadigina sahit olduk.

    Adalet ve hukuk en on plana cikan konulardandi. Hem hizmet ici hemde Turkiye de ve dunya da, hemde dinde ki yerinin onemi bahis mevzu olmasina ragmen gereken karsiligi bulamadigina sahit olduk.

    Hatalar ve Problemler ortaya konmaya calisildi.

    Hatalar ve problemlerin bundan sonra olmamasi icin yuzeyselde olsa yapilmasi gerekenlerle ilgili tavsiyeler vardi.

    AMA, YAPILAN HATALAR VE YANLISLAR’IN HESABININ SORULMASI HIC YOKTU. BIRCOK DOSYA TOZLU RAFLARDA UNUTULDU. KIMSE, AMA HIC KIMSE KENDINDE HATA BULMADI. (SAYIN KURUCAN’DA DAHIL)
    cok ilginc degil mi?

    Yorumcularin katkisi cok buyuktu. Bircogu, yasadigi film senaryosu gibi hayatlarindan kesitler paylasti.

    HE’yi savunalim derken, kas goz cikaranda coktu. Anti parantez, HE’ nin gercekten savunmaya mi ihtiyaci var ki, zannetmiyorum. Kendisi, kendi savunmasini pekala yapabilir. Ana konu, HE cevresinde ki elitlerin, kast olusturmasi sanki. Belki, HE, bu kast’a neden musaade etti, mudahale etmiyor diye sormak istiyorum.
    ……………….
    Son olarak, Sayin Kurucan’in roportajina donmek istiyorum;
    Akademik ve dini bilgi olarak siradan bir insanim.
    Cok dolambacli yollardan anlatilan konulari anlayamiyorum. Cumlelerin icerisinde kayboluyorum. Kafam karisiyor.
    Ahmet hocam in, konulari cok dolandirdigini dusunuyorum.
    Dinimiz ve degerlerimiz gunes gibi pas parlak. Bulutlandirmaya hic gercek yok.
    Sayin hocam hhe.

    Tahmin ediyorum, akademik ve ilmi kariyerinizde, ortadogu pek olmamis. Onun icin Turkiye ve bati esintili yaklasimlarla meseleleri anlatmaya calisiyorsunuz. Keske, ortadoguda 5-10 sene zaman gecirseniz. Misir olabilir, yada baska biryer. Hemde bir degisiklik olur, 18 sene sonra sizde tum ailenizle birlikte hicret etmis olursunuz. HE’nin yanina istediginiz zaman yine gider gelirsiniz.
    (HE’nin yanina istedigi zaman girip cikmayi hak etmeyen nadanlar, kadirnasinazlarda var.)

    Evet, Efendimizin hadisinde bahsedildigi gibi,
    “Sizden evvelkilerin helak olmasina sebeb Asillerin kayrilmasiydi. Devaminda Efenedimiz ne diyordu, “Kizim FATMA(R.A) dahi olsa…….”
    Cok net.
    Cifte standard yok. Torpil yok.
    Asiller,Elitler yapinca kayrilma yok.
    Nasil Sefiller yapinca cezanin tatbiki aninda yapiliyor, aynen oyle, asillere de uygulanmasi gerekiyor. degil mi?
    Aksini dusunmek, tatbik etmek, helak olunmasina sebep.

    Sayin Ahmet hocamdan, lafi hic dolandirmadan, hak karsisinda net konusmasini, ve net cevaplar vermesi beklenirdi.
    Soruyu calan, cezasini cekecektir.
    Bu Kim olursa olsun. Ister asil olsun, isterse sefil. ISTER SIZDEN OLSUN ISTERSE SIZDEN DEGIL. AMA NET BIR GERCEK VAR KI, ALDATAN, RESULULLAH’TAN DEGIL…

    SAYIN AHMET HOCAM CEVRENIZE BIR BAKIN, YASANAN HADISELERE BIR BAKIN, IDARECI ARKADASLARINIZA BIR BAKIN! ONLARI KORUMAYA DEVAM MI EDECEKSINIZ? YOKSA DOGRUYU MU SOYLEYECEKSINIZ?

    Sizi taniyan, idareci arkadaslarinizdan bazilari, yorumumu okuyanlar, cok kizacak, belki bazi yakistirmalarda bulunacaklar, ama olsun, dogru bildigini soylemek bir vazifedir diye dusunuyorum.
    Her dogru heryerde soylenmez diyeceksiniz belki ama, o zamanda hic gelmiyor be abisi.

    Kampin koridorlarinda asili ayet ve hadise bakin diyorsunuz, buraya rahatlikla yazabiliyorsunuz!
    Ama kendi idareci arkadaslariniz soz konusu oldumu, karsisinda ki insanlara
    “SUKUT ORUCU” tavsiye ediyorsunuz! Aman Allah’im bu nasil bir tenakuz…
    Birilerini susturdunuz, ve yapabilecekleriniz varken yapmadiklariniza ne demeli…

    Ahmet hocam, kiymetli hocam, sizi hep severek okur takip etmeye calisirim. Bundan sonrada calisacagim. Cok kiymetli, cok donanimli, caliskan, bu derecede yetismesi zor nadir insanlardansiniz. Allah(cc) istikametten ayirmasin.

    Yukarida ki yaziyi okurken, hemen asagiya, buraya, yorum kismina geciyorum, cunku, yazi uzun, alto cizilerek okunmasi gerekli ve bazi tespitlerde kritize edilmeli.

    Sayin hocam, genelde, HE ve hizmet hakkinda ki tespitleriniz cok guzel. Cok guzel resm ediyorsunuz. HE nin ordan anlattiklariniz, bambaska kiymetli. (HE’nin orasi, kamp, nasil bir yer? Suna benziyor mu? Yavru kuslar icin bir kus yuvasi,
    Civcivler icin, annelerinin kanatlarinin alti,
    Dua buutlu, insaninin icine huzur veren,
    Dertlerden, korkulardan uzak bir yer,
    mi?
    Burda omur boyu yasanir be kardesim.

    Neyse, donelim yaziya. Yukarida diyorsunuz ki, Ahmet Donmez den misal veriyorsunuz, hizmetin leke goturmeyecegi ornegini hatirlatiyorsunuz. Eyvallah.

    Sonra, tutup curuk elmalar mi yoksa sistematik hatalar mi diyorsunuz! Sanki, curuk elmalar yapiyorsa pek onemli degilmis gibi mana katiyorsunuz.
    Sistematik hatalar meselesi, apayri ele alinmali. Curuk elmayla ne alakasi varsa…
    Gelelim curuk elmalara; biliyorsunuz, bir curuk elma bir sepetteki diger saglam elmalarida kisa zamanda curutur. Kaldi ki icinizdeki ve etrafinizda ki curuk elmalar, 10 larca sene ayiklanmadan orda duruyorlar ve sepet cok feci kokuyor, kusturacak kadar. Sayin hocam, bunlara deginmemissiniz ve sanki bu sekilde pazara goturuyorsunuz.

    Diger cok onemli itikadi bir konuda; soru calma, hirsizlik yapmayi, oyle bir karsilastiriyorsunuz ki, insanlarin itikadiyla oynuyorsunuz gibi geldi. Soyle;
    Oncelikle, dini kistaslardan, hirsizlik yapmanin haram oldugunu net ve duz bir sekilde, egmeden bukmeden soylemelisiniz.
    Sonra, baskalarinin yapmis oldugu, zahiren cok daha buyuk haramlarla karsilastirip, daha kucuk haramlar, haram degilmis gibi sunuyorsunuz! Allah(cc) korusun. En kiss zamanda duzeltin.
    Neymis efendim, onlar, imtihansiz ve mulakatla, hamili yakinim mantigiyla cok buyuk gunahlar irtikap ediyorlar, onlarla karsilastirinca, sanki sizin yaptiginiz kucuk gunahlarin bir kiymetli yokmus!!!!!!!
    Tovbe Estagfurullah….

    Yazinin devami cok guzel. Tekrar yukari citim ve asagi yoruma dondum.

    Genellikle aktuel konulara girilmis ve istifade ettim.

    Ilk defa duydugum birseyde “Cemaat Enaniyeti” orjinal bir tespit.

    Ahmet hocam, sizin 4 keskeniz e bir 40 yada 400 cemaat keskesi daha eklenebilir.

    Yazinizin sonuna giriste, bahsettiginiz muslumanlarin insanlasmasi muhtesem bir tesbit.
    Ne olursan ol, once insan ol,
    sonra Islam,
    sonrada ne olursan ol.

    Son kisimda ki temennileriniz de muhtesem. Fantastic.
    ALLAH(CC) YASAMAYI VE TEMSIL ETMEYI NASIP ETSIN.

    En son soz olarakda, sizinle ayni fikirdeyim.
    Bu roportajlar tarihe not dusulecek. Ansiklopedi de ki Uhud(misal) sonrasi, dirilisin ilk chapter larindan olacak.

    Bende, The Circle’a bu zeminde bizlere de yer verdigi icin tesekkurler ederim.
    Degerli calismalarinin devamini dilerim.

    Saygilar.

  17. Suallerim Var…

    Ropörtajın altına yazılan değerli yorumlara baktıkça bu konuda mğtlaka cevabı olanlar vardır ve ben o değerli kalemlerden cevap bekliyorum

    1- Bu dünya ölçüleriyle denetim ve ceza müessesesinin olmasının mümkün olmadığı bir yapı neden hiyerarşik bir yapı çevresinde büyütülür. Düşündükçe bir devreden sonra eklemlenmiş yapı temsilcilerinin bu hedefi bilerek ve isteyerek ünümüze koyduğunu ve bir bitirme projesinde bizi kullandığını düşünüyorum.Zira bir yapıyı bitirmenin iki yolu vardır. a) Arsızca, kontrolsüz büyütmek b) Kadrolarından devşirmek…

    2- Cılk olmuş, sittin sene üzerinde oturulsa artık bir civcivin çıkmasının imkansız olduğu mevcut yumurta bir an önce sabırla üzerinde gayret edenlerin altından alınmalı mı.Hatta bizzat üzerinde oturanlar yada farkında olanlar tarafından yumurta kırılmalı mı.Bu sualae vazifemiz oturmak , civciv çıkarmak Allahın vazifesi diyerek , sonuç odaklı değil süreç odaklı düşünün demeyin lütfen.Bu cevap bu bağlamda kullanılamaz kanaatindeyim.

    3-Şahit olduğum yaklaşık 30 sene içinde düşünmeyen , muhakeme etmeyen, tenkit etmeyen baskın bir çoğunluk oluştu.Bunun önü neden alınmadı.Çetele, hedef bizleri nasıl bu kadar kör etti. ‘ Ben dedim diye kabul etmeyin , mikyasa vurun altın ise alın değil ise tüm gıybetlerle beraber bana iade edin ‘ diyen bir üstadı dikkat dışı tutarak istediğimiz gibi yorumladık ve çok hayati şeyleri ıskaladık mı…Bir dostun mantık hatası ifade eden cümlesiyle ‘ 100 metreden atlayıp dünyayı ıskalamak ‘ bahtsızlığını mı yaşadık.

    4- Medenilere galebe ikna iledir diyerek , medenileri hep dışımızda arayıp içimizde olan fakat farklı fikirler ifade eden herkesi bedevi görerek iknaya değil icbara gerek var deyip üzerlerine at mı sürdük.

  18. Fabrika ayarlarindan uzaklasmak ne demek ise, iste o oldu.
    Kapasitesinin uzerinde yukleme oldu. Yuklenen dosyalarin icerisinde bir suru maddi manevi virusler vardi.
    Format gerekiyor demek ki?

    Misyondan uzaklasildi. Cemaat fertlerine misyonun ne oldugunu sorsaniz, tahmin ediyorum, bircogu dogru cevabi veremeyecektir. Buyuk Ihtimalle, misyonun, okul acmak, is adamlari dernegi kurmak gibi cevaplari alacaksiniz.

    Daha once hizmette ne vardi? Daha once bircok meselenin temeli olan HAK, HUKUK, ADALET vardi.
    KILI KIRK YARARCASINA YASAMA DUSUNCESI vardi.
    BEKLENTISIZ OLMA, BASKASI ICIN YASAMA vardi.
    Bu baglamda AKSIYONER olma vardi.

    Yukaridakilerin neticesi ne oldu?
    HALKIN TEVECCUHU oldu.
    Bu teveccuh, Allah’in inayatiyle, cemaatin en buyuk yakiti, ve ivmesi oldu.

    Zamanla, degerlerden ve prensiplerden uzaklasma ve porsume basladi. Bir suru yanlisliklar birbirini takip etti.

    Gelinen nokta itibariyle, Halkin Teveccuhu maalesef kalmadi, yada yerlerde surunuyor.

    Birkac ornek:

    -Cemaatin icerisinde belli konumda ki idareciler, maalesef dunyalasmanin en guzel ornekleri oldular.
    George Orwell in ‘hayvanlar ciftligi’ romaninda ki sonu sergilediler ve sergilemeye devam ediyorlar.

    -Hatta bu sayfada ki roportajlara bile katlanamiyorlar. Guard’larini almis durumdalar.

    -Birgun, bir ulkenin imamina, bir konuyla ilgili yuzlesmeye gerek oldugunu soylemistim.
    Ortada, iftira vardi.
    Maalesef Kabul etmedi ve iftirayi atanlarin tarafi oldu. Kasemle yemin ederek soyluyorum, buna benzer cok hadise yasandi. Yardimcilarindan biri de, ilahiyat mezunu, esnaf mesullugu falan yapiyor. Gelen gidenle ilgileniyor, geziyor,tozuyor. En basta ki iftira meselesi, bu hocamiza intikal ediyor. “Evet yuzlesilmesi gerektigini soyluyor, ama abisinin musaade etmedigini ve yapabilecegi birsey olmadigini ekliyor”. Iftiraya ugrayan adamda, Ben size sadece, ” Haksizlik karsisinda susmanin ne demek oldugunu hatirlatiyorum diyor, hatirlatiyor” herkes yoluna gidiyor. Bu hadise en az 5-6 sene once yasaniyor.

    (Engine Sezen Bey in, Rota haber den naklettigi son yazisi ‘Kayip Cocuklar’i herkese tavsiye ederim)

    -Baska birtanesi, Turkiye de Cumhurbaskani ve Basbakandan daha onemli oldugunu dusunuyor ve bunu dile getiriyordu. Dusunebiliyor musunuz? Guler misin Aglar misin?

    -Hirsizliklar, usulsuzlukler.

    Bir nefesde 100 tane ornek verebilirim…

    Porsume, 15 temmuzdan cok once baslamis. Belli ki, 2000’lerde azar azar baslamis, cinas dan kinaye Akp ile yasit sanki.

    Nasil ki cemaatin, sadece Akp ile olan iliskeri degil, siyasetle olan iliskileri, prensiplerine ayrkiri icraatleriydi.

    Bu zaman zarfinda, otekestirmeyi en ala cemaatin kendisi yapti…

    Ayrica, kendi icerisinde, Iran sii cemaatleri gibi dokunulmazlik anlayisina burunduler.

    “Milletimin imani tutusmus yaniyor, ona dogru kosuyorum, birisi celme takmis me ehemmiyeti var” eskiden mesele buydu.
    Birinci dunya harbi var, radyodan ve gazeteden takip bile edilmiyor…

    Evet simdi, arac ve metodlar biraz degisebilir ama, ana fikirden, ana davadan da uzaklasildigina sahit oluyorsunuz.

    Ustad ve hizmetin davasinda, 15 temmuz zatinda cok onemli bir hadise ama insanlarin imanlarinin yandigi bir yerde, ehemmiyeti de olmasi gerektigi kadar olmamali.

    Hulasa,
    Fabrika ayarlari, bellegin en temiz hali,
    HAK, HUKUK ve ADALETIN TEMSILINE GERI DONULMELI.

    EMANETIN TEMSILCISI OLMAYA, KILI KIRK YARARCASINA YASAMAYA GERI DONULMELI.

    Koridorda ki Ayetin, Harward HUKUK fakultesinde duvarda asili oldugunu duydum.

    KORIDOR DA KI AYET VE HADISIN, TEMSILCISI OLMAYA GERI DONULMELI. VARMISINIZ?
    Var iseniz, HALKIN TEVECCUHU DE tekrardan size beraber olur.

    Vesselam.

    • saçmalamayın lütfen adeka kardeşim. soru başka cevap başka, esas konunun etrafından geçilip kapanmak isteniyor. sen kalkmışsın cefa çekin millet diyorsun.

    • Kimin davası acaba? Fethullah Gülen in devlet in başı olma ihtirası davası mı? Allah rızasını perde yapıp güç devşirme sonra da kadını çocuğu riske atıp,kendi korunaklı göl manzaralı vakıflarda yatıp , ucuz kahramanlık taşlama davası mı? Dava 15 Temmuzda ve sonrasında abilerin korkak tutarsız açıklamalarıyla bitti bitecek.Uzatmalardayız ve aynı bencil ve korkak kadro tepeyi işgal etnlmeye ,hesap vermemeye devam ederse dava kapanır ben şimdiden diyim..

Comments are closed.